Boğaz’ın İki Yakası
Haliç’te Ateş
İstanbul, 1876. Osmanlı’nın başkenti, imparatorluğun gözbebeği, doğunun ve batının buluştuğu o büyülü şehir. Boğaz’ın suları akşam güneşinde kızıla boyanıyor, tepedeki camilerin minarelerinden yayılan ezan sesi dalga dalga tüm yarımadaya yayılıyordu. Balıkçılar ağlarını topluyor, martılar çığlık çığlığa havada dans ediyor, vapurlar dumanlarını savurarak iskelelere yanaşıyordu. Her şey sıradan görünüyordu. Ama o gün, şehrin kaderini değiştirecek bir karşılaşma yaşanacaktı.
Kız kulesinin karşısında, Üsküdar sahillerinde bir adam duruyordu. Sırtında lacivert bir ceket, elinde beyaz bir mendil, gözlerinde tarifsiz bir hüzün. Adı Selim Arga’dı. Otuz iki yaşında, çok dilli, İstanbul’un en zengin tüccarlarından birinin oğluydu. Babası onu Londra’ya okumaya göndermiş, orada tıp eğitimi almış, Avrupa’nın en iyi hastanelerinde çalışmıştı. Ama bir gün her şeyi bırakıp İstanbul’a dönmüştü. Neden mi? Kimse bilmiyordu. Sadece annesinin ölüm haberi geldiğinde yüzünün bir daha gülmediğini söylüyorlardı.
Selim, Üsküdar’dan Kız Kulesi’ne geçmek için bir kayık tuttu. Kürekçi yaşlı bir Rum’du, adı Yorgo’ydu. Yorgo, Selim’i daha önce hiç görmemişti ama yüzündeki çizgilerden derin bir acı taşıdığını anlamıştı. “Nereye gidiyorsun beyim?” diye sordu. Selim, “Bilmiyorum” dedi. “Sadece uzağa. Suya, tenha bir yere.” Yorgo gülümsedi. “Su her zaman tenhadır, beyim. Ama kalp tenha olmaz.”
Selim cevap vermedi. Kayık, dalgaların üzerinde sallanarak Kız Kulesi’nin altına yanaştı. Selim kulenin taş basamaklarına oturdu, mendilini çıkardı, içindeki bir şeyi okşadı. Meğer mendilin içine küçük bir fotoğraf iliştirilmişti. Bir kadın fotoğrafı. Gözleri ela, saçları dalgalı, gülüşü yaz güneşi gibi sıcak.
O kadının adı Leyla Azmonyan’dı. Ermeni bir kuyumcunun kızıydı. Selim, onu yıllar önce Londra’da tanımıştı. Bir kitapçıda karşılaşmışlardı. Leyla, Victor Hugo okuyordu. Selim, “Fransızca mı bilirsin?” diye sormuştu. Leyla, “Fransızca, İngilizce, Ermenice, Türkçe. Daha sayayım mı?” diye cevap vermişti.
O an Selim’in kalbi durdu. Böyle bir kadınla daha önce karşılaşmamıştı. Ne İstanbul’da, ne Londra’da, ne de Paris’te. Leyla, onun kitaplardan fırlamış bir hayaliydi.
Yasak Bahçe
Leyla, Selim’in kalbine ateş düşüren kadındı. Ama aynı zamanda bir yasaktı. Çünkü Selim’in ailesi, oğullarının bir gayrimüslimle evlenmesine asla izin vermezdi. Babası Hacı Nuri Efendi, “Ya bir müslüman kızı alırsın ya da mirandan geçersin” demişti. Selim, babasının gözlerinin içine bakmış, “Öyleyse mirandan geçiyorum” demişti.
O gece evden ayrıldı. Leyla’nın Kuruçeşme’deki evine gitti. Kapıyı çaldı. Leyla’nın babası Agop Bey açtı. “Kim o?” diye sordu. Selim, “Müstakbel damadınız” dedi. Agop Bey güldü önce, sonra yüzü ciddileşti. “Sen bir Müslümansın. Kızım Ermeni. Bu evlilik olmaz.” Selim, “Sevgi din bilmez” dedi. Agop Bey, “Din bilmez ama toplum bilir. Senin ailenden, bizim cemaatimizden dışlanırız. Buna değer mi?” Selim, “Değer” dedi.
Kapı kapandı. Selim sokakta kaldı. Ama pes etmedi. Her gün aynı kapıyı çaldı. Her gün aynı cevabı aldı. Derken bir gün Leyla, babasının arkasından usulca kapıya yaklaştı ve fısıldadı: “Benimle gel.”
Kaçtılar. Ortalık karıştı. İki aile de peşlerine düştü, ama izlerini kaybettirdiler. Bir ara bir köye sığındılar, bir ara bir mağarada gizlendiler. Sonra İstanbul’a döndüler, çünkü saklanacak başka yerleri kalmamıştı. Selim, Galata’da küçük bir daire tuttu. Leyla ile orada yaşamaya başladı. Kimse bilmiyordu.
Geceleri sokak lambalarının ışığında birbirlerine şiirler okuyor, gündüzleri ise dünyadan habersiz sevişiyorlardı.
Hain Rüzgar
Aşkları bir yıl sürdü. Sonra İstanbul’un dedikoducuları devreye girdi. Selim’in bir akrabası onları Galata’da gördü, haberi babasına yetiştirdi. Hacı Nuri Efendi, o gece elli kişiyle Galata’ya baskın yaptı. Leyla’yı zorla evden aldırdı, Selim’i ise vapurla İzmir’e sürdü.
Selim, vapurun güvertesinde gözyaşlarını rüzgara bıraktı. “Bekle beni Leyla” diye haykırdı. Ama rüzgar onun sesini duymadı. Ya da duyup da unuttu.
İzmir’de geçen günler, aylar, yıllar… Selim, Leyla’dan bir daha haber alamadı. Ona yazdığı mektuplar ya geri geldi ya da hiç cevaplanmadı. Sonra bir gün, İstanbul’dan gelen bir mektup: “Leyla evlendirildi. Kocası zengin bir bankacı. Çok mutlu. Sakın arama.”
Selim, mektubu buruşturup denize fırlattı. Yıllarca uğraştı, yıllarca bekledi. Ama asla vazgeçmedi. Çünkü aşk, onun için yeminlerin en sessiziydi.
Yeniden Doğuş
Yedi yıl sonra, Selim İstanbul’a döndü. Artık yaşlanmıştı, saçlarına ak düşmüştü, yüzü daha da çizgiliydi. Babası ölmüş, miras ona kalmıştı. Ama o mirası umursamıyordu. Sadece Leyla’nın izini sürüyordu.
Bir gün, Beyoğlu’nda bir pastanede otururken, kapıdan uzun saçlı, zarif bir kadın girdi. Selim’in kalbi duracak gibi oldu. Leyla’ydı. Yaşlanmıştı o da, ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Selim ayağa kalktı, yanına gitti. “Leyla” dedi. Leyla başını kaldırdı, gözlerinde önce şaşkınlık, sonra tanıma, sonra yaşlar.
“Selim. Sen misin?” diye fısıldadı. Selim, “Benim” dedi. “Hiç unutmadım.”
O an, bütün yasaklar yıkıldı. Bütün aileler, bütün dinler, bütün toplumlar sustu. Aşk konuştu.
Sonsuzluk Yok, Ama Bu Kadarı Yeter
Birlikte İstanbul’dan ayrıldılar. Paris’e gittiler. Orada evlendiler. Ama huzur bulamadılar. Leyla’nın ailesi onu affetmedi, Selim’in akrabaları mirasına el koydu. İkisi de yapayalnızdı. Ama yalnızlıklarını birlikte taşıyorlardı.
Bir gün, Boğaz’ın kıyısında oturup İstanbul’u izlediler. Selim, “Keşke her şey farklı olsaydı” dedi. Leyla, “Farklı olsaydı, seni sever miydim?” dedi. Selim, “Bilmiyorum” dedi. Leyla, “Ben biliyorum. Yine severdim. Ta ki kalbim durana dek.”
Selim, Leyla’nın elini tuttu, dudaklarına götürdü, öptü. Sonra usulca fısıldadı: “Boğaz’ın iki yakası gibi, hep ayrı ama hep bir. Tıpkı biz.”
Bir yıl sonra Selim veremden öldü. Leyla, onun ardından bir daha hiç gülmedi.
Mezar taşına, onun istediği cümle yazıldı: “Yan yana değil, kalp kalbe.”
Leyla, her akşam Kız Kulesi’nin önüne gelir, Selim’in oturduğu taşa oturur, mendilini okşardı. Fotoğraf hâlâ duruyordu. Gözler kapanmış, gülümseme hâlâ sıcaktı. “Bekle beni, Selim” derdi. Boğaz’ın suları sessizdi. Ama kalbi haykırıyordu.