Zeytin Ağaçlarının Altında
Taş Ev, Deniz Kokusu
Ayvalık, 2019. Sonbahar, Ege’nin en güzel mevsimi. Güneş hâlâ sıcak ama rüzgar artık serin esiyor, zeytin ağaçları dallarında binlerce siyah ve yeşil yumruyla yere eğiliyordu. Taş evlerin bacalarından tüten kahve kokuları dar sokaklara yayılıyor, kediler gölgeye sığınıyor, martılar ise iskelede balık artıkları için kavga ediyordu.
Sarımsaklı Plajı’nın hemen üstündeki yamaçta, zeytinliklerin ortasında bir ev vardı. Badanası dökülmüş, camları eskimiş, bahçesinde neredeyse yüz yıllık bir zeytin ağacı bulunan bir taş ev. Bu evin balkonunda, her sabah aynı saatte oturan bir kız vardı. Adı Defne‘ydi. Yirmi dört yaşında, Ege Üniversitesi’nde arkeoloji eğitimini yeni bitirmiş, tezini yazarken memleketi Ayvalık’a dönmüştü. Uzun kahverengi saçlarını rüzgara bırakır, elinde hep bir defter ve kalem tutardı. Gözleri ela, teni zeytini, gülüşü yaz güneşi kadar sıcaktı.
Defne’nin bir sırrı vardı. Babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesiyle birlikte bu taş evde büyümüştü. Ama evin bodrumunda, kimsenin bilmediği bir oda vardı. Dedelerinden kalma bir oda. Duvarları eski haritalarla kaplı, rafları Yunanca ve Türkçe kitaplarla dolu, ortasında ise taş bir masa. Masa’nın üzerinde ise bir günlük. Defne’nin büyük büyükannesine ait. Günlüğün ilk sayfasında şunlar yazılıydı:
“Ege’ye gelen her yabancı, aslında kaybettiği bir şeyi aramaya gelir. Bazıları aşkını, bazıları evini. Ama en şanslı olanı, ikisini de bulandır.”
Defne bu günlüğü çocukluğundan beri okur, her okuduğunda içi hüzünle dolar, her okuduğunda yeni bir şey keşfederdi. Ama en çok merak ettiği şey, büyükannesinin “yabancı”sıydı. Kimdi bu gelen? Ne arıyordu? Ve neden hiç geri dönmemişti?
Yabancı ve Zeytin
Ekim ayının ortalarında, bir sabah Defne yine balkonunda otururken, sokaktan bir araba sesi duyuldu. Eski bir arazi aracıydı, toz toprak içinde, camları açık. Arabadan bir adam indi. Uzun boylu, kumral saçlı, gözleri gri-yeşil, yüzünde sanki yıllardır gülmemiş gibi bir ifade vardı. Sırtında sade bir sırt çantası, elinde ise eski bir fotoğraf makinesi.
Adam, Defne’nin evinin önünde durdu, fotoğraf makinesini kaldırdı ve taş evin balkonuna doğru bir kare aldı. Defne kaşlarını çattı. “Affedersiniz, izinsiz fotoğraf çekmek hoş bir şey değil” dedi. Adam makineyi indirdi ve gülümsedi. Gülümsedi mi, yoksa sadece dudaklarını mı oynattı, belli değildi. “Özür dilerim” dedi. “Işık çok güzeldi, sizi değil, evi çekmek istemiştim.”
Defne, “Ev de benim” dedi. Adam, “Öyleyse sizi de çekmiş oldum” dedi. Defne, “Adınız ne?” diye sordu. Adam, “Leon” dedi. “Arjantinliyim. Fotoğrafçıyım. Ege’yi belgeliyorum.” Defne, “Neden Ayvalık?” diye sordu. Leon, “Bir arkadaşım anlattı” dedi. “Zeytin ağaçlarının rüzgarla dansını, taş evlerin güneşe yansımasını… Merak ettim.”
Defne, “Ne kadar kalacaksın?” diye sordu. Leon, “Bilmiyorum” dedi. “Ne kadar gerekirse.”
O an, Defne’nin aklına büyükannesinin günlüğü geldi. “Ege’ye gelen her yabancı, aslında kaybettiği bir şeyi aramaya gelir.” Leon ne arıyordu?
Harabelerde Başlayan Tutku
Ertesi gün, Leon, Defne’nin kapısını çaldı. “Size bir teklifim var” dedi. “Siz arkeologsunuz değil mi? Ben de tarihi yerleri fotoğraflıyorum. Birlikte çalışalım. Siz anlatın, ben çekeyim.” Defne önce reddetti, sonra kabul etti. Çünkü Leon’un gözlerinde bir şey vardı. Hem çocukça bir merak, hem de yaşlıca bir hüzün.
Günlerce birlikte gezdiler. İlk gün Şeytan Sofrası‘na çıktılar. Levent, gün batımını fotoğraflarken Defne, “Burası volkanik bir yapı” dedi. “Eskiden insanlar burada kurban kesermiş.” Leon, “Hâlâ kurban kesen var mı?” diye sordu. Defne, “Aşkını feda edenler” dedi. Leon sustu. Fotoğraf makinesini indirdi ve Defne’ye baktı. “Siz hiç aşkınızı feda ettiniz mi?” diye sordu. Defne, “Henüz âşık olmadım ki” dedi. Leon, “Ben de” dedi.
Yalan söylüyordu. Leon, beş yıl önce Buenos Aires’te bir kadına âşık olmuş, onu bir trafik kazasında kaybetmişti. O günden sonra fotoğraf çekmeye başlamış, kaybettiği her şeyi kare kare arşivlemişti. Ayvalık’a gelmesinin tek sebebi, ölen sevgilisinin son sözleriydi: “Ege’yi gör benim için. Zeytin ağaçlarının altında bir şarkı söyle.”
Leon, Defne’ye bunları anlatmadı. Sadece fotoğraflarını gösterdi. Defne, her karede bir hüzün, bir boşluk, bir arayış hissetti. “Sen çok yalnızsın” dedi bir akşam. Leon, “Ben değil, fotoğraflarım yalnız” dedi. Defne, “Fotoğrafların senin ruhun” dedi. Leon, “Öyleyse ruhum da yalnız” dedi.
O gece, Cunda Adası’na geçtiler. Taş köprüde yürüdüler, taksi beklediler, deniz kenarında oturdular. Defne, Leon’un omzuna başını yasladı. İlk kez bir erkeğe bu kadar yakındı, ilk kez bir yabancının kokusunu içine çekiyordu. Leon’a ne olmuştu? Bilmiyordu. Ama içinde bir şey kıpırdıyordu. Belki merak, belki tutku, belki de aşk.
Bodrumdaki Günlük
Defne, Leon’u evinin bodrumuna götürmeye karar verdi. Ona büyükannesinin günlüğünü gösterdi. Leon sayfaları çevirdi, Yunanca cümleleri okuyamasa da resimlerden bir şeyler anlamaya çalıştı. “Bu nedir?” diye sordu. Defne, “Bir aşk hikayesi” dedi. “Büyükannemle bir yabancının.” Leon, “Ne oldu sonra?” diye sordu. Defne, “Yabancı savaşa gitti, bir daha dönmedi. Büyükannem onu bir ömür bekledi.”
Leon sustu. Gözleri doldu. Defne, “Ağlıyor musun?” diye sordu. Leon, “Hayır” dedi. “Sadece gözlerim buğulandı.”
O gece, bodrumda saatlerce oturdular. Defne, Leon’a günlükten pasajlar okudu. Leon ise Defne’nin saçlarını okşadı. İlk kez bu kadar yakın, ilk kez bu kadar savunmasız, ilk kez bu kadar insandılar.
Sabaha karşı, birbirlerine sarıldılar. Öpüştüler. Dudakları buluştuğunda, zeytin ağaçlarının dalları rüzgarla şarkı söyledi.
Ayrılık Rüzgarı
Leon’un vizesi bitiyordu. Dönmek zorundaydı. Defne, “Gitme” dedi. Leon, “Mecburum” dedi. “Ama döneceğim.” Defne, “Ne zaman?” diye sordu. Leon, “Bilmiyorum” dedi. “Ama her fotoğrafımda sen olacaksın.”
Veda ettiler. Leon, Ayvalık’tan ayrıldı. Defne, taş evin balkonunda oturup gemileri izledi. Aylar geçti. Leon’dan bir haber gelmedi. Ne mektup, ne e-posta, ne de telefon. Defne, umudunu kaybetmek üzereyken bir gün posta kutusunda bir zarf buldu. İçinde bir fotoğraf vardı. Zeytin ağaçlarının altında, el ele tutuşmuş iki gölge. Fotoğrafın arkasında ise sadece bir cümle: “Yılbaşı gecesi, Ayvalık iskelesinde. Bekle.”
Defne, fotoğrafı kalbine bastı, ağladı, güldü. Ve bekledi.
Yılbaşı gecesi, iskeleye gitti. Leon oradaydı. Uzaktan el salladı. Defne koştu, sarıldı. “Geç kaldın” dedi. Leon, “Tam zamanında” dedi. Ve öpüştüler. Deniz dalgaları alkışladı, martılar uçtu, yıldızlar parladı.
Zeytin Ağaçları Hâlâ Ayakta
Leon ve Defne, Ayvalık’a yerleşti. Leon, Ege’nin güzelliklerini fotoğraflayan bir albüm yaptı. Defne ise doktorasını tamamlayıp akropol kazılarında çalışmaya başladı. Her akşam, zeytin ağaçlarının altında buluştular. Bazen bir şiir okudular, bazen bir şarkı söylediler, bazen de sadece sustular.
Bir gün Defne, Leon’a sordu: “Bana ilk gördüğünde ne düşünmüştün?” Leon gülümsedi. “Gözlerinin rengini, Ege’nin denizinde hiç görmediğimi fark ettim.” Defne, “Peki ya şimdi?” diye sordu. Leon, “Şimdi her sabah o rengi görüyorum” dedi. “Yağmurda, güneşte, rüzgarda. Her yerde sen varsın.”
Ayvalık’ın taş evleri hâlâ dimdik, zeytin ağaçları hâlâ meyve veriyor. Ama bir deyim var ki, dilden dile dolaşır: “Ege’ye gelen yabancı, ya aşkını bulur ya da kendini.”
Leon ikisini de buldu. Defne ise bir ömür boyu mutlu kaldı.