Ana Sayfa EdebiyatBir Şehrin İki Yakası

Bir Şehrin İki Yakası

yazar W.Shakespeare
bir-sehrin-iki-yakasi-ask-ve-tutkunun-romani-hikaye-oyku

Bir Şehrin İki Yakası

İstanbul, 2024 yılı, sonbahar. Şehir, Boğaz’ın iki yakasına yayılmış, birbirine köprülerle bağlanmış, ama aslında birbirine hiçbir zaman tam olarak ulaşamamıştı. Anadolu Yakası’nın sakin, çınar ağaçlarıyla dolu, martı sesleriyle uyanan sabahları; Avrupa Yakası’nın ise keşmekeşi, trafiği, kalabalığı ve gece hayatı. İki yaka, iki farklı dünya. Ama aşk, bazen hiç beklemediğin anda, hiç beklemediğin bir yerde karşına çıkar.

Eylül ayının ilk günleriydi. Yaz bitiyor, okullar açılıyor, insanlar tatilin hüznünü yaşarken bir yandan da yeni bir yılın heyecanını taşıyordu. Hava hâlâ sıcaktı ama rüzgâr artık serin esiyordu. İstanbul’un o meşhur nemi azalmış, boğazın suları masmavi, martılar daha bir neşeliydi.

Bir sabah, Üsküdar iskelesinde, elinde bir keman kutusuyla, beyaz bir gömlek, siyah bir pantolon giymiş, saçları rüzgârda dağılmış bir adam duruyordu. Adı Alper’di. Yirmi sekiz yaşında, konservatuvar mezunu, özel bir orkestrada kemancıydı. Sabahın bu saatinde neden iskelede olduğunu sorarsanız, belki de cevabı yoktu. Sadece yürümek istemişti. Rüzgârı hissetmek, martıları dinlemek, şehrin uyanışına tanıklık etmek.

Alper, birkaç yıl önce büyük bir aşk yaşamıştı. Akademi yıllarında, sınıf arkadaşı olan Pınar ile nişanlanmışlardı. Ama Pınar, onu başka bir kemancı için terk etmişti. O günden sonra Alper, bir daha kimseye güvenememiş, bir daha kimseyi kalbine yaklaştıramamıştı. Kemanı, onun tek sırdaşı, tek dostu olmuştu.

Alper, iskelenin kenarına oturdu, kemasını çıkardı. Parmakları tellere dokunduğunda, sanki dünya duruyordu. Bir melodi yükseldi, hüzünlü, derin, içli. Sanki o an, boğazın suları bile sessizleşmişti. Martılar sustu, vapur düdükleri sustu, şehir sustu.

Ve o sırada, karşı iskelede, elinde bir eskiz defteri, sırtında kahverengi bir sırt çantası, saçları örgülü, ela gözlü bir kız duruyordu. Adı Duru’ydu. Yirmi altı yaşında, ressamdı. Üniversitede resim öğretmenliği okuyor, hafta sonları ise portre çizerek ek gelir elde ediyordu.

Duru, müziğe delicesine tutkuluydu. Keman çalamazdı belki ama duyduğu her notada bir renk görür, her melodide bir tablo hayal ederdi. Alper’in çaldığı şarkıyı duyduğunda içinde bir şey kımıldadı. Sanki o notalar, doğrudan kalbinin tellerine dokunuyordu.

Eskiz defterini açtı, kalemini eline aldı ve hızla çizmeye başladı. Karşısında, elinde keman, gözleri kapalı, rüzgârda savrulan bir adam. Onun hüznünü, yalnızlığını, içindeki yangını çizmek istedi.

Çizimi bitirdiğinde, güneş artra iyice yükselmişti. Adam, kemanını kutusuna koydu, kalktı, arkasına bile bakmadan yürüdü. Duru, çizimi kaptığı gibi peşinden koştu. “Affedersiniz!” diye bağırdı. “Affedersiniz, bu sizi çizdim.”

Alper döndü. Yüzünde bir şaşkınlık ifadesi vardı. Duru, defteri uzattı. Alper, çizime baktı. Kendini görüyordu. Gözleri kapalı, kemanı elinde, rüzgârda savrulur gibi. “Çok güzel” dedi, sessizce. “Ama bu kadar hüzünlü müyüm?”

Duru, “Bilmiyorum” dedi. “Kemanınız öyle söylüyordu.”

İşte o an, bir keman, bir eskiz defteri, iki yalnız kalp birbirini buldu.

Kafede İlk Buluşma

Alper, bir hafta sonra aynı iskeleye geldi. Belki de Duru’yu görmek için. Belki de sadece keman çalmak için. Ama o gün Duru oradaydı. Yine esksiz defteri elinde, yine aynı yerde oturuyordu. Alper, ona doğru yürüdü. “Merhaba” dedi. “Çalayım mı yine, yoksa çizmek ister misin?”

Duru gülümsedi. “Çalın” dedi. “Ben çiziyorum.”

Alper, kemanını çıkardı, en sevdiği parçayı çalmaya başladı. Bu kez daha neşeli, daha umutlu, daha canlı bir melodiydi. Duru, onu çizerken içinde bir şeylerin değiştiğini hissetti. Adamın yüzündeki hüzün gitmiş, yerini bir sıcaklık, bir rahatlık almıştı.

Çizim bitti. Alper, kemanını kutusuna koydu. Deftere baktı. “Yine mükemmel” dedi. “Adın ne?”

“Duru.”

“Ben Alper.”

Duru, “Alper” dedi. “Keman çalmasan da, seni çizebilir miyim?”

Alper, “Çalmasam da?” diye sordu.

Duru, “Sadece seni” dedi. “Yüzünü, ellerini, gözlerini. Onlar da bir melodi gibi.”

Alper sustu. Uzun zamandır bir kadın ona böyle bakmamıştı. Sanki ruhunu görmek istiyordu. “Olur” dedi. “Ama ben de çalacağım. Sen çizerken, ben sana çalacağım.”

Duru, “Sen bana çal, ben resmini yapayım” dedi.

O gün, saatlerce oturdular iskelede. Alper, bildiği tüm şarkıları çaldı. Duru, onun resmini çizdi. Ama sadece resmini değil, ruhunu da.

İlk Randevu

Bir hafta sonra, Alper, Duru’yu bir kafeye davet etti. Kadıköy’de, Moda sahilinde, küçük, şirin, duvarları tablolarla kaplı bir kafe. Duru heyecanlıydı. Hayatında ilk kez bir erkek onu bir kafeye davet ediyordu. Daha önce hiç sevgilisi olmamıştı, hep çizimlerine, resimlerine âşık olmuştu.

Alper de heyecanlıydı. Belki de Pınar’dan sonra ilk kez bir kadınla yalnız başına olacaktı.

Kafede oturdular, kahve söylediler. Alper, şekerli içiyordu; Duru, şekersiz. “Farklıyız” dedi Duru. Alper, “Ama güzel” dedi. “Zıt kutuplar birbirini çeker.”

Duru, “Kemanı nerede öğrendin?” diye sordu.

Alper, “Konservatuvarda” dedi. “Küçük yaştan beri çalıyorum. Babam da kemancıydı. O öğretti bana.”

Duru, “Peki şimdi nerede çalışıyorsun?” diye sordu.

Alper, “Özel bir orkestrada” dedi. “Ama mutlu değilim. Hep aynı parçalar, hep aynı notalar. Biraz sıkıcı.”

Duru, “Ne çalmak istiyorsun?” diye sordu.

Alper, “Kendi bestelerimi” dedi. “Kendi müziğimi. İnsanların ruhuna dokunacak, onları düşündürecek, hissettirecek şeyler.”

Duru, “Kafeden çıkar mısın?” dedi. “Sana bir yer göstereceğim.”

Kafeden çıktılar, Moda sahilinde yürüdüler. Duru, onu bir ressamlık malzemeleri satan dükkâna götürdü. Dükkânın sahibi yaşlı bir adamdı. Duru, “Burada her şey var” dedi. “Fırçalar, boyalar, tuvaller. İstediğin her şey.”

Alper, ne diyeceğini bilemedi. “Ben ressam değilim” dedi.

Duru, “Biliyorum” dedi. “Ama belki bir gün bir resim yaparsın. Ben de ona bir şarkı bestelerim.”

Alper gülümsedi. Duru’nun hayal gücü, umudu, neşesi ona iyi geliyordu.

Geçmişin Gölgesi

Her şey çok güzel başlamıştı. Haftada bir buluşuyorlar, sahilde yürüyorlar, kahve içiyorlar, sohbet ediyorlardı. Ama Alper, bir türlü Duru’ya tam olarak açılamıyordu. Pınar’ın acısı hâlâ içindeydi. Onu terk eden kadının sözleri kulağında çınlıyordu: “Yetersizsin, başarısızsın, sevilmeyi hak etmiyorsun.”

Alper, bir akşam Duru’ya her şeyi anlatmaya karar verdi. Kadıköy’de bir meyhanede oturmuş, rakı içiyorlardı. Alper, derin bir nefes aldı, “Duru” dedi, “sana bir şey söylemeliyim.”

Duru, “Söyle” dedi.

Alper, “Ben daha önce nişanlıydım” dedi. “Bir kemancıyla. Adı Pınar’dı. Beni başka biri için terk etti. O günden beri kimseyi sevemedim, kimseye güvenemedim.”

Duru sustu. Uzun süre konuşmadı. Sonra, “Peki şimdi?” diye sordu. “Şimdi güvenebiliyor musun?”

Alper, “Sana” dedi. “Sana güveniyorum.”

Duru, “Neden?” diye sordu.

Alper, “Çünkü sen onun gibi değilsin” dedi. “Sen resim yapıyorsun, ben müzik. Sen kaybolmuş bir ruhun haritasını çiziyorsun, ben de ona bir melodi yazıyorum. Bence ikimiz de birbirimizi tamamlıyoruz.”

Duru, “Tamamlıyor muyuz?” diye sordu.

Alper, “Emin değilim” dedi. “Ama keşfetmek istiyorum.”

O gece, meyhaneden çıktılar, sahilde yürüdüler. Ay ışığı boğazın sularında parlıyor, martılar uyuyor, rüzgâr usulca esiyordu. Alper, Duru’nun elini tuttu. İlk kez bir erkeğin elini tutuyordu. Kalbi hızlı hızlı atıyordu, nefesi kesiliyordu.

Alper, “Duru” dedi. “Senden bir şey rica edeceğim.”

Duru, “Nedir?” diye sordu.

Alper, “Beni çizmene izin ver” dedi. “Sadece yüzümü değil, ruhumu da. Çünkü ben senin gözlerinde başka birine dönüşüyorum. Daha iyi birine.”

Duru, “Sen zaten iyisin” dedi. “Kötü olan, seni terk edenler.”

Alper, “Belki” dedi. “Ama ben yine de senin çizmeni istiyorum.”

Duru, o gece Alper’in resmini çizdi. Ama bu kez kağıda değil, kalbine.

Avrupa Yakası

Duru, Alper’in resmini yaptıktan sonra uzun süre ona bakmıştı. Gözlerindeki o derin hüzün, dudaklarının kenarındaki o tedirgin tebessüm, ellerinin keman tellerinde dans ediyormuş gibi duruşu. Onu öyle bir çizmişti ki, sanki kağıttan fırlayacak, konuşacak, “Duru, neden beni böyle görüyorsun?” diye soracaktı.

Ama soramadı. Çünkü o gece Alper, Duru’ya bir sır daha verdi. “Ben aslında İstanbul’da doğmadım” dedi. “Edirne’liyim. Küçük bir kasabada büyüdüm. Babam orada keman yapardı. Atölyesi vardı, tahta kokan, talaş kokan bir atölye. Ben de ona yardım ederdim, küçücük parmaklarımla telleri dizerdim.”

Duru, “Peki şimdi ne yapıyor baban?” diye sordu.

Alper sustu. Gözleri doldu. “Öldü” dedi. “Beş yıl önce. Kanserden. Onun ölümünden sonra ben İstanbul’a taşındım. Orkestraya girdim. Ama hiç mutlu olamadım.”

Duru, “Neden okula dönmüyorsun?” diye sordu. “Atölyeyi yeniden açıp keman yapmaya?”

Alper, “Belki” dedi. “Ama şimdilik yetmiyor, ne zamanım var ne de param.”

Duru sustu. Ona yardım etmek istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. tek bildiği resim yapmaktı. Belki de bir gün bir sergi açar, tablolarını satar, parayı Alper’e verirdi. Hayalini kurdu, gülümsedi.

Alper, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Duru, “Hiç” dedi. “Sadece sana yardım etmenin bir yolunu arıyorum.”

Alper, “Yardım etmek zorunda değilsin” dedi. “Yeter ki yanımda ol.”

Duru, “Yanındayım” dedi. “Hep.”

O gece, ayrıldılar. Alper, Kadıköy’deki evine gitti, Duru ise Beşiktaş’taki apartman dairesine. İkisi de uyuyamadı. Alper, kemanını çıkardı, yeni bir beste yapmaya başladı. Notalar kağıda dökülürken aklında hep Duru vardı. Onun gözleri, saçları, gülüşü. Duru ise fırçalarını aldı, yeni bir tabloya başladı. Alper’in portresini yapıyordu aslında ama bu kez onu mutlu, umutlu, gülümseyen biri olarak çiziyordu.

İkinci Randevu

Bir hafta sonra Alper, Duru’yu bu kez Avrupa Yakası’nda bir konsere davet etti. Orkestrasının çaldığı bir konserdi bu. Duru heyecanlıydı, ilk kez bir konsere gidecek, ilk kez Alper’i sahnede izleyecekti.

Salon doluydu. Işıklar loş, koltuklar kadife, insanlar fısıldaşıyordu. Duru, en ön sıraya oturmuş, heyecanla bekliyordu. Orkestra şefi çıktı, alkışlar yükseldi. Sonra kemancılar geldi. Alper, sahnenin sol tarafında, kemanı elinde, gözleri kapalıydı. Duru’nun kalbi durdu.

Orkestra çalmaya başladı. İlk parça Beethoven’dı, sonra Mozart, sonra Bach. Ama Alper, hepsinde farklıydı. Onun kemanı, diğerlerinden ayrı, daha duygulu, daha içli, daha hüzünlü çalıyordu. Duru, gözlerini kapadı, sadece dinledi. Notalar havada uçuşuyor, duvarlardan yansıyor, kalbine işliyordu.

Konser bitti, alkışlar yükseldi. Duru, sahnenin arkasına geçti, Alper’i bekledi. Alper çıktığında, terlemiş, yorulmuş, ama mutluydu. “Beğendin mi?” diye sordu.

Duru, “Çok” dedi. “Ama seni sahnede görünce çok yalnızdın.”

Alper, “Yalnız değildim” dedi. “Seni düşünüyordum.”

Konserden çıktılar, gece yürüdüler. Beyoğlu’nun arka sokaklarında, balıkçıların tezgâhlarında, ciğercilerin dumanında kayboldular. Alper, Duru’ya bir kolye aldı, küçük bir keman figürü. “Hep yanında olsun” dedi. “Ben yanında olamasam da.”

Duru, kolyeyi boynuna taktı. “Sen hep yanımdasın” dedi. “Kemanınla, notalarınla, müziğinle.”

Ayrılık Rüzgarı

Alper’in orkestrası, Avrupa turnesine çıkacaktı. İki ay boyunca yurt dışında olacaktı. Viyana, Prag, Budapeşte, Berlin. Duru bu haberi duyunca yıkıldı. Daha yeni tanışmışlardı, daha yeni birbirlerini keşfetmeye başlamışlardı ve şimdi ayrılacaklardı.

Alper, “Dönünce görüşürüz” dedi. “Söz veriyorum.”

Duru, “Ya dönmezsen?” diye sordu.

Alper, “Döneceğim” dedi. “Sana döneceğim.”

O gece, son kez buluştular. Moda sahilinde yürüdüler, kahve içtiler, sustular. Ne söyleyeceklerini bilemiyorlardı. Çünkü her kelime, ayrılığın acısını daha da artıracaktı.

Alper, “Duru” dedi. “Senden bir şey rica edeceğim.”

Duru, “Nedir?”

Alper, “Bekle beni” dedi. “Sadece iki ay.”

Duru, “Bekleyeceğim” dedi. “Ama bir şartla.”

Alper, “Ne?”

Duru, “Her gün bana bir mektup yaz” dedi. “Veya bir e-posta. Ne yaptığını, nerede olduğunu, ne hissettiğini anlat.”

Alper, “Söz” dedi.

Ertesi sabah, Alper, Atatürk Havalimanı’ndan uçtu. Duru, onu yolcu etti. Gözleri dolu, kalbi buruk. Alper, güvenlik kapısından geçerken bir kez daha döndü, el salladı. Duru da el salladı, ağladı.

Ve sonra Alper gitti.

Mektuplar

Alper, söz verdiği gibi her gün Duru’ya bir e-posta yazdı. Viyana’dan: “Opera binası muhteşem, ama sen yoksun.” Prag’dan: “Charles Köprüsü’nde bir kemancı gördüm, aklıma hemen sen geldin.” Budapeşte’den: “Tuna Nehri kıyısında yürüdüm, martılara adını fısıldadım.”

Duru her mektubu okudu, ağladı, sonra bir resim yaptı. Viyana’da Alper’in hayalini çizdi, Prag’da onunla birlikte yürüdü, Budapeşte’de martılara sarıldı. Bir sergi açmaya karar verdi. Tüm resimleri Alper’e ithaf edecekti.

Serginin açılışına bir hafta kala, Alper’den bir e-posta geldi: “Duru, turnemiz uzadı. Bir ay daha geçeceğim. Özür dilerim.”

Duru, yıkıldı. Ama pes etmedi. Sergiyi açtı, tüm resimleri sattı. Kazandığı parayı bankaya yatırdı. “Alper dönünce atölyesini açar” diye düşündü.

Dönüş

Alper, üç ay sonra İstanbul’a döndü. Havaalanında Duru’yu göremeyince meraklandı. Aradı, açan olmadı. Mesaj attı, cevap gelmedi. Evine gitti, kapıyı çaldı, açan olmadı. Komşusuna sordu. “Duru taşındı” dedi komşusu. “Bir ay önce.”

Alper yıkıldı. Nerede olduğunu bilmiyordu, nasıl bulacağını da. Ama pes etmedi. Kadıköy’deki tüm kafeleri gezdi, Moda sahilini arşınladı, ressamlık malzemeleri satan dükkânlara sordu. Ama kimse Duru’yu görmemişti.

Bir gün, bir kitapçıda otururken, dükkânın sahibi yanına geldi. “Duru’yu mu arıyorsun?” dedi. Alper şaşırdı. “Nereden biliyorsun?”

Dükkân sahibi, “Çünkü sana bir şey bıraktı” dedi. Çekmeceden bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde “Alper” yazıyordu.

Alper, mektubu açtı, okumaya başladı.

“Alper, bu mektubu okuduğunda, ben artık İstanbul’da olmayacağım. Bir sanat okulundan burs kazandım, İtalya’ya gidiyorum. Floransa’da resim eğitimi alacağım. Seni çok özleyeceğim. Ama bil ki, senin için her gün bir resim yapacağım. Ve bir gün, bir sergi açacağım. Tüm resimler senin olacak. Bekle beni. Söz veriyorum, döneceğim.”

Alper, mektubu okudu, ağladı. Sonra kalktı, eve gitti, kemanını aldı. Yeni bir beste yapmaya başladı. Şarkının adı “Dönüş”tü.

Floransa’dan Mektuplar

Duru, Floransa’ya yerleşti. Şehir, ressamlar için bir cennetti. Her sokak bir tablo, her bina bir başyapıt, her köşe ayrı bir güzellikti. Sanat okulunda eğitmenler yetenekli, öğrenciler hırslı, atölyeler ise ilham doluydu. Duru, ilk günlerde yalnızlık çekti. Alper’den ayrı kalmanın acısı içini yakıyordu. Ama pes etmedi. Her gün onun için bir resim yaptı. Bazen bir gül, bazen bir keman, bazen de sadece bir notaydı resimlerin konusu.

Alper ise İstanbul’da, onu bekliyordu. Her gün posta kutusunu kontrol ediyor, Duru’dan bir mektup gelmiş mi diye merakla bakıyordu. Mektuplar geliyordu. Duru, ona Floransa’yı anlatıyor, okulundan bahsediyor, öğretmenlerini, arkadaşlarını, sanat galerilerini. Katedralleri, köprüleri, nehirleri. Ama en çok da onu özlediğini yazıyordu. “Alper” diyordu bir mektubunda, “Seni her gün biraz daha özlüyorum. Bazen keman çalmanı, bazen gülüşünü, bazen de bana baktığın o hüzünlü gözlerini. Keşke yanımda olsaydın. Keşke elimi tutsaydın. Keşke bana ‘Merak etme, döneceğim’ deseydin.”

Alper, mektubu okudu, ağladı. Sonra bir mektup yazdı. “Duru, merak etme, döneceksin. Biliyorum. Ben de seni bekliyorum. Her gün kemanımı çalıyorum, yeni besteler yapıyorum. Bir gün senin için bir konser vereceğim. Bütün şarkıları sana ithaf edeceğim. Söz veriyorum.”

Mektubu gönderdi. Ama Duru’nun adresi yoktu. Posta kutusuna attı, umutla bekledi.

Bekleyiş

Aylar geçti. Duru, Floransa’da eğitimini tamamladı. Artık resimleri, galerilerde sergilenmeye başlamıştı. İlk sergisini açtığında, tüm resimler Alper’e ithaftı. Kemanlar, notalar, hüzünlü gözler. Ama Alper orada değildi.

Serginin açılışında, bir adam Duru’nun yanına geldi. Adı Marco’ydu. İtalyan, zengin, yakışıklı, sanat simsarıydı. “Resimleriniz muhteşem” dedi. “Sizinle çalışmak istiyorum.”

Duru, “Ben sadece resim yapıyorum” dedi. “Tüccarı değilim.”

Marco, “Ama ben sanatınızı dünyaya tanıtmak istiyorum” dedi. “Size sergiler açarım, koleksiyonerlerle tanıştırırım. Teklifimi kabul edin.”

Duru, düşündü. Belki de Alper’e daha hızlı dönmek için paraya ihtiyacı vardı. Kabul etti.

Marco ile çalışmaya başladı. Kısa sürede resimleri büyük ilgi gördü. Duru, artık tanınan bir ressam olmuştu. Ama içinde hep bir boşluk vardı. Alper’sizlik.

Marco, ona yardım etmek için elinden geleni yapıyordu. Ama Duru, onun ilgisini fark etmiyordu. Çünkü kalbi, çok uzaklarda, İstanbul’da bir kemancıda kalmıştı.

Alper’in Besteleri

Alper, Duru’nun yokluğunda kendini tamamen müziğe verdi. Geceleri uyumuyor, sabahlara kadar beste yapıyordu. Orkestradan ayrıldı, evinde küçük bir stüdyo kurdu. Artık kendi bestelerini kaydediyor, internet üzerinden yayınlıyordu. Kısa sürede büyük bir hayran kitlesi edindi. Şarkıları, birçok platformda listelere girdi.

Ama onun tek hayranı Duru’ydu. Ve Duru, onu duymuyordu.

Bir gün, Alper’in bir bestesi, Floransa’daki bir radyoda çaldı. Duru, tesadüfen duydu. Kalbi durdu. O notalar, o melodi, o hüzün. Alper’di. Koşarak eve gitti, internetten şarkıyı buldu, dinledi. Gözyaşları içinde, “Alper, ben buradayım” diye fısıldadı.

Hemen bir mektup yazdı. “Alper, şarkını duydum. Harikasın. Beni bul. Floransa’dayım. Gel, lütfen.”

Mektubu gönderdi. Adresi vardı artık. Alper’in evinin adresini biliyordu.

Kavuşma

Alper, mektubu aldığında elleri titredi. Hemen bir uçak bileti aldı, Floransa’ya uçtu. Havaalanında Duru’yu bekliyordu. Kalbi hızlı atıyor, nefesi daralıyordu.

Duru gelmişti. Uzaktan gördü onu. Saçları uzamış, yüzü solgun, gözleri çukurlaşmıştı. Ama yine de güzeldi. Yine de aynıydı.

Koştu. Sarıldılar. Uzun süre konuşamadılar. Ağladılar. Sonra Alper, “Neden gittin?” diye sordu.

Duru, “Burs kazandım” dedi. “Hayalimdi. Seni de yanımda istedim, ama gelemezdin biliyorum.”

Alper, “Gelemezdim” dedi. “Ama bekledim. Hep bekledim.”

Duru, “Bekledin mi?” diye sordu.

Alper, “Bekledim” dedi. “Hep.”

O gece, Floransa’nın tarihi sokaklarında yürüdüler. Katedrali gezdiler, köprüyü seyrettiler, nehrin kenarında oturdular. Alper, cebinden bir keman çıkardı. Küçük, minyatür bir kemandı. “Sana bir şey çalmak istiyorum” dedi.

Duru, “Çal” dedi.

Alper, yeni bestesini çaldı. Adı “Dönüş”tü. Duru, dinlerken ağladı. “Güzel” dedi. “Çok güzel.”

Alper, “Senin için” dedi. “Sadece senin için.”

Yeni Başlangıç

Duru, Floransa’daki işlerini bitirdi. Marco’ya veda etti, onunla yollarını ayırdı. Marco üzüldü, ama anlayışlıydı. “Aşk, sanattan önemlidir” dedi. “Onu kaybetme.”

Duru, Alper’le birlikte İstanbul’a döndü. Artık birlikteydiler. Alper, atölyesini açtı, keman yapmaya başladı. Duru ise resim yapmaya devam etti. Birlikte sergiler açtılar, konserler verdiler. Hatta bir gün, Moda sahilindeki kafede, bir sergi ve bir konseri birleştirdiler. Duru’nun resimleri duvarları süsledi, Alper’in kemanı ise havayı doldurdu.

İnsanlar akın etti. Herkes bu aşka hayran kaldı. “Ne güzel bir çiftsiniz” dediler. “Birbiriniz için yaratılmışsınız.”

Alper, Duru’nun elini tuttu. “Öyleyiz” dedi. “Birbirimiz için yaratıldık.”

Duru, “Evet” dedi. “Ve artık asla ayrılmayacağız.”

Sonsöz

Yıllar geçti. Alper ve Duru evlendiler. Çocukları oldu, adını nota koydular. Nota, hem bir müzik terimiydi hem de bir resim fırçası. Anne ve babasının mesleklerini birleştiren bir isim.

Her yıl, buluştukları günün yıldönümünde, aynı iskeleye giderler, Alper kemanını çalar, Duru onun resmini çizerdi. Ve her seferinde birbirlerine aynı şeyi söylerlerdi: “İyi ki o sabah oradaydın. İyi ki kemanını çaldın. İyi ki resmimi yaptın. İyi ki varsın.”

Çünkü aşk, bazen bir keman, bazen bir eskiz defteri, bazen de sadece bir bakıştı. Ve onlar, birbirlerine her bakışlarında yeniden âşık oluyorlardı.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak