Ana Sayfa EdebiyatAy Işığında Saklı Mektuplar

Ay Işığında Saklı Mektuplar

yazar W.Shakespeare

Ay Işığında Saklı Mektuplar

Bölüm 1 – Kütüphanenin Tozlu Kokusu

Floransa, 1847. Şehrin tam kalbinde, Arno Nehri’nin kıyısına yaslanmış, sarmaşıklarla kaplı eski bir kütüphane vardı. Adını kimse tam olarak hatırlamıyor, kimse neden hâlâ ayakta olduğunu sorgulamıyordu. “Biblioteca dell’Anima Perduta” – Kayıp Ruhlar Kütüphanesi. Kimileri buraya ders çalışmaya gelir, kimileri sığınmaya, kimileri ise sadece kaybolmaya.

Yağmurlu bir Ekim akşamıydı. Sokak lambalarının turuncu ışığı ıslak taşlara vuruyor, su damlacıkları camlarda ağlıyormuş gibi süzülüyordu. Rüzgâr, nehir boyunca eski bir şarkı mırıldanarak geçiyordu. İçeride, kütüphanenin en ücra köşesinde, bir avizenin altında oturan genç bir kadın vardı. Adı Elara’ydı. Yirmi dört yaşında, gözleri ela, saçları kestane rengi, parmakları ise sürekli kitapların sayfalarını okşayan türdendi. Bir üniversitede edebiyat doktorası yapıyor, tezini Shakespeare’in kayıp soneleri üzerine yazıyordu. Ama o akşam, notlarını karıştırırken arşiv raflarının en derininde, kimsenin yıllardır açmadığı bir çekmece fark etti.

Çekmece tahtadan, oymalı ve üzerinde küçük bir güvercin figürü vardı. Gagasında bir mektup tutuyordu. Elara’nın kalbi hızlandı. Nedensiz bir heyecandı bu; bir define avcısının altın bulacağı an hissettiği türden. Parmakları titreyerek çekmeceyi açtı. İçinde tek bir şey vardı. Sararmış, kenarları yıpranmış, mürekkebi solmuş bir mektup. Zarfa basılmış bir tarih: 15 Mayıs 1792. Tam elli beş yıl önce.

Mektubu açtı. Okumaya başladı. İlk satırlar “Sevgili Kayıp Ruhum” diye başlıyordu. Ürperdi. “Kütüphanenin adı bu,” diye fısıldadı kendi kendine. “Kayıp Ruhlar.”

Mektupta bir aşk vardı. Tarifi imkânsız, zamana meydan okuyan, yasakların ortasında doğmuş bir aşk. Yazan kişinin adı yoktu. Sadece bir imza vardı: “Seni bekleyen.” Elara mektubu bir kere, iki kere, üç kere okudu. Sonra yanındaki defteri çıkarıp not almaya başladı. O gece eve dönmedi. Kütüphanede sabahladı. Çünkü mektubun sonunda yazan şey, onu deli etmişti: “İkinci mektup, güvercinin gözlerini takip edenin olacak.”

Bölüm 2 – Gizemli Yabancı

Ertesi sabah Elara, kütüphanenin müdürü yaşlı Signor Ricci’nin yanına gitti. Adama mektubu gösterdi. “Bu kim tarafından yazılmış? Neden burada? Güvercinin gözleri ne demek?” Ricci gözlüğünü taktı, mektubu bir kez okudu, yüzü bembeyaz oldu. “Bunu kimseye gösterme” dedi, sesi titreyerek. “Bazı aşkların mezardan çıkarılması gerekmez. Sadece hissedilir.”

Elara bu cevapla yetinmedi. Kütüphanenin arşivini baştan sona taramaya karar verdi. Günlerce, haftalarca rafları didik didik etti. Derken bir gün, güvercin figürü olan başka bir çekmece daha buldu. Bu kez mektup yoktu; bir anahtar vardı. Demirden, paslanmış, eski bir anahtar. Üzerinde bir harf kazılıydı: “A.”

Elara, anahtarı alıp kütüphanenin bodrum katına indi. Orada, kimsenin girmediği, örümcek ağlarıyla kaplı bir oda vardı. Kapının kilidi tam da anahtara uyuyordu. İçeri girdiğinde, odanın ortasında bir sandık duruyordu. Sandığın üzerinde bir isim yazıyordu: “Alessandro Conti.” Elara’nın kalbi durdu. Alessandro Conti, Floransa’nın en ünlü, en gizemli şairiydi. Yirmi sekiz yaşında, bir gece ansızın ortadan kaybolmuş, bir daha da bulunamamıştı. Hakkında sayısız efsane anlatılırdı. Kimi intihar etti der, kimi aşkı yüzünden sürgüne gönderildi. Ama kimse gerçeği bilmiyordu.

Elara sandığı açtı. İçinde mektuplar vardı. Düzinelerce mektup. Hepsinde aynı imza: “Seni bekleyen.” Hepsinde aynı hitap: “Sevgili Kayıp Ruhum.” Okudukça ağladı. Çünkü bu mektuplar, unutulmuş bir aşkın, zamana direnen bir bağlılığın, söylenmemiş yeminlerin ve yarım kalmış vedaların hikâyesini anlatıyordu.

Alessandro Conti, bir kontun oğluydu. Ailesi ona görkemli bir evlilik hazırlamıştı. Ama o, bir ressamın kızına âşık olmuştu. Adı Lucrezia’ydı. Birlikte büyümüş, birlikte nehir kenarında koşmuş, birlikte yıldızları saymışlardı. Ancak kont, bu aşkı asla kabul etmedi. Oğlunu ev hapsine aldırdı. Lucrezia ise sürgüne gönderildi. İkisi bir daha asla yüz yüze gelemedi. Ama mektuplarla konuştular. Yıllarca. Ta ki Alessandro’nun son mektubuna kadar.

O mektupta şöyle yazıyordu: “Lucrezia, yarın beni bir düello bekliyor. Kazanırsam, seni almaya geleceğim. Kaybedersem, bu mektubu okuyan olursa… Ona söyle ki, aşk ölmez, sadece bekler. Beni kütüphanenin güvercinlerinde ara.”

Ertesi gün Alessandro düelloda öldü. Kimse Lucrezia’ya haber vermedi. Lucrezia, onu yıllarca bekledi. Ta ki yaşlı bir kadın olana kadar. Her gün kütüphaneye gelir, güvercinlere ekmek atar, “Bugün geldi mi?” diye sorardı.

Bölüm 3 – Aynı Gökyüzünün Altında

Elara, mektupları okuduktan sonra bir şey fark etti. Lucrezia, hiçbir mektuba cevap yazmamıştı. Çünkü cevap yazacak kimsesi yoktu. Alessandro öldüğünde, tüm mektupları sandığa koymuş, kütüphaneye bırakmıştı. Ardında bir vasiyet bırakmıştı: “Mektuplarımı okuyan, aşkımı yaşatana kavuşsun.”

Elara, sandığın en altında bir defter buldu. Lucrezia’nın günlüğüydü. Her gün, aynı cümle yazılıydı: “Bugün onu düşündüm. Yarın gelir belki.”

Defterin son sayfasında ise şu yazıyordu: “Nehir kıyısında, sarmaşıkların altında, bir güvercin figürü kazılı bir taş var. Altında ikimiz de varız. Ama kimsenin bilmediği bir şey daha var: O taşın altında, bir sonraki mektup başlıyor.”

Elara o gün nehir kıyısına koştu. Sarmaşıkların arasında kaybolmuş, yosun tutmuş bir mezar taşı buldu. Üzerinde güvercin figürü vardı. Taşı kaldırdı. Altında, yağmurdan korunmuş küçük bir cam kutu duruyordu. İçinde tek bir kağıt vardı. Alessandro’nun el yazısıyla yazılmış son şiiri.

Şiir şöyle başlıyordu:

“Sevgilim, eğer bu satırları bir başkası okuyorsa, bil ki ben hâlâ yaşıyorum. Onun gözlerinde, rüzgârda, yağmurda. Kütüphanenin tozlu kokusunda, nehrin akışında, sarmaşıkların yeşilinde. Aşk ölmez, sevgilim. Sadece başka bir kalbe göç eder.”

Elara, şiirin altında bir not daha buldu. “Bu şiiri okuyan kişi, aşkı yaşatmakla yükümlüdür. Onu bir başkasına anlatmalı, bir başkasına hissettirmeli, bir başkasına aktarmalıdır. Çünkü aşk, anlatıldıkça çoğalır, yaşatıldıkça ölümsüzleşir.”

Bölüm 4 – Beklenmedik Karşılaşma

Elara, şiiri aldığı gibi kütüphaneye geri döndü. Tam kapıdan girerken bir adamla çarpıştı. Adamın elindeki kitaplar yere saçıldı. İkisi de eğildi aynı anda. Elleri birbirine değdi. Elara başını kaldırdığında, ela gözlerinin içine bakan iki kahverengi göz gördü. Adam yaklaşık yirmi beş yaşlarındaydı, dağınık saçlı, hafif esmer, gülümsemesi sıcak. “Özür dilerim” dedi. “Çok dalgınım.” Elara da “Ben de” dedi.

Adam kendini tanıttı: “Leonardo. Ben bu kütüphanede araştırmacıyım. Sizi daha önce görmemiştim.” Elara gülümsedi. “Ben de araştırmacıyım. Shakespeare’in kayıp soneleri üzerine çalışıyorum.” Leonardo’nun gözleri parladı. “Ben de! Ama soneler değil, mektuplar. Kayıp aşk mektupları.”

İkisi de sustu. Sonra aynı anda güldüler. O an, Elara’nın içinde bir şey kıpırdadı. Sanki Alessandro’nun şiirindeki o cümle gerçek oluyordu: “Aşk, başka bir kalbe göç eder.”

Haftalar geçti. Elara ve Leonardo birlikte arşiv taradı, birlikte kahve içti, birlikte nehir kenarında yürüdü. Elara ona Alessandro ve Lucrezia’nın hikâyesini anlattı. Leonardo her kelimede daha çok etkilendi. Bir akşam, gün batımında, Arno Nehri’nin kıyısında durdular. Rüzgâr Elara’nın saçlarını okşuyordu. Leonardo derin bir nefes aldı ve “Elara,” dedi, “sana bir şey söylemem gerek.”

Elara’nın kalbi hızlandı. Leonardo cebinden bir kağıt çıkardı. Elara’nın kütüphanede bulduğu kağıdın aynısıydı. Alessandro’nun şiirinin bir kopyası. “Bunu buldum” dedi Leonardo. “Geçen hafta arşivde. Ama farklı bir şey de var. Şiirin altında, kayıp bir dize.”

Elara şaşkınlıkla kağıda baktı. Gerçekten de, daha önce görmediği bir satır vardı: “Ve sen, ey bu satırları okuyan, kalbinin sesini dinle. Çünkü aşk, karşılıklıdır. Yazıldığı gibi yaşanır, yaşandığı gibi yazılır. Şimdi bak arkana.”

Elara arkaya baktı. Leonardo’nun gözlerinin içinde, Alessandro’nun beklemiş aşkını, Lucrezia’nın yazdığı günlüklerdeki sabrı, Florenza’nın yüz yıllık özlemini gördü. Gözleri doldu. Leonardo elini uzattı. “Şiirin devamını birlikte yazalım mı?”

O gece, nehrin kıyısında, ay ışığının altında iki gölge birleşti. Yüz yıl önce başlamış bir hikaye, yeni bir sayfaya kavuştu.

Sonsöz – Kayıp Ruhlar Huzur Buluyor

Ertesi bahar, kütüphanenin bahçesinde küçük bir tören vardı. Elara ve Leonardo, Alessandro ve Lucrezia’nın anısına bir güvercin heykeli diktirdiler. Heykelin üzerine şu yazıyı kazıdılar:

“Bazı aşklar ölmez, sadece bekler. Doğru kalbi bulana dek.”

Alessandro’nun mektupları artık kütüphanenin en çok okunan bölümünde sergileniyor. Lucrezia’nın günlüğü ise bir cam fanusun altında, ziyaretçilerin dokunamayacağı ama okuyabileceği şekilde duruyor.

Elara tezini bitirdi. Ama tezin konusu Shakespeare’in soneleri değil, “Kayıp Mektuplar ve Yaşayan Aşklar”dı.

Leonardo ise hâlâ kütüphanede çalışıyor. Ama artık yalnız değil.

Birlikte her akşam, nehrin kıyısında yürüyor, eski bir şarkı mırıldanıyorlar. Bazen yaşlı bir gondolcu geçerken onlara gülümsüyor, “Siz de mi aşıksınız?” diye soruyor. Elara ve Leonardo birbirine bakıyor, sonra gondolcuya dönüp “Biz değil” diyor, “biz Alessandro ile Lucrezia’yız. Sadece biraz geç kalmışız.”

Güvercinler uçuşuyor. Ay ışığı nehre vuruyor. Tozlu kütüphanenin kapısı hâlâ aralık. İçeri giren herkes, bir köşede unutulmuş bir mektup bulabileceğini umuyor.

Çünkü aşk, ölmez. Sadece başka bir kalbe göç eder.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak