Ana Sayfa EdebiyatYeminlerin En Sessizi

Yeminlerin En Sessizi

yazar W.Shakespeare

Yeminlerin En Sessizi

Kırılmayan Taş

Floransa, 1843 yılının en yağmurlu sonbaharında, şehrin göbeğinde, Arno Nehri’ne cepheli eski bir sarayın en üst katında, bir kadın pencere kenarında oturuyordu. Adı Isabella Contarini’ydi. Yirmi altı yaşında, kestane rengi saçları omuzlarına dökülen, ela gözlerinde hem eski bir hüzün hem de sönmemiş bir ateş taşıyan bir kadındı. Elinde, kenarları yıpranmış, mürekkebi solmuş bir mektup tutuyordu. Mektubu o kadar çok okumuştu ki artık kelimeleri ezbere biliyordu. Yine de okumadan duramazdı. Çünkü o mektup, onu hâlâ yaşama bağlayan tek şeydi.

Sarayın alt katlarından gelen piyano sesleri, yağmurun hışırtısına karışıyor, duvarlarda bir ağıt gibi yankılanıyordu. Isabella, mektubu dudaklarına götürdü, soğuk kağıdın kokusunu içine çekti. Sonra gözlerini kapadı ve yedi yıl öncesine, her şeyin başladığı o yaza gitti.

Yedi yıl önce, Venedik’te, bir yaz gecesi maskeli balosunda tanışmıştı onunla. Adı Lorenzo Cellini’ydi. Yirmi sekiz yaşında, dalgalı siyah saçlı, gözleri zeytin yeşili, elleri daha önce hiçbir kadının dokunmadığı kadar sıcaktı. Bir heykeltıraştı aslında Lorenzo. Elleri mermeri işlerken adeta bir aşk şarkısı besteliyor, taşa can veriyordu. O gece maskesini hiç çıkarmadı. Isabella onun yüzünü değil, gözlerini gördü sadece. Ama o gözler, ömür boyu yetecek kadar derindi.

Birbirlerine isimlerini bile söylemeden dans ettiler. Saatlerce. Isabella’nın kırmızı kadife elbisesi, salonun dans pistinde dönerken bir gelincik tarlasında uçuşan bir kelebek gibiydi. Lorenzo onu belinden tuttuğunda, Isabella’nın kalbi o kadar hızlı atmaya başladı ki nefes alamadı. “Korkma” dedi Lorenzo. “Düşürmem seni.” Isabella o gece düşmedi. Ama aşka düştü. Öyle bir aşktı ki bu, kanında yanan bir ateş, aklını bulandıran bir şarap, uykularını kaçıran bir fısıltıydı.

Balonun ardından Lorenzo, Isabella’ya bir mektup yazdı. Sadece üç cümle: “Maskeni çıkardığımda yüzümü beğenmezsen kaçarım. Ama beğenirsen, ömrümce kalırım. Seçim senin.” Isabella ertesi gece onunla buluştu. Lorenzo maskesini çıkardığında, Isabella dünyanın durduğunu hissetti. O yüz, bir Rönesans tablosundan fırlamış gibiydi; estetik, keskin hatlı, ama gözlerindeki yumuşaklık tüm sertliği eritiyordu. Isabella ağzını açtı, bir şey söyleyecekti ki Lorenzo parmağını dudaklarına götürdü. “Konuşma. Henüz değil. Önce kalbimizi dinleyelim.”

Yasak Bahçe

Aşkları, o yaz büyüdü. Venedik’in dar sokaklarında, kanalların kıyısında, geceleri ay ışığında yürüdüler. Lorenzo, Isabella’ya heykel atölyesini gösterdi. Mermer kokan, tozlu, büyülü bir yerdi burası. Her köşede bitmemiş heykeller, her rafta yontulmamış taşlar vardı. Lorenzo, Isabella için bir heykel yapmaya başladı. Ona söylemedi. Sürpriz olacaktı. Ama Isabella bir gece atölyeye gizlice girdiğinde, mermerin içinden kendi yüzünün çıkmaya başladığını gördü. O kadar gerçekçiydi ki neredeyse nefes alıyor gibiydi. Gözleri ıslak, dudakları hafif aralık. Sanki heykel konuşacaktı: “Lorenzo, seni seviyorum.”

O yaz, aynı zamanda bir yasaktı. Çünkı Isabella, Venedik’in en soylu ailelerinden birinin kızıydı. Babası Kont Alessandro Contarini, kızının bir heykeltıraşla, hem de soylu olmayan biriyle ilişkisini duyunca deliye döndü. “Onu bir daha görürsen seni evlatlıktan reddederim” dedi. “Bir kontun kızı, bir taş yontucuya âşık olamaz.” Isabella babasının karşısında diz çöktü. “Öyleyse ben artık sizin kızınız değilim” dedi. Ve ayağa kalktı, kapıyı çarpıp çıktı.

Lorenzo’nun atölyesine koştu. Yağmur yağıyordu. Saçları sırılsıklam olmuş, elbisesi çamur içinde kalmıştı. Kapıyı çaldı. Lorenzo açtığında, Isabella hiçbir şey söylemeden ona sarıldı. Ve sonra, ilk kez, onu öptü. Öpücük o kadar ateşliydi ki sanki dudaklarına bir kor basmıştı. Lorenzo onu içeri çekti, kapıyı kapadı ve ikisi de o gece dünyayı unuttu.

Ama yasak aşklar cezasız kalmazdı. Birkaç hafta içinde herkes olanları duydu. Venedik’in sokakları fısıltılarla doldu. “Kontun kızı bir heykeltıraşla kaçtı.” “Soytarıya âşık oldu.” “Ailesini rezil etti.” Babası bir gece adamlarıyla birlikte atölyenin kapısını çaldı. Lorenzo’yu dövdü, Isabella’yı zorla eve götürdü ve onu bir odaya kapattı. Kapının önüne iki nöbetçi dikti. İsabella pencereden bağırdı: “Lorenzo! Beni duyuyor musun?” Ama dışarıda sadece yağmur vardı. Ve rüzgar. Ve içinde büyüyen bir çığlık.

Ateş ve Mermer

Ertesi sabah, atölyeye gittiler. Lorenzo yerde yatıyordu, dudakları kan içinde, gözleri şişmişti. Ama yanında duran heykel sapasağlamdı. Isabella’nın mermer yüzü hâlâ ona bakıyor, hâlâ gülümsüyordu. Lorenzo güçlükle doğruldu, heykelin kaidesine kanlı parmağıyla bir şey yazdı: “Aşk, mermerden daha güçlüdür.”

O gece, bir plan yaptılar. Kaçacaklardı. Venedik’ten, babasından, yasaklardan. Floransa’ya gidecek, yeni bir hayat kuracaktı. Lorenzo, atölyedeki tüm birikimini topladı, iki at hazırladı. Isabella, gece yarısı nöbetçileri uyutmak için şarabın içine uyku ilacı koydu. Saat birde buluşacaklardı.

Ama buluşamadılar.

O gece, bir casus planı babasına yetiştirdi. İsabella’nın odasının kapısına sadece nöbetçileri değil, demir parmaklıklar da taktırdı. Lorenzo, atölyenin önünde pusuya düşürüldü, dövüldü ve şehirden kovuldu. Nereye gittiğini kimse bilmiyordu. Isabella haftalarca, aylarca bekledi. Her gece pencerede durup, “Lorenzo, neredesin?” diye fısıldadı. Ama gelen giden yoktu. Sadece rüzgar vardı. Ve içindeki yangın.

Bir yıl sonra babası onu bir kontla evlendirdi. İsabella evliliğin ilk gecesinde odasına kapandı, kapıyı sürgüledi ve sabaha kadar ağladı. Ne eşine dokundurdu, ne de gülümsedi. Beş yıl boyunca, yatak odasının duvarında asılı duran Lorenzo’nun tek mektubunu okudu her gece. Mektupta ne yazıyordu? Sadece üç cümle: “Maskeni çıkardığımda yüzümü beğenmezsen kaçarım. Ama beğenirsen, ömrümce kalırım. Seçim senin.”

İsabella her gece aynı cevabı verirdi sessizce: “Beğendim, sevgilim. Beğendim de, neredesin?”

Küllerinden Doğan

Altıncı yılın sonbaharında, bir sabah kapı çalındı. Isabella kapıyı açtığında, karşısında elinde küçük bir mermer parçası tutan bir çocuk vardı. Mermerin üzerinde bir isim yazıyordu: “Lorenzo Cellini – 1815-1843.” İsabella’nın dizleri tutmadı, yere yığıldı. Çocuk, “Bu amcamındı. Geçen hafta öldü. Size göndermemi vasiyet etti.” İsabella mermeri avuçlarına aldı. Soğuktu. Ölüydü. Tıpkı içindeki aşk gibi artık.

Mezar taşında onun adı yoktu. Sadece bir cümle yazılıydı: “Bir kadını sevdim. Onun yüzünü mermere işledim, ama kalbimi işleyemedim.”

İsabella o gece evini terk etti. Floransa’ya yerleşti. Ve şimdi, yedi yıl sonra, yine aynı yağmurlu sonbaharda, aynı mektubu okuyor, aynı mermer parçasını avuçlarında ısıtıyordu. Pencereyi açtı. Soğuk rüzgar yüzüne çarptı. Mektubu rüzgara bıraktı. Kağıt havada bir dans etti, süzüldü, sonra nehrin karanlık sularına düştü.

“Güle güle Lorenzo” dedi. “Ben de ömrümce kaldım. Ama sensiz.”

Gökyüzü yıldızlarla doluydu. İsabella bir yıldız kaymasını bekledi. Dilek tutacaktı. Sonra vazgeçti. Çünkü dileklerin, yeminlerin en sessizinin bile yanında sönük kaldığını öğrenmişti. Aşk, mermerden güçlüydü belki ama ölümden değil.

İsabella o gece uyumadı. Mermer parçasını kalbinin üzerine koydu ve sabaha kadar fısıldadı: “Beğendim. Beğendim. Beğendim.”

Rüzgar onun sözlerini aldı, Venedik’e, Arno Nehri’ne, oradan denize, oradan sonsuzluğa taşıdı. Belki de Lorenzo duymuştur. Belki de duymamıştır.

Ama İsabella, tüm ihtişam ve trajedisiyle, aşkın en sessiz yeminini tuttu: Ölene kadar sevmek.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak