Kökler: Stratford-upon-Avon’un Tozlu Sokakları
Dünya edebiyatının en büyük ismi William Shakespeare, 16. yüzyılın ortalarında, İngiltere’nin kalbinde yer alan, sessiz sakin bir pazar kasabası olan Stratford-upon-Avon’da dünyaya geldi. Avon Nehri’nin kıyısına kurulu bu kasaba, döneminde yalnızca yaklaşık 1500 nüfusa sahipti ve başlıca geçim kaynakları dokumacılık, dericilik ve demircilik gibi zanaatlardı. Onun adı, bugün bu kasabayla özdeşleşmiş olsa da, Shakespeare ailesinin kökleri aslında bu topraklara yabancıydı.
Sırrı Çözülemeyen Bir Aile: John Shakespeare ve Mary Arden
William’ın babası John Shakespeare, Stratford’un yerlisi değildi. Onun izine ilk kez 29 Nisan 1552 tarihli bir kayıtta rastlıyoruz; bu kayıt, evinin önüne izinsiz çöp yığdığı gerekçesiyle 1 şilin cezaya çarptırıldığını gösteriyordu. Bu sıradan bir yasal işlem gibi görünse de, aslında bize, John’un kasabaya yeni yerleşmiş, hırslı ve yükselmeye oynayan bir tüccar olduğunu gösteriyordu. Babasının nereden geldiği, kim olduğu ise hala tam olarak çözülebilmiş değil. Ancak bilinen bir gerçek var ki o da John Shakespeare’in son derece becerikli bir iş adamı olduğu. Eldiven ticareti, yün ve et ticareti gibi farklı alanlara yönelerek kasabanın saygın ve varlıklı tüccarları arasına girdi. Bu başarısı, 1556 ve 1557 yıllarında Stratford’da dört ev sahibi olmasıyla da belgelenmiştir. 1565 yılına gelindiğinde ise kasabanın en yüksek sivil görevi olan belediye reisi (alderman) seçilmişti.
William’ın annesi Mary Arden ise tamamen farklı bir hikâyenin parçasıydı. O, daha önce de belirtildiği gibi, varlıklı bir toprak sahibinin kızıydı ve bu evlilik, tüccar olan John’a, eski ve köklü bir soylu aileyle olan bağı sayesinde prestij kazandırmıştı. John ve Mary Arden’in sekiz çocuğu oldu ama ne yazık ki ilk iki kızları, devam eden bir veba salgını sırasında öldü. Bu nedenle William, hayatta kalan en büyük çocuk oldu.
“Sallanan Mızrak” ve Gizemli İmza
O dönemde soyadlarının yazımında bir standart olmadığı için, John veya ailesinin asıl soyadını nasıl yazdığını bilmiyoruz. William Shakespeare’in kendi soyadını dahi farklı şekillerde imzaladığı biliniyor. Belgelerde karşımıza çıkan “Shakspere”, “Shackper”, hatta “Shaxpere” gibi 20’den fazla farklı varyasyon bulunuyor. Oysa kendi imzası, bugün bizim kullandığımız şekliyle değil, daha çok “Willm Shakp” veya “William Shakspere” gibi kısaltmalarla atılmıştı. Ailesinin asıl soyadı olan “Shakespeare”, İngilizce’de “Sallanan Mızrak” anlamına geliyordu ve ilerleyen yıllarda William’ın armasında da bir mızrak sembolü olarak kullanılacaktı.
Vaftiz, Doğum ve Kayıp Gün
William Shakespeare’in hayatındaki bu belirsizlik, daha ilk anından itibaren kendini gösterir. Onun kesin doğum tarihi bilinmemektedir. Stratford’daki Holy Trinity Kilisesi’nin kayıtlarına göre, bir bebek 26 Nisan 1564 tarihinde vaftiz edilmiştir. O dönemde bebekler genellikle doğumlarından 3 gün sonra vaftiz edildiği için, doğum tarihi olarak 23 Nisan 1564 kabul edilir. Bu tarih, aynı zamanda İngiltere’nin koruyucu azizi olan St. George’un gününe denk gelmesi ve 52 yıl sonra yine 23 Nisan 1616’da ölecek olması nedeniyle de sembolik bir anlam taşır. Ancak, bu tarihle ilgili en ufak bir kanıt yoktur ve sadece bir tahmindir. Hatta vaftiz ile doğum arasında daha uzun bir süre olma ihtimali de vardır. Bu belirsizlik, aslında Shakespeare biyografilerinin en büyük sorunlarından birini gözler önüne serer; onun hayatına dair ne yazık ki çok az kesin kanıt vardır.
Eğitim Hayatı: Yoksul Ama Disiplinli Başlangıç
Varlıklı bir ailenin oğlu olarak William’ın ilk eğitimine dair de maalesef hiçbir kayıt yok. Ancak dönemin koşulları göz önüne alındığında, Stratford’un en önemli eğitim kurumu olan King’s New School’a (Kral Yeni Okulu) gitmiş olması neredeyse kesindir. Evine sadece 400 metre uzaklıkta bulunan bu okul, Elizabeth dönemi İngiltere’sinde “grammar school” (gramer okulu) olarak bilinen ve genellikle ücretsiz eğitim veren bir kurumdu. Okulun müfredatı, tüm İngiltere’de kraliyet kararnamesiyle aynı şekilde uygulanıyordu ve neredeyse tamamen Latince üzerine kuruluydu. Öğrenciler sabahın erken saatlerinden akşama kadar, Cicero, Ovid, Virgil, Seneca gibi büyük Roma yazarlarının eserlerini okuyor, ezberliyor, onların üslubunu taklit ediyorlardı. Shakespeare’in ileride eserlerinde kusursuz bir şekilde kullanacağı klasik mitoloji, tarih ve retorik bilgisinin temeli, bu sıkı ve disiplinli eğitimle atılmıştır.
Hızlandırılmış Evlilik ve Aile
Küçük William, okul yıllarını tamamladıktan sonra, hayatının en önemli dönemeçlerinden birini 1582 yılında, henüz 18 yaşındayken yaşadı. Stratford’un hemen dışında, bir çiftlik evinde yaşayan, kendisinden 8 yaş büyük Anne Hathaway ile evlendi. Bu evlilikle ilgili en ilginç detay ise, piskoposluk mahkemesinin evlilik cüzdanını 27 Kasım 1582’de yayınlamış olmasıdır. Bu cüzdanın bir gün içinde çıkartılması ve normalde üç kez ilan edilmesi gereken evlilik duyurusunun sadece bir kez yapılması son derece sıradışıdır. Bunun en büyük nedeni, gelinin hamile olmasıydı. Nitekim evliliklerinden sadece altı ay sonra, 26 Mayıs 1583’te ilk kızları Susanna dünyaya geldi. İki yıl sonra, 1585 yılının başlarında ise ikizleri Hamnet ve Judith doğdu. Hamnet, ne yazık ki bu hikâyenin en trajik figürlerinden biri olacak ve sadece 11 yaşında, bilinmeyen bir nedenle hayatını kaybedecekti. Shakespeare’in en ünlü trajedisi Hamlet’in bu küçük oğlunun adını taşıması, babasının bu kayıpla ne kadar sarsılmış olabileceğinin en güçlü kanıtıdır.
Bölüm 2: Kayıp Yıllar – Tarihin En Büyük Gizemlerinden Biri
Shakespeare’in hayatında, üzerine belki de en çok tartışılmış, en çok teorinin üretildiği, en çok roman ve filme konu olmuş dönem, kesinlikle “Kayıp Yıllar” (The Lost Years) dönemidir. 1585 yılında ikizlerinin doğumundan sonra, 1592 yılında Londra’da bir oyun yazarı olarak ortaya çıkana kadar geçen yaklaşık yedi yıl boyunca, William Shakespeare’in nerede olduğuna, ne yaptığına veya neden Stratford’dan ayrıldığına dair tek bir kesin kanıt yoktur .
Bu sessizlik, dönemin kayıtlarının yetersizliğiyle birleşince, araştırmacıların hayal gücünü sonuna kadar zorlamış ve onlarca farklı teori üretilmesine yol açmıştır. Bilimsel biyografi yazarı Dennis Kay’in ve diğer birçok akademisyenin de işaret ettiği gibi, bu yıllar Shakespeare biyografisinin en karanlık ve en gizemli köşesidir . Hikâyenin geri kalanını tamamlamak için ‘muhtemelen’, ‘belki de’ gibi ifadeleri kullanmak zorunda kalırız.
İşte en yaygın ve en ilgi çekici teoriler:
1. Kaçak Avcılık ve Kaçış (Stratford Efsanesi)
Yerel bir efsaneye göre, genç Shakespeare, komşusu ve bölgenin zengin toprak sahibi Sir Thomas Lucy’nin av sahasında, kaçak olarak geyik avladığı için başını belaya sokmuş ve kasabadan kaçmak zorunda kalmıştır. Bu hikâye, Shakespeare’in ilk biyografi yazarlarından biri olan Nicholas Rowe tarafından 18. yüzyılın başında aktarılmıştır. Efsanenin doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir belge olmamakla birlikte, bazı araştırmacılar bu kaçışın, onu Londra’nın bilinmeyen dünyasına iten ilk kıvılcım olabileceğini düşünür. Bu hikâye aynı zamanda Shakespeare’in eserlerinde taşralı bir toprak sahibi olan Justice Shallow karakterini komik bir şekilde tasvir etmesiyle de ilişkilendirilir.
2. Okul Öğretmenliği veya Hukuk Katipliği
Daha makul ve yaygın bir diğer teori ise Shakespeare’in Lancashire veya Yorkshire gibi kırsal bölgelerdeki soylu bir Katolik ailesinin evinde öğretmenlik yaptığıdır. Bu teori, vasiyetinde adı geçen ve oyunlarında rastladığımız “Hoghton” ve “Hesketh” gibi aile isimlerine dayandırılır. Bu dönemde yaşamış olan Alexander Hoghton, vasiyetnamesinde oyun kıyafetlerinden bahsetmiş ve bir “William Shakeshafte” ismini mirasçısı olarak belirtmiştir. O dönemde soyadlarının yazımındaki belirsizlik göz önüne alındığında, “Shakeshafte” ile “Shakespeare” arasında bir bağlantı kurmak mümkündür. Aynı dönemde, bir başka öneri de onun Lancashire’daki bir okulda öğretmenlik yaptığı yönündedir. Başka bir teori ise, daha önce de belirtildiği gibi, Shakespeare’in İngiltere’nin en eski ve en saygın hukuk kuruluşlarından biri olan Gray’s Inn’de katip olarak çalışmış olabileceğidir. Bu, eserlerindeki hukuki terminolojiye olan hakimiyetini açıklamak için sıkça başvurulan bir teoridir.
3. Askerlik ve Avrupa Seyahati
En romantik ama en az kanıta dayanan teori ise Shakespeare’in, İspanya Armadası’nın (İspanyol Armadası) 1588’deki yenilgisi de dahil olmak üzere, dönemin büyük savaşlarında İngiliz ordusuna katılmış olabileceği veya Avrupa’yı gezmiş olabileceğidir. Bu teorinin savunucuları, oyunlarındaki İtalya, Fransa ve Almanya gibi yabancı ülkelere dair etkileyici ve ayrıntılı tasvirlerin, bir seyyahın gözlemleri olabileceğini iddia ederler. Ancak, bu seyahatlerin hiçbirine dair kanıt yoktur ve bilgi birikimi, o dönemde yaygın olan seyahatnameler ve kitaplar sayesinde de edinilmiş olabilir.
4. Cr taşındı: Tiyatro Dünyasında Sessiz Bir Başlangıç
Belki de en akla yatkın olanı, Shakespeare’in Londra’ya gitmeden önce, İngiltere’nin çeşitli kasabalarını dolaşan gezgin tiyatro topluluklarıyla tanışmış, onlara katılmış ve oyunculuk zanaatını bu şekilde öğrenmiş olmasıdır. Stratford, bu gezgin toplulukların uğrak noktalarından biriydi ve genç Shakespeare’in bu gösterileri izlemesi ve belki de bir süre onlarla çalışması mümkündür. Kayıp yılların ardından, 1592’de Londra’da, kendisini rakiplerini kıskandıracak kadar yetenekli bir oyun yazarı ve aktör olarak bulduğumuzda, bu yılların zanaatını öğrenmekle geçirdiğini kabul etmek en mantıklı açıklamadır. Akademisyen Dennis Kay’in ‘Shakespeare: his life, work, and era’ adlı eserinde de vurguladığı gibi, oyunculuk ve oyun yazarlığı bir zanaattı ve bir çıraklık dönemi gerektiriyordu.
Sonuç: Tarihin En Büyük Çözülemeyen Gizemi
Bu yedi yıl hakkında kesin olarak bildiğimiz hiçbir şey yok. Bu boşluk, biyografi yazarları için bir meydan okuma olduğu kadar, Shakespeare’in kendisi için de bir meydan okumaydı. Bu dönemde aldığı, eğitim ve deneyimler, onu Londra’nın zorlu tiyatro dünyasında başarılı kılacak olan temel taşları oluşturmuştur. Gerçek ne olursa olsun, kayıp yıllar, Shakespeare’in sıradan bir taşra çocuğundan dünya dehasına dönüşümünün en büyüleyici ve en gizemli parçası olarak kalmaya devam ediyor .
Bölüm 3: Londra Yılları – Bir Dehanın Yükselişi
Efsanevi bir figür olan William Shakespeare’in Londra yılları, edebiyat tarihinde bir dönüm noktasını temsil eder. Kayıp Yıllar’ın ardından 1592 yılında Londra tiyatro sahnesine adım atan Shakespeare, kısa sürede yeteneğiyle dikkat çekmiş, dönemin önde gelen oyun yazarlarını bile kıskandıracak bir başarı yakalamıştır.
Londra’nın ilk tiyatroları, şehir surlarının hemen dışında, yetkililerin denetiminden uzak, ‘eğlence mahalleleri’ olarak bilinen bölgelerde kurulmuştu. Shakespeare’in Londra’ya gelişi, tiyatro dünyasının en hareketli dönemlerinden birine denk gelmişti. 1594 yılı, onun için bir dönüm noktası oldu: Dönemin en iyi oyuncularını bir araya getiren Lord Chamberlain’s Men (Lord Chamberlain’in Adamları) topluluğuna katıldı . Bu, sadece bir oyun yazarı olarak iş bulduğu değil, aynı zamanda bu topluluğun bir hissedarı (sharer) haline geldiği anlamına geliyordu.
Lord Chamberlain’s Men ve Yükseliş
Topluluk, dönemin en büyük yıldızı, trajedilerin vazgeçilmez ismi Richard Burbage‘i kadrosunda barındırıyordu . Burbage, Hamlet’in, Othello’nun, Kral Lear’ın ve Macbeth’in ilk temsilcisiydi. Onların ortaklığı, tıpkı bugün çok satan bir yazar ile ona hayat veren en iyi aktörün buluşması gibiydi. Kısa sürede bu topluluk, şehrin en başarılı oyun şirketi haline geldi.
Lord Chamberlain’s Men, 1599 yılında kendilerine ait bir sahneye kavuşmak için büyük bir girişimde bulundu ve Londra’nın Southwark bölgesinde, Thames Nehri’nin güney kıyısında Globe Tiyatrosu‘nu inşa ettiler. Shakespeare, bu tiyatronun %12,5 hissesine sahipti . Artık sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda Londra’nın en popüler eğlence mekanlarından birinin ortağıydı.
Kral’ın Adamları: Kraliyet Himayesi Altında
1603 yılında, İngiltere tarihinde bir dönüm noktası yaşandı. Kraliçe I. Elizabeth öldü ve yerine İskoçya Kralı VI. James, İngiltere Kralı I. James olarak tahta çıktı . Yeni kralın ilk icraatlarından biri, tiyatroya olan ilgisini göstermek oldu. Tahta çıkışından sadece on gün sonra, 19 Mayıs 1603’te, Lord Chamberlain’s Men’e bir Kraliyet Beratı (Royal Patent) verdi ve topluluğun adını bundan böyle onurlandırılmak üzere “The King’s Men” (Kral’ın Adamları) olarak değiştirdi .
Bu, Shakespeare ve arkadaşları için inanılmaz bir prestij ve güvenceydi. Bu berat, onlara sadece Londra’da değil, tüm krallıkta oyun oynama hakkı veriyordu . Artık sarayın himayesinde, kralın huzurunda oyunlar sahneleyebileceklerdi. Bu izin belgesinde isimleri özel olarak yazılı olan oyunculardan biri de William Shakespeare’di: “Lawrence Fletcher, William Shakespeare, Richard Burbage, Augustine Phillipps, John Heminges, Henry Condell, William Sly, Robert Armyn, Richard Cowley, ve onların diğer ortakları…” .
Kral’ın Adamları’nın üyeleri, artık sarayda “Hazine Görevlisi” (Groom of the Chamber) gibi resmî unvanlarla anılıyordu. Örneğin, I. James’in 1604’teki taç giyme töreni alayı için, bu dokuz oyuncunun her birine tören üniformaları için kırmızı kumaş sağlandı .
Yeni Kral, Yeni Oyunlar
Kral’ın Adamları, sarayın koruması altında olmanın avantajlarından biri olarak, yılın belirli dönemlerinde kraliyet ailesi için özel gösteriler yapmakla yükümlüydü. Özellikle kış aylarında, 1603 yılındaki gibi, Hampton Court Sarayı’nda her gece bir oyun sergileniyordu . Shakespeare, bu dönemde yeni kralın zevklerine ve politik ilgi alanlarına hitap eden oyunlar yazmaya başladı.
- Kral’ın İskoç kökeni: Macbeth (1606) oyunu, Kral I. James’in İskoç atalarına ithaf edilmiş bir tür övgü niteliğindeydi.
- Adalet ve yönetim: Measure for Measure (Kısasa Kısas) (1604) adlı oyun, bir hükümdarın tebaasına karşı sorumluluklarını ve bir şehrin ahlaki çöküşünü ele alıyordu .
- Büyü ve cadılık: Kral James, dönemin cadılık konusundaki en önemli kitaplarından biri olan “Daemonologie” (Şeytanbilim) adlı eseri yazmıştı. Macbeth‘teki üç cadının sahneye çıkması, kralın bu tutkusuna doğrudan bir göndermeydi.
Veba salgınları nedeniyle halka açık tiyatroların sık sık kapatıldığı bu zorlu dönemde, Kral’ın Adamları sarayın koruması sayesinde çalışmaya devam edebildiler. Londra’nın veba nedeniyle karantinaya alındığı 1603-1604 kışı gibi dönemlerde, kraliyet davetiyle sarayda oyunlar oynayarak gelirlerini korudular .
King’s Men’in Etkisi ve Mirası
Shakespeare’in Kral’ın Adamları için yazdığı oyunlar ve toplulukla olan yakın iş birliği, sadece onun kariyeri için değil, İngiliz tiyatro tarihi için de bir mihenk taşı oldu. Topluluk, Shakespeare’in ölümünden sonra da varlığını sürdürdü ve onun oyunlarının yaşatılmasında en büyük rolü oynadı. Özellikle, Shakespeare’in arkadaşları ve aynı zamanda King’s Men’in hissedarları olan John Heminges ve Henry Condell, 1623’te Shakespeare’in 36 oyununu bir araya getiren “First Folio” (Birinci Folyo) (Mr. William Shakespeare’s Comedies, Histories, & Tragedies) adlı dev eseri yayınlayarak, onun eserlerinin ölümsüzleşmesini sağladılar . Eğer bu kitap yayınlanmamış olsaydı, Macbeth ve Julius Caesar gibi birçok başyapıt tamamen kaybolup gidecekti.
Bu dönemde yazdığı oyunlar, onun sadece dehasını değil, aynı zamanda bir iş adamı ve topluluk lideri olarak da ne kadar başarılı olduğunu gösteriyordu.
Bölüm 4: Eserleri ve Dil Dehası – Bir Dili Dönüştüren Adam
William Shakespeare dendiğinde akla ilk gelen şey, elbette onun eserleridir. Bugün 38 oyun, 154 sone, iki uzun öyküleyici şiir ve birkaç kaynağı belirsiz şiirden oluşan devasa bir külliyattan bahsediyoruz. Ama Shakespeare’i diğer yazarlardan ayıran en büyük özellik, sadece çok yazması değil, yazdığı her şeyle bir dili, bir edebiyatı ve bir kültürü baştan yaratmasıdır.
1. Bir Dilin Mimarı: İngilizce’ye Armağanı
Bugün konuştuğumuz İngilizcenin temel taşlarından biri, hiç kuşkusuz William Shakespeare’dir. Onun eserleri sayesinde İngilizce, dönemin sınırlı ve katı dil kalıplarından sıyrılarak, dünyanın en zengin ve en esnek dillerinden biri haline gelmiştir. Tam olarak kaç kelime icat ettiği tartışmalı olsa da, dilbilimciler onun İngilizce’ye 1.700’den fazla yeni kelime ve sayısız deyim kazandırdığı konusunda hemfikirdir.
Peki, bu kelimeleri nasıl icat etti? Bazen var olan kelimelerin önüne ek getirerek, bazen iki kelimeyi birleştirerek, bazen de tamamen yeni bir anlam yükleyerek. Günlük hayatımızda farkında olmadan kullandığımız “lonely” (yalnız), “generous” (cömert), “assassination” (suikast), “addiction” (bağımlılık), “bedroom” (yatak odası) gibi kelimelerin ilk kez onun kaleminden döküldüğünü biliyor muyuz?
Dahası, “love is blind” (aşkın gözü kördür), “heart of gold” (altın kalpli), “break the ice” (buzları eritmek) gibi bugün dünyanın dört bir yanında kullanılan deyimler de Shakespeare’in eserlerinden doğmuş, evrensel birer kalıba dönüşmüştür.
2. Dört Büyük Tür: Trajedi, Komedi, Tarih ve Şiir
Shakespeare’in eserlerini dört ana kategoriye ayırmak mümkündür.
1. Trajediler – İnsan Ruhunun Karanlık Yüzü
Shakespeare trajedilerinin en belirgin özelliği, kahramanlarının bir “trajik kusur” (hamartia) nedeniyle kaçınılmaz bir sona doğru sürüklenmesidir. Bu kusur, Macbeth’te olduğu gibi kontrolsüz bir hırs, Hamlet’te olduğu gibi aşırı tereddüt veya Othello’da olduğu gibi kıskançlık olabilir.
- Hamlet (1601): Danimarka Prensi Hamlet’in, babasının hayaletinin intikam çağrısıyla başlayan içsel yolculuğu, belki de dünya edebiyatının en meşhur “olmak ya da olmamak” ikilemini yaratır. Bu oyun, bir aksiyon hikayesinden çok, bir düşünce ve ahlak trajedisidir.
- Macbeth (1606): İskoçya’nın puslu atmosferinde geçen bu oyun, üç cadının kehanetiyle başlayan hırs ateşinin, bir kahramanı nasıl bir tiran ve katile dönüştürdüğünü anlatır. Lady Macbeth’in “Ellerindeki kan lekesini asla çıkaramama” takıntısı, psikolojinin doruk noktasıdır.
- Othello (1604): Iago’nun şeytani entrikalarıyla, general Othello’nun masum eşi Desdemona’ya olan güveni nasıl yok edilir ve kıskançlık bir cinayete nasıl dönüşür? Othello, Shakespeare’in “zehirleme” sanatının en kusursuz örneğidir.
- Kral Lear (1606): Krallığını yalakalık eden kızlarına paylaştıran yaşlı bir kralın hazin öyküsü, bir baba-çocuk çatışmasının çok ötesinde, nankörlük, adalet ve delilik üzerine bir başyapıttır.
- Romeo ve Juliet (1595): İki düşman ailenin çocuklarının yasak aşkı, sadece bir gençlik hikayesi değil, aynı zamanda toplumsal nefretin masum bireyleri nasıl kurban ettiğinin evrensel bir trajedisidir.
2. Komediler – Yanılgılar ve Mutlu Sonlar
Shakespeare komedileri, yanlış anlamalar, kılık değiştirmeler ve kimlik karışıklıkları üzerine kuruludur ve neredeyse her zaman bir düğünle mutlu sona erer.
- Bir Yaz Gecesi Rüyası (1595): Atina yakınlarında, büyülü bir ormanda periler, aşıklar ve amatör oyuncuların yollarının kesişmesiyle ortaya çıkan bu eser, aşkın mantıksız, çılgın ve tamamen bir rüya olduğunu söyler.
- Venedik Taciri (1596): Bir yanda dostluk ve sadakat, diğer yanda din ve etnik köken temelli nefret. Shylock karakteri, komedinin içinde unutulmaz bir trajik figür olarak belki de edebiyatın en karmaşık “kötü adamlarından” biridir.
- On İkinci Gece (1601): Bir gemi kazasıyla başlayan kimlik karmaşasının doruk noktasıdır. Viola’nın erkek kılığına girerek hizmet ettiği Dük Orsino’ya âşık olması, aşkın körlüğünü hicveder.
3. Tarihsel Oyunlar – İktidarın Aynası
Shakespeare’in tarihsel oyunları, İngiltere’nin taht kavgalarını ve krallarının yükseliş ve düşüşlerini konu alır. II. Richard’dan IV. Henry’ye, Kral John’dan V. Henry’ye kadar birçok hükümdarın hikayesini sahneye taşımıştır. Bu oyunlar, yalnızca tarih dersi vermekle kalmaz, aynı zamanda iktidarın meşruiyetini, bir liderin vasıflarını ve devlet yönetiminin ağır sorumluluklarını sorgular.
4. Soneler ve Şiirler – Kalbin Gizli Dili
Shakespeare, oyunlarının yanı sıra 154 sonelik eşsiz bir koleksiyon da yazmıştır. Bu şiirler, genel olarak iki ana gruba ayrılır: 1’den 126’ya kadar olan ilk bölüm, “Güzel Genç Adam” (Fair Youth) olarak bilinen gizemli bir adama hitap eder; 127’den 154’e kadar olan ikinci bölüm ise “Kara Kadın” (Dark Lady) olarak tanımlanan bir kadına duyulan karmaşık, genelde olumsuz ama tutkulu duyguları anlatır.
Ayrıca, dönemin veba salgını nedeniyle tiyatroların kapalı olduğu sırada kaleme aldığı “Venus and Adonis” (1593) ve “The Rape of Lucrece” (1594) adlı iki uzun öyküleyici şiiri, Southampton Kontu’na ithaf etmiştir. Bu şiirler, ona sadece edebi değil, aynı zamanda maddi bir kazanç da sağlamıştır.
3. Shakespeare’in Türk Edebiyatına Etkisi
Batı edebiyatının en önemli ismi olan Shakespeare, şüphesiz Tanzimat döneminden itibaren Türk edebiyatını da derinden etkilemiştir. İlk çevirileri 19. yüzyılın sonlarında yapılan Shakespeare, özellikle Tiyatro edebiyatımızda bir kilometre taşı olmuştur. Hamlet’in “olmak ya da olmamak”ı Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre”sindeki kahramanların ruh haline kadar uzanır. Eserleri, Cumhuriyet döneminde hem sahnelenmiş hem de yazarlarımıza ilham kaynağı olmuştur. Günümüzde bile birçok Türk tiyatro topluluğu, Shakespeare’in oyunlarını modern Türkiye’nin gerçekleriyle harmanlayarak sahnelemektedir.
Bölüm 5: Birinci Folyo ve Ölümsüz Miras – Bir Dehanın Eserleri Nasıl Kurtarıldı?
Shakespeare’in 1616’daki ölümünden sonra, onun yazdığı oyunların birçoğu, dönemin tiyatro anlayışı gereği, sadece el yazması halinde veya oyuncuların kopyaları olarak varlığını sürdürüyordu. O dönemde oyun metinleri, genellikle bir yazar için değil, tiyatro şirketi için değerliydi. Bu nedenle, Shakespeare’in ölümünden sonra eserlerinin kaybolup gitme riski çok yüksekti. İşte tam bu noktada, Shakespeare’in iki yakın arkadaşı, oyuncu arkadaşları John Heminges ve Henry Condell, edebiyat tarihinin en önemli kurtarma operasyonlarından birine imza attılar.
1623 yılında, yani Shakespeare’in ölümünden 7 yıl sonra, onun 36 oyununu bir araya getiren dev bir eser yayınlandı: “Mr. William Shakespeare’s Comedies, Histories, & Tragedies” . Bu eser, daha sonra kısaca “Birinci Folyo” (First Folio) olarak anılacaktı. İsmini, kitabın “folyo” (folio) boyutunda basılmasından alıyordu; bu, o dönemde yalnızca en önemli eserlere ayrılan büyük ve pahalı bir baskı formatıydı.
Birinci Folyo’nun Önemi Nedir?
Birinci Folyo, Shakespeare’in bugün bildiğimiz eserlerinin neredeyse tamamını içeriyor. Bu derleme olmasaydı, Macbeth, Julius Caesar, Antonius ve Cleopatra, Fırtına ve daha birçok başyapıt, tamamen kaybolup gidecekti. Birinci Folyo’nun önsözünde, Shakespeare’in arkadaşı ve aynı zamanda büyük bir oyun yazarı olan Ben Jonson, onun için şu unutulmaz sözleri yazdı: “He was not of an age, but for all time!” (O, bir çağa değil, tüm zamanlara aittir!).
Heminges ve Condell’in bu çalışması, sadece bir derleme değil, aynı zamanda sahne metinlerinin birçoğunun ilk kez güvenilir ve standart bir baskıya kavuşmasıydı. O dönemde birçok oyun, yetkisiz kişiler tarafından, seyircilerin notlarından veya aktörlerin ezberlerinden derlenen, genellikle hatalı ve eksik korsan baskılarla (bad quartos) yayımlanıyordu. Birinci Folyo, bu korsan baskılara karşı bir duruş niteliği taşıyor ve Shakespeare’in metinlerini olabildiğince orijinal halleriyle korumayı amaçlıyordu.
Shakespeare’in Dünya Edebiyatındaki Yükselişi
Shakespeare, yaşadığı dönemde saygın bir oyun yazarı ve şairdi; ancak bugünkü eşsiz şöhretine ulaşması, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleşti.
- 18. Yüzyıl: David Garrick gibi büyük aktörler, Shakespeare’in oyunlarını yeniden canlandırarak onu popülerleştirdi. Aynı zamanda, edebiyat eleştirmenleri onun dehasını sistematik bir şekilde analiz etmeye başladı.
- 19. Yüzyıl – Romantik Dönem: Romantik şair ve yazarlar (Samuel Taylor Coleridge, John Keats, Goethe gibi), Shakespeare’i bir dâhi olarak kutsadılar. Onun doğa, insan psikolojisi ve yaratıcılık anlayışı, Romantik akımın temel taşlarından biri haline geldi. Özellikle Hamlet‘teki “melankoli” ve “varoluşsal sorgulama” temaları, Romantiklerin çok ilgisini çekti. Bu dönemde İngiltere’de Shakespeare’e duyulan hayranlık o kadar ileri boyutlara ulaştı ki, George Bernard Shaw bu durumu eleştirel bir şekilde “bardolatry” (Shakespeare’e tapma) olarak nitelendirdi.
20. Yüzyıl ve Sonrası: Evrensel Bir Kültür İkonu
- yüzyılda Shakespeare’in eserleri, sinema ve televizyon sayesinde yepyeni bir boyut kazandı. Oyunları defalarca filme uyarlandı, dünyanın dört bir yanındaki tiyatrolarda farklı kültürel ve politik bağlamlarda yeniden yorumlandı. Nazi Almanyası’nda Hamlet, Soğuk Savaş döneminde Macbeth, günümüzde ise Julius Caesar ve Othello gibi oyunlar, sürekli olarak güncel olaylarla ilişkilendirilerek sahneleniyor.
Günümüzde eserleri, bütün büyük dillere çevrildi, diğer bütün oyun yazarlarından daha sık sahnelendi. UNESCO, 1995 yılında Birinci Folyo’yu “Dünya Belleği” (Memory of the World) listesine dahil etti.
Bölüm 6: Shakespeare Gizemi – “Gerçek Yazar O muydu?” (Yazarlık Tartışması)
Bu soru, edebiyat tarihinin en büyük ve en çok tartışılan komplo teorilerinden biridir. Stratford-upon-Avon’lu William Shakespeare’in, bu olağanüstü eserleri yazacak eğitime, birikime ve hayat tecrübesine sahip olmadığını iddia eden bir grup, yıllardır bu tartışmayı canlı tutuyor.
Tartışmanın Temel Argümanları Nelerdir:
Karşıt görüşlerin temelini oluşturan argümanlar şunlardır:
- Eğitim ve Köken: Shakespeare, üniversite eğitimi almamış, orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. Oysa eserlerinde, dönemin yalnızca üniversiteli bir yazarın veya aristokrat bir çevrenin bilebileceği kadar derin bir hukuk, tarih, felsefe, yabancı diller ve saray adabı bilgisi vardır.
- Kayıp Yıllar: Eserleri için gerekli olan bu bilgi ve tecrübeyi edinmiş olabileceği hiçbir somut faaliyetinin (örneğin, Avrupa’ya yaptığı bir seyahatin) kaydı yoktur.
- Vasiyetname: Shakespeare’in oldukça ayrıntılı vasiyetinde, kitaplarından veya yazdığı el yazmalarından hiç bahsetmemesi, onun bir yazar olmadığı konusunda bir kanıt olarak sunulur.
Peki, Yazarın “Gerçek” Olduğu Düşünülen İsimler Kimlerdir?
Yüzyıllar boyunca, onlarca farklı kişi, Shakespeare’in eserlerinin “gerçek” yazarı olarak önerilmiştir. En popüler adaylar şunlardır:
- Francis Bacon: Ünlü filozof, bilim insanı ve yazar.
- Christopher Marlowe: Shakespeare’in çağdaşı olan, aynı zamanda büyük bir oyun yazarı. Bazı teorilere göre, ölmedi ve hayatını gizlice Shakespeare olarak devam ettirdi.
- Edward de Vere, Oxford Kontu: En gözde adaylardan biri. Kendisi bir aristokrat, şair ve tiyatro patronuydu. Yaşadığı dönem (1550-1604) ve eğitimi, eserlerin yazıldığı dönemle örtüşmektedir.
Peki, Tarihçiler ve Akademisyenler Ne Diyor?
Tarihçilerin ve akademisyenlerin ezici çoğunluğu, bu iddiaları kesin bir dille reddediyor. Bu iddiaların her birine yanıtları şöyle:
- Eğitim: Shakespeare’in dönemindeki bir gramer okulu eğitimi (Latince, klasik edebiyat, retorik), oyunlarında görülen bilgi birikimini kazanmak için yeterliydi. Ayrıca, kitaplar ve dönemin yaygın seyahatnameleri aracılığıyla, gitmeden de birçok şeyi öğrenmek mümkündü.
- Belgeler: Shakespeare’in varlığını ve eserleriyle olan bağını kanıtlayan birçok belge var: Hem kendi imzası, hem oyunlarının yayıncıları olan Heminges ve Condell’in tanıklığı, hem de diğer çağdaş yazarların (Ben Jonson gibi) ondan bir yazar olarak bahsetmeleri.
- Vasiyet: Bu eksiklik, o dönemde kitapların genellikle değerli eşyalar olarak kabul edilmemesinden veya kitaplarının başka birine (örneğin, kızı Susanna’ya) sözlü olarak bırakılmış olmasından kaynaklanmış olabilir.
Ayrıca, akademisyenler bu teorilerin temelinde, bir “sınıf ayrımcılığı” (bir taşralının bu kadar büyük eser yazamayacağı) veya “entelektüel elitizm” (bir üniversite mezunu olmadan böyle bir dehanın doğamayacağı) olduğunu iddia ederler.
Sonuç: Her ne kadar bu komplo teorileri, Shakespeare’in gizemli hayatı nedeniyle popülerliğini korusa da, ana akım tarih ve edebiyat dünyası kesin bir görüş birliği içindedir: Eserlerin yazarı, Stratford-upon-Avon’lu William Shakespeare’dir.
Son Söz: Avon’un Ölümsüz Ozanı
William Shakespeare, yaşadığı dönemden 400 yıl sonra, hala dünyanın en çok okunan, en çok sahnelenen, en çok konuşulan yazarıdır. Oyunlarındaki karakterler (Hamlet, Macbeth, Romeo, Juliet, Othello, Falstaff), onun yarattığı kalıplardan çıkarak kültürel simgelere dönüşmüştür. Onun eserlerindeki aşk, ihanet, hırs, kıskançlık, adalet, delilik gibi temalar, yüzyıllar geçmesine rağmen hala aynı canlılığını koruyor.
Shakespeare’in dehası, insan ruhunun en karmaşık hallerini, en yalın ve en etkileyici şiirsel dille anlatabilmiş olmasıdır. O, bir ayna tutmuştur insana. Ve o ayna, bugün hala ışıldamaktadır. Ölümsüzdür. Çünkü Ben Jonson’ın dediği gibi, o bir çağa değil, tüm zamanlara aittir.