Ana Sayfa EdebiyatVenedik’in Lanetli Oyunu

Venedik’in Lanetli Oyunu

yazar W.Shakespeare

Donmuş Kanalların Şehri

Venedik, 1597 yılının Aralık ayında, belki de yüzyılın en sert kışını yaşıyordu. Grand Kanal’ın suları donmamıştı ama şehrin üzerine çöken o ağır, nemli soğuk, kemiklerin ta içine işliyordu. Sabahın erken saatlerinde balıkçılar teknelerine çıktıklarında nefesleri duman gibi tüten bir bulut halinde havada asılı kalıyor, sonra rüzgârın sert bir hamlesiyle paramparça olup dağılıyordu. Dar sokaklar bomboştu; taşlar buz gibiydi, evlerin duvarlarından sızan rutubet kokusu gece boyunca Venedik’in ciğerlerine işlemişti.

Palazzo Grimani’nin geniş avlusunda ise bambaşka bir hava vardı. Orada ateş değil, korku ısıtıyordu insanları. Zira o akşam, Venedik Cumhuriyeti’nin en ünlü, en gizemli, en deli oyun yazarı Maestro Cesare Malaspina, yirmi yıldır üzerinde çalıştığı eserini sahneye koyacaktı. Kimse oyunun adını bilmiyordu. Kimse konusunu duymamıştı. Ama herkes bir şeyler biliyordu: Malaspina’nın son üç yıldır evinden çıkmadığını, yemeklerini kapının önüne bıraktırdığını, gece yarıları duvarlardan garip fısıltılar geldiğini. Hatta Palazzo’nun yaşlı kapıcısı oldukça güvenilir bir kaynaktan, Malaspina’nın bir gece penceresinde alev alev yanan bir kafatası gördüğünü iddia ediyordu. Kimi inanıyor, kimi gülüp geçiyordu. Lakin o akşam Palazzo’ya adım atan herkesin yüreğinde bir ürperti vardı. Sanki taşların altından fısıltılar yükseliyor, avizenin kristalleri bir orkestra şefinin sopası olmadan kendiliğinden titriyordu.

Rüzgâr, kanal boyunca bir cenaze şarkısı mırıldanarak esiyordu.

Yazar ve Ruhu

Cesare Malaspina, elli yaşlarında, omuzları çökmüş, saçları simsiyah ama gözlerinin altındaki torbalar yılların bütün yorgunluğunu taşıyan bir adamdı. Aynaya her baktığında kendine yabancılaşıyordu; sanki oynaşan bir hayalet onu taklit ediyor, her hareketini alaycı bir ifadeyle tekrarlıyordu. Gençliğinde Londra’da geçirdiği yıllar boyunca Shakespeare’in oyunlarını defalarca izlemiş, hatta bir gece The Globe Tiyatrosu’nun arka bahçesinde Will Shakespeare’in ta kendisiyle karşılaşmış, ona bir şiir okumuştu. Shakespeare, “Genç adam” demişti, “kelimelerin var ama ruhun yok. Yazmak için önce yaşamalısın.” O geceden sonra Malaspina Venedik’e döndü, seyahat etti, sevdi, savaştı, kaybetti. Denedi, yazdı, başardı. Ama kırk yedinci yaşında bir sabah uyandığında, beyninin içindeki o büyülü kaynağın kuruduğunu fark etti. Satırlar artık akmıyor, karakterler konuşmuyor, kafiyeler sadece zorlama gürültülerden ibaret kalıyordu.

Üç yıl boyunca başladığı oyunları bitiremedi. Masasının üzerinde yarım kalmış onlarca taslak birikti. Bir gece, iyice umutsuzluğa kapılıp kalemi masaya fırlattı ve “Ruhumu şeytana satarım, yeter ki bir tane daha ölümsüz oyun yazayım!” diye haykırdı. Tam o anda, rüzgâr aniden durdu. Sokaktaki köpekler sustu. Kanalın suyu cam gibi oldu. Kapı, kimsenin dokunmadığı halde yavaşça aralandı. Karşısında yaşlı bir kadın duruyordu. Yüzü çizgilerle dolu bir haritaydı; her kırışıklık bir kaybın, her çizgi bir pişmanlığın izini taşıyordu. Ama gözleri… gözleri, geceyi yaran iki yıldız gibi parlıyordu. O gözler hiç yaşlanmamıştı.

“Bir oyun istiyorsun, Maestro,” dedi kadın. Sesi boğuktu, sanki yüzyıllardır konuşmamıştı. “Ben sana bir oyun vereceğim. Ama bedeli ağır olacak.”

Malaspina güldü. Hıçkırarak güldü. “Bedelim zaten cehennemde. Başka ne kaybedebilirim?”

Kadın ona yaklaştı, kollarını boynuna doladı ve kulağına bir şey fısıldadı. Sadece üç kelime. Üç küçük, masum, ama ölümcül kelime. Malaspina’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Kadın kayboldu. Arkasında sadece kanalın üzerinde dağılan bir su buharı ve hafif bir güve kokusu bıraktı.

O geceden sonra Maestro, evinden çıkmadı. Ama yazdı. Deli gibi, gece gündüz demeden, ekmek suyu unutarak, sol eliyle sayfaları çevirirken sağ eliyle mürekkebi bitirene kadar yazdı. Oyun üç ayda tamamlandı. Adını kendisi koydu: “La Maschera del Sangue – Kanın Maskesi.”

Perdenin Ardında

Oyuncular, prova için Palazzo Grimani’ye ilk geldiklerinde her şey normaldi. Malaspina, notalarını dağıttı, rolleri açıkladı, sahne düzenini çizdi. Başrol, Venedik’in en yetenekli genç oyuncusu Giancarlo Bertolucci’ye verilmişti. Yirmi üç yaşında, yakışıklı, ateşli, sahneye çıktığında bütün salonu büyüleyen bir tavrı vardı. Ama ne zaman gezginin hayaletini canlandırdığı sahneye çalışsa, sesi değişiyor, bakışları ağırlaşıyor, sanki başka bir ruh onun bedenine giriyordu. Malaspina bunu fark etti ama müdahale etmedi. Tam tersine, “Daha fazla, daha karanlık!” diye bağırıyor, Giancarlo’nun gözlerinin içine bakıp “Ölü bir adamın gözleriyle bak, Giancarlo. Işığı unut. Unut ki seyirci de unutsun” diyordu.

Genç oyuncu Isabella Contarini ise ailenin en küçük kızını oynuyordu. On yedi yaşında, Venedik’in en soylu ailelerinden birinin kaçak kızıydı. Tiyatroya âşıktı, ama ailesi bundan habersizdi. Her gece evden gizlice kaçıyor, galerideki loş ışıkta Malaspina’nın notalarını ezberliyor, sonra şafak sökmeden dönüyordu. Bir gece provada ağzından İtalyanca olmayan kelimeler çıktı. Kimse anlamadı. Ama yaşlı dekorcu Taddeo, o sözleri daha önce bir yerlerde duyduğunu söyledi. “Bunlar Latince değil,” dedi Taddeo, “daha eski. Çok daha eski.”

Oyunun asıl korkutucu yanı, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği şeydi: Malaspina’nın yazdığı karakterlerden bazıları, Venedik’te yirmi yıl önce gerçekten yaşamış insanlardı. Dandolo ailesinin trajedisi. Bir maskeli baloda işlenen cinayet, arkasından gelen gizemli ölümler. Malaspina o zamanlar genç bir kâtipmiş ve olayları birebir kaydetmiş. Şimdi bu kayıtları oyuna dönüştürmüştü. Ama kimseye söylememişti.

Ya da belki söylemeye gerek duymamıştı.

Zaten o gece her şey çok geç olacaktı.

Maskelerin Ardındaki Yüzler

26 Aralık akşamı, Aziz Stefano Günü’nün alacakaranlığı Venedik’in üzerine çökerken, Palazzo Grimani’nin tiyatro salonu ağzına kadar doldu. Grand Kanal’ın karşısındaki evlerin pencerelerinde titrek mum ışıkları yanıyor, suyun üzerinde süzülen gondolların içindeki yolcular sanki bir cenaze alayına katılıyormuş gibi sessizdi. Hava öylesine soğuktu ki nefes almak bile acı veriyor, taş duvarlardan sızan rutubet, insanın ciğerlerine işleyen bir hançer gibiydi. Ama salonun içinde bambaşka bir sıcaklık vardı. Yüzlerce mumun alevi, altın varaklı tavanlara vuruyor, kadife koltuklara sızmış gölgeler dans ediyordu. Venedik’in en soylu aileleri oradaydı: Dandolo’lar, Contarini’ler, Morosini’ler, Barbarigo’lar. Hanımlar ipek elbiseleriyle fısıldaşıyor, beyler ağır yüzüklerini çevirerek göz ucuyla sahneyi süzüyordu. Herkes aynı soruyu soruyordu: Malaspina’nın bu gizemli oyunu ne anlatacaktı?

Salonun en arka sırasında, koyu kahverengi bir pelerine bürünmüş, elindeki bastonun altın topuzuyla düşünceli bir şekilde oynayan bir adam oturuyordu. Alvise Bragadin, Venedik Cumhuriyeti’nin en korkulan casusuydu. Onun gözleri, en ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmazdı. Daha önce hiçbir tiyatro oyununa gitmemişti; sanat ona göre değildi, çünkü sanat yalandı, gerçek ise her zaman kandan ve ihanetten ibaretti. Ama son haftalarda Malaspina hakkında çıkan söylentiler onu rahatsız etmişti. “Şeytanla işbirliği yaptığı”, “gece yarıları ölülerle konuştuğu”, “oyunundaki karakterleri mezarlardan çıkardığı” dedikoduları kulaklarına kadar gelmişti. Bragadin, bu geceyi sadece meraktan değil, görev duygusuyla izleyecekti. Eğer Malaspina gerçekten tehlikeli bir oyun oynuyorsa, perde kapanır kapanmaz, onu sorguya çekecekti.

Gösterinin başlamasına çeyrek saat kala salonun ışıkları bir anda söndü. Seyircilerin arasında bir ürperti yayıldı. Ardından, sahnenin arkasından gelen ağır, boğuk bir trampet sesi duyuldu. Sanki bir orkestra değil, yerin altından yükselen bir kalp atışıydı bu. İç karartıcı bir ezgiydi; insanın içini titreten, tüylerini diken diken eden bir melankoli. Işıklar yavaşça yeniden yandığında, perde açılmıştı bile.

Kanın Maskesi

Sahne, Venedik’te zengin bir soylunun malikânesini canlandırıyordu. Taş duvarlar, gotik kemerler, renkli camlarla süslü pencereler… Dekorlar o kadar gerçekçiydi ki seyirciler bir an Palazzo Grimani’nin kendi salonu mu yoksa sahnedeki salon mu olduğunu karıştırdı. Kostümler ise şatafatlıydı: kadifeler, ipekler, elmas işlemeli yakalar. Ama en dikkat çekici olan, oyuncuların yüzündeki maskelerdi. Siyah kadifeden yapılmış, göz yerlerinde ince yarıklar bulunan, ağız kısımları ise garip bir şekilde insanın tüylerini ürperten bir gülümsemeyle çizilmiş maskeler. Sanki her maske, takanın gerçek yüzünü gizlemekten ziyade, onun içindeki karanlığı dışarı yansıtıyordu.

Oyun, bir maskeli balo sahnesiyle açıldı. Zengin tüccar Lorenzo Dandolo (ki onu canlandıran oyuncu Marco Bellini, Venedik’in en deneyimli tiyatrocularındandı), evinde büyük bir şölen düzenliyordu. Konuklar dans ediyor, şarap içiyor, kahkahalar yükseliyordu. Baharın gelişini kutluyorlardı. Ama sahnenin arka planında, bir duvarın gerisinde, loş bir ışıkta duran yabancı bir figür vardı. Sırtı siyah bir pelerinle örtülü, yüzü tamamen gölgedeydi. Kimse onu fark etmiyordu. Kimse onun varlığından haberdar değildi. Sadece seyirciler görüyordu o figürü.

Yabancı, sessizce sahnenin önüne doğru yürümeye başladı. Adımları o kadar hafifti ki tahta döşemeler gıcırdamıyordu. Eliyle bir şarap kadehini işaret etti. Sahnedeki soytarı, kadehi alıp yabancıya uzattı. Ama Lorenzo Dandolo buna kızdı. “Kimdir bu maskesiz gelen?” diye haykırdı. “Baloda maskesiz olmaz!”

Yabancı cevap vermedi. Sadece kadehini kaldırdı ve bir yudum aldı. Ardından yere düştü. Ölmüştü.

Salonda şok etkisi yaratan bu sahnede seyirciler nefesini tuttu. Bazı kadınlar hafif çığlıklar attı. Çünkü yabancının düşüşü öylesine gerçekçiydi, öylesine acı doluydu ki hayatında hiçbir oyuncunun bu kadar doğal ölemiyeceğini düşündü insan. Ama perde arkasında, Malaspina’nın elleri titriyordu. Çünkü bu sahneyi o şekilde yazmamıştı. Yabancının ölümü, onun planladığı gibi değil, çok daha vahşice gerçekleşmişti. Ve oyuncu Giancarlo, yani yabancıyı canlandıran genç adam, gerçekten de cansız bir şekilde sahnenin ortasında yatıyordu.

İlk Kan

Kimse anlamamıştı. Seyirciler oyunun bir parçası olduğunu sanıyor, Malaspina’nın dehasını alkışlıyordu. “Ne kadar gerçekçi bir ölüm!” diye fısıldaşıyorlardı. “Maestro gerçekten de ruhunu şeytana satmış olmalı ki bu kadar etkileyici bir sahne yaratmış!”

Ama perdenin hemen sol tarafında, Casus Bragadin’in keskin gözleri, yerde yatan Giancarlo’nun ayakkabılarının tabanının havaya baktığını fark etti. Ölü taklidi yapan bir oyuncu asla ayaklarını bu kadar doğal olmayan bir açıyla bırakmazdı. Bragadin, not defterine bir şeyler karaladı. Ama müdahale etmedi. Çünkü henüz emin değildi.

Oyun devam etti. İkinci perdede, Lorenzo Dandolo’nun kızı Isabella (onu canlandıran genç oyuncu Isabella Contarini), sevgilisiyle gizlice buluşuyor, yasak aşkını fısıldıyordu. Sahne romantikti, neredeyse Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini andırıyordu. Ama Isabella’nın sesi titriyordu. Gözlerindeki yaşlar oyundan değil, gerçek korkudandı. Çünkü kendisi de sahnenin arkasında, Giancarlo’nun cansız bedeninin hâlâ orada yattığını fark etmişti. Malaspina ise kulisten ona bağırarak repliklerini fısıldıyor, “Devam et, devam et, yoksa hepimiz ölürüz!” diyordu.

Üçüncü perde, oyunun en kanlı sahnesiydi. Hayaletin ruhu geri dönüyor ve aileden ikinci kurbanını alıyordu. Bu kez kurban, Lorenzo Dandolo’nun kardeşi Pietro’ydu. Onu canlandıran oyuncu, kırk yaşlarında, tıknaz yapılı bir adamdı: adı Aldo Bianchi’ydi. Sahnenin ortasında, hayaletin lanetiyle kıvranarak yere yığıldı. Ama bu kez, seyircilerin arasından bir kadın çığlık attı. Aldo’nun karısıydı, oyunu izlemeye gelmişti. “Aldo!” diye bağırdı. “Kalk, Aldo! Bu oyun değil, bu gerçek!”

Salonda panik yayıldı. İnsanlar ayağa kalktı. Kimi çıkışa yöneldi, kimi olduğu yerde donakaldı. Ama kapılar kilitliydi. Kimse dışarı çıkamıyordu. Dışarıdan gelen ayak sesleri, bir orkestranın uyumsuz notalarını andırıyordu. Sanki binlerce insan aynı anda palazzo’nun etrafında dönüyor, taşlara vurup çağlıyordu. Oysa dışarıda kimse yoktu.

Malaspina sahneye fırladı. Saçları dağılmış, gözleri çukurlarına kaçmıştı. Bir hayalet gibi solgundu. “Oyun devam etmeli!” diye haykırdı. “Eğer durursak, hepimiz ölürüz! Yalnızca perde kapandığında lanet sona erer!”

Kimse ne dediğini anlamadı. Ama Bragadin anlamıştı. O, yılların casusu, hainlerin ve entrikaların kovalamacasında nice tüyler ürpertici sırra vakıf olmuş bir adamdı. Bu bir oyun değildi. Bu bir ritüeldi. Ve Malaspina, bilmeden ya da bile bile, Venedik’in üzerine çökmiş eski bir laneti yeniden canlandırmıştı.

Lanetin Kökeni

Malaspina, sahnenin ortasında çırılçıplak bir ruh gibi titrerken, gözleri yıllar öncesine, Londra’da geçirdiği o lanetli geceye kaydı. Hatırlıyordu. Her şeyi. Will Shakespeare’le karşılaştığı o akşam, tiyatronun arka bahçesinde, elinde bir şiirle beklemişti genç Malaspina. Ünlü oyun yazarı gelmiş, elindeki kâğıdı almış, okumuş ve “Kelime oyunları güzel, ama ruhun yok” demişti. Sonra eklemişti: “Gerçek trajediyi yazmak için önce gerçek acıyı yaşamalısın.”

Malaspina o gece ne kadar kırıldığını kimseye anlatmamıştı. Ama yıllar sonra, Venedik’e döndüğünde, tüm enerjisini Shakespeare’i geçmeye adamıştı. Oyunlar yazmış, ödüller kazanmış, ünlenmişti. Ama içinde hep bir boşluk vardı. Ta ki o yaşlı kadın kapısını çalana kadar.

O gece, kadının kulağına fısıldadığı üç kelime “La maschera ucciderà” – “Maske öldürecek” idi. Malaspina bunu bir ilham perisinin hediye ettiği bir oyun fikri sanmıştı. Oysa kadın bir uyarıda bulunuyordu. Ama o anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. Maske takmış olan her oyuncu, aslında kendi ölüm fermanını giymişti. Çünkü o maskelerin altında, yüzyıllar önce Venedik’te idam edilen bir cadılar topluluğunun ruhları saklıydı. Ve bu ruhlar, sahnede canlanarak intikamlarını alıyordu.

Bragadin, perdenin arkasında Malaspina’yı köşeye sıkıştırdığında, Maestro’nun ağzından dökülenleri duyunca tüyleri diken diken oldu. “On altıncı yüzyılın başında,” diye anlatmaya başladı Malaspina, “Venedik’te bir cadı mahkemesi kuruldu. Üç yüz kadın yakıldı. Ama içlerinden biri, en güçlüsü, idam edilmeden önce bir lanet okudu: “Her maske bir yüz, her yüz bir ölüm. Ta ki maske takanın gerçek yüzü ortaya çıkana dek.”

İşte bu lanet, yıllarca unutuldu. Ama Malaspina’nın oyunuyla yeniden canlandı.

Son Perde

Salonda yangın çıkmış gibi bir panik vardı. Kadınlar ağlıyor, erkekler bağırıyor, çocuklar annelerinin eteklerine sarılıyordu. Kapılar açılmıyor, pencereler kırılmıyor, duvarlar sanki örülen bir örgü gibi her geçen saniye daha da kalınlaşıyordu. Korku, havada elle tutulur bir kıvama bürünmüştü. Sahnenin ortasında ise iki ceset yatıyordu. Giancarlo ve Aldo. İkisinin de boynunda aynı türden bir yara, ikisinin de gözleri aynı boşlukla tavana bakıyordu.

Genç oyuncu Isabella Contarini, sahnenin arkasına kaçmış, bir perdenin kıvrımında iki büklüm olmuş, titriyordu. O da maske takmıştı. Onun da yüzünde o siyah kadife, o lanetli gülümseme duruyordu. Çıkarmayı denedi, ama maske yüzüne yapışmıştı. Sanki derisinin bir parçası olmuş, ondan ayrılmak istemiyordu. Tırnaklarıyla çekti, acıdı. Kan aktı. Ama maske yerinden oynamadı.

Bragadin, tüm soğukkanlılığıyla sahneye çıktı. Pelerinini çıkardı, kılıcını eline aldı. Yüzüne baktığı maskeli oyunculara seslendi: “Maskelerinizi çıkarın! Kim olduğunuzu gösterin! Lanet ancak o zaman bozulur!”

Ama hiçbiri çıkaramadı. Çünkü artık o maskeler, onların gerçek yüzü olmuştu.

O sırada, Malaspina’nın aklına bir şey geldi. Oyunun son perdesinde, aslında kurguladığı finalde, maskelerin sırrı çözülüyor, karakterler bir bir gerçek yüzlerini ortaya çıkarıyordu. Ama o finali henüz yazmamıştı. Şimdi, tam da bu anda, yazmalıydı. Mürekkep yoktu, kağıt yoktu. Ama elinde bir hançer vardı. Ve kendi kolunda boş bir deri parçası.

Kılıcı sapladı koluna. Kan fışkırdı. Parmağını kanın içine daldırdı ve kendi bedenine yazmaya başladı. Harfler kırmızı, sıcak, canlıydı. Kelimeler acıyla doğuyor, satırlar iniltilerle şekilleniyordu. Oyuncular ve seyirciler dehşetle izledi bu manzarayı. Malaspina yazdıkça, maskeler çatırdamaya başladı. Sanki binlerce küçük çatlak, kadifelerin üzerinde yılan gibi kıvrılıyordu.

Isabella’nın maskesi önce gözlerinden çatladı. Sonra ağzından. Bir çığlık attı, maske ikiye ayrılıp yere düştü. Yüzü kan içinde kalmıştı, ama canlıydı. Özgürdü.

Birer birer diğer oyuncuların maskeleri de düştü. Sanki görünmez bir el, her birini teker teker yüzlerinden sıyırıp alıyordu.

Perde kapandı. Tekrar açıldığında ışıklar yanmış, kapılar açılmış, rüzgâr kanalın üzerinde hafif bir esintiye dönüşmüştü.

Ayna ve Küller

Malaspina, kolundaki yaralar içinde yerde yatarken, Bragadin onu kaldırdı. “Neden yaptın bunu?” diye sordu casus. Malaspina’nın dudakları kanlı bir gülümsemeyle aralandı. “Shakespeare haklıymış” dedi. “Gerçek bir trajedi yazmak için önce gerçek acıyı yaşamalısın. Ben de yaşadım. İşte eserim.”

Bragadin, not defterine bir şeyler yazdı. Ama sonra defteri yırttı. Çünkü bu sırrın yazıya dökülmesi, belki de yeni bir laneti tetikleyebilirdi. Venedik o geceyi unutmuş gibi yaptı. Kimse Giancarlo ve Aldo’nun nasıl öldüğünü sormadı. Palazzo Grimani’nin tiyatro salonu kapatıldı, maskeler yakıldı, külü kanala savruldu.

Ama Malaspina’nın koluna yazdığı hikaye, iz bırakmadan silinmedi. Gece yarıları, kanalın kıyısında yürüyenler, bazen suyun üzerinde kırmızı harflerin yüzdüğünü gördüklerini söyler. Hâlâ korkar Venedikliler. Hâlâ fısıldaşırlar: “Maske takanın yüzü unutulur, ama ruhu asla.”

Isabella Contarini, o geceden sonra bir daha tiyatroya adım atmadı. Zamanla yaşlandı, torunlarına masallar anlattı. Onlara hep şunu söylerdi: “Yüzünüzü saklamayın çocuklar. Maskeler düşer, ama yüzünüz kalır. Ve bir gün, gerçek yüzünüzden başka hiçbir şey sizi kurtaramaz.”

Malaspina ise bir daha oyun yazmadı. Ama ölmeden önce, Şekspir’e bir mektup yazdı: “Acıyı yaşadım. Şimdi biliyorum: Trajedi, kelimelerde değil, sessizliktedir.”

Mektup hiç gönderilmedi.

Venedik, onu kesinlikle unutmak istemişti.


Kanalın Derinliğinde

Yıllar sonra, bir gece yarısı, Grand Kanal’da kürek çeken yaşlı bir gondolcu, suyun yüzeyinde parlayan bir şey fark etti. Elini uzattı, çıkardı. Bir maskeydi. Siyah kadifeden, göz yerleri boş, ağzı o korkunç gülümsemeyle çizilmiş. Tam suya geri fırlatacaktı ki maskenin iç yüzünde kırmızı harflerle yazılı bir cümle gördü:

“Perde hiç kapanmaz. Sadece ara verir.”

Adam maskeyi hemen suya geri attı. Ama o gece evine döndüğünde, aynada kendi yansımasına baktığında bir an için yüzünün maskeyle değiştiğini sandı.

Ve belki de değişmişti.

Kim bilir?

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak