Ana Sayfa EdebiyatTaşlara Yazılan Yabancı

Taşlara Yazılan Yabancı

yazar W.Shakespeare

Taşlara Yazılan Yabancı

1. Bölüm – Kutsal Su, Yabancı Ayak

Şanlıurfa, 2018. Yaz, kavurucu sıcaklığını taş duvarlara vuruyor, dar sokaklarda yankılanan ezan sesiyle birlikte insanlar gölgelere sığınıyordu. Balıklıgöl’ün suları, yüzyıllardır olduğu gibi yine berraktı, yine kutsaldı. Balıklar kıpırdamadan duruyor, sanki geçmişin sırlarını dinliyorlardı.

Gölün kıyısında, bembeyaz bir elbiseyle, ayakları suya değecek kadar yakın oturan bir kadın vardı. Adı Emma Watson değildi elbette, ama onu andıran bir güzelliği vardı. Sarı saçları omuzlarına dökülüyor, mavi gözleri doğunun sıcağında bile buzu andırıyordu. Londra’dan gelmişti. Bir seyahat yazarıydı. Doğunun gizemli şehirlerini, peygamberlerin izini sürüyordu. Şanlıurfa, onun rotasındaki en önemli duraktı.

Emma, Balıklıgöl’ün suyuna dokundu. Parmakları serinledi. “Burası gerçekten kutsal mı?” diye fısıldadı kendi kendine. Arkasından bir ses duydu: “Balıklara zarar vermezsen, evet.”

Sesin sahibi bir adamdı. Esmer, kara gözlü, sakalları hafif uzamış, gömleğinin kolları dirseğine kadar sıvanmıştı. Eliyle balıkları işaret ediyor, “Onlar bizim emanetimiz” diyordu. “Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yerin sularıdır burası. Balıklar kutsaldır, incitilmez.”

Adamın adı Cemil’di. Otuz üç yaşında, Urfalı bir rehberdi. Üniversitede tarih okumuş, ardından memleketine dönüp turistlere şehrini anlatmaya başlamıştı. Emma, onu ilk gördüğünde bir şey hissetti. Nedir bu his? Belki merak, belki hayranlık, belki de başlamamış bir aşkın ilk kıvılcımı.

“Benim adım Emma” dedi. “Seyahat yazarıyım. Siz bana rehberlik eder misiniz?” Cemil gülümsedi. “Ben de Cemil. Şehrin sırlarını bilirim. Ama sırların bedeli vardır.” Emma “Nedir?” diye sordu. Cemil, “Doğuya âşık olmak” dedi. “Çoğu yabancı beceremez.”

Emma, “Ben beceririm” dedi. Ve o an, ikisi de bilmiyordu, bu sözün bir kehanet olduğunu.

2. Bölüm – Taş Sokaklarda Tutku

Ertesi gün, Cemil, Emma’yı şehrin daracık sokaklarında gezdiriyordu. Hz. Eyüp’ün makamına gittiler, Halil-ür Rahman Dağı’na tırmandılar, eski Urfa evlerinin taş kapılarını araladılar. Emma her şeyi not alıyor, her detaya hayran kalıyordu. Ama en çok Cemil’in anlattığı efsanelere hayrandı. Onun sesi, masalları anlatırken derinleşiyor, gözleri parlıyor, elleri havada şekiller çiziyordu.

Bir ara, dar bir sokakta kalabalığa takıldılar. Cemil, Emma’nın elini tuttu. “Sıkı tutun” dedi. “Kaybolmayın.” Emma’nın kalbi, o an daha hızlı atmaya başladı. İlk kez bir erkek onu bu kadar doğal, bu kadar koruyucu bir şekilde tutuyordu.

Akşam olduğunda, güneş kızıl bir top gibi ufkun ardına saklanırken, Cemil, Emma’yı Harran’a götürdü. Kümbet evlerin önünde durdular. “Buralar Hz. İbrahim’in memleketi” dedi Cemil. “Ateşe atılmadan önce burada yaşamış.”

Emma, “Ateşe atılmak nasıl bir şey?” diye sordu. Cemil, “Aşka benzer” dedi. “Yakıyor, kül ediyor, sonra yeniden diriltiyor.” Emma, “Hiç yaşadın mı?” diye sordu. Cemil, “Henüz değil” dedi. “Ama belki yaşarım.”

O gece, Harran ovasının yıldızları altında ilk kez birbirlerine sarıldılar. Dudakları buluştuğunda, rüzgar sanki tüm Mezopotamya’ya fısıldadı: Aşk geldi.

3. Bölüm – İki Dünya, Bir Ateş

Emma’nın üç haftalık gezisi, bir aya uzadı. Sonra iki. Cemil’in rehberlik ücretini almak şöyle dursun, ona şehri gezdirmek için kendi cebinden harcıyordu. Ama umurunda değildi. Çünkü Emma, onun için sıradan bir turist değildi. Başka bir dünyanın habercisiydi.

Emma da aynı şekilde hissediyordu. Londra’da onu bekleyen bir nişanlısı vardı. Zengin, soylu, kariyer sahibi bir adam. Ama Cemil’in yanındayken tüm bunlar anlamsızlaşıyordu. Onun yanında ne geçmişi ne de geleceği önemliydi. Sadece an vardı.

Bir gece, Balıklıgöl’ün kıyısında oturuyorlardı. Emma, “Cemil, ben evlenmek üzereyim” dedi. Cemil sustu. Uzun süre konuşmadı. Sonra, “Mutlu musun?” diye sordu. Emma, “Bilmiyorum” dedi. Cemil, “Madem bilmiyorsun, neden evleniyorsun?”

Emma cevap veremedi. Ama içinden bir ses, “Onun için vazgeç her şeyden” diyordu. Peki ya korkular? Ya ailesi? Ya toplum? Ya iki farklı dünya? Tüm bu sorular, bir aşkın önünde sıra olmuş bekliyordu.

4. Bölüm – Ayrılık Rüzgarı

Emma’nın vizesi bitiyordu. Dönmek zorundaydı. Son gece, Cemil onu eski Urfa evlerinden birine götürdü. Taş bir odada, tek mum yanıyordu. Cemil, bir saz çaldı, türkü söyledi. Sözleri Emma anlamasa da hüznü anlıyordu.

“Gitme” dedi Cemil, sessizce. Emma, “Mecburum” dedi. “Ama geri döneceğim.” Cemil, “Döner misin?” diye sordu. Emma, “Dönerim” dedi. “Söz veriyorum.”

O gece birbirlerine sarıldılar. Sabaha kadar konuştular. Aşktan, umuttan, korkudan. Güneş doğduğunda, Emma’nın uçağı vardı. Cemil, onu havalimanına kadar geçirdi. El salladılar, gözyaşlarını sakladılar. Ardından Emma gitti.

5. Bölüm – Taşlar Susunca

Aylar geçti. Emma, Londra’da nişanını attı. Ailesi deliye döndü, nişanlısı tehditler savurdu. Ama Emma dinlemedi. Bir bavul topladı, cebine Şanlıurfa’nın taşlı yollarını koydu ve geri döndü.

Cemil, havalimanında onu bekliyordu. Gözleri kızarmış, saçları uzamıştı. Emma, “Geç mi kaldım?” diye sordu. Cemil, “Tam zamanında” dedi. Ve sarıldılar. Taşlar sustu, rüzgar dindi, yıldızlar bile kıskandı.

Bir yıl sonra, Balıklıgöl’ün kıyısında bir düğün oldu. Gelin beyaz entarili, damat takım elbiseliydi. Balıklar suda dans ediyor, davullar çalıyor, Urfa’nın tüm sokakları şenlikti.

Emma’nın annesi, “Kızım bir Türk’e vardı” diye ağlıyordu. Ama mutluluktan. Cemil’in babası, “Gelinimiz hayırlı uğurlu olsun” diyordu. Düğünde herkes barıştı, herkes sevdi.

Sonsöz – Sonsuzluk Kıyısında

Emma ve Cemil, Şanlıurfa’ya yerleşti. Emma, doğu üzerine kitaplar yazdı. Cemil, turistlere rehberlik yapmaya devam etti. Her akşam Balıklıgöl’ün kıyısında buluştular. Eline bir tas su alıp, üzerine türkü mırıldandı.

Bir gün Emma, Cemil’e sordu: “Bana ilk gördüğünde ne düşünmüştün?” Cemil gülümsedi. “Gözlerinin rengini, Urfa’nın gökyüzünde hiç görmediğimi fark ettim.” Emma, “Peki ya şimdi?” diye sordu. Cemil, “Şimdi her sabah o rengi görüyorum” dedi. “Yağmurda, güneşte, rüzgarda. Her yerde sen varsın.”

Balıklıgöl’ün suları hâlâ aynı, balıklar hâlâ kutsal. Ama bir deyim var ki, Urfa’da dilden dile dolaşır: “Yabancı gelir, aşk kalır.”

Emma geldi. Aşk kaldı. Taşlara kazındı. Ve kimse unutmadı.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak