Ana Sayfa EdebiyatPeri Bacalarında Fısıltı

Peri Bacalarında Fısıltı

yazar W.Shakespeare

Peri Bacalarında Fısıltı

Ateşin ve Taşın Kucağında

Kapadokya, 1922. Kurtuluş Savaşı’nın ateşi Anadolu’yu kavuruyor, dağlarda vatan savunması yapılırken, bu peri masalı vadilerinde bambaşka bir savaş veriliyordu. Aşkın, tutkunun ve yasak arzuların savaşı.

Göreme’nin taş evlerinden birinde, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir kadın uyandı. Adı Aslı’ydı. Yirmi altı yaşında, İstanbul’dan sürgün edilmiş bir paşanın kızı. Saçları kestane, gözleri bal rengi, elli parmaklarında mürekkep lekeleri vardı. Geceleri şiir yazıyor, gündüzleri ise vadilerde yürüyor, kayalara ismini kazıyordu. Ne arıyordu? Kim bilir. Belki kaybettiği bir sevgiyi, belki de hiç bulamadığını.

Vadi boyunca yükselen balonlar, her sabah aynı manzarayı sunuyordu: Renk renk, devasa, sessiz. Sanki gökyüzüne fısıldıyorlardı. İnsanlar onları izliyor, hayaller kuruyor, kimileri de aşkını ilan ediyordu.

Aslı, bir sabah balon sepetinde bir adam gördü. Adamın adı Sinan’dı. Otuz yaşında, İzmirli bir toprak ağasının oğlu. Savaşta bir kolunu kaybetmiş, sağ kolu yoktu. Ama sol eliyle keman çalıyor, kemanıyla tüm vadiyi ağlatıyordu. Aslı, onu balonun içinde duydu. Ses taşlara vurup ona geliyordu. O notalar, Aslı’nın yıllardır susturduğu duygularını kanatlandırıyordu.

Balon indiğinde, adam sepetten çıktı. Aslı karşısında durdu. “Kemanını nerede öğrendin?” diye sordu. Sinan, “Yoklukta” dedi. “Her şeyimi kaybettiğim bir yerde.” Aslı, “Peki, bir şey buldun mu?” diye sordu. Sinan gülümsedi. “Sana çalarken buldum.”

O an rüzgar kesti, kuşlar sustu, taşlar bile nefesini tuttu. Aşk, Kapadokya’nın asırlık sessizliğini deldi.

Balonun Gölgesinde

Sinan ve Aslı, haftalarca birlikte vakit geçirdiler. Vadilerde yürüdüler, yer altı şehirlerinde kayboldular, kiliselerin loş ışığında birbirlerine şiirler okudular. Sinan, Aslı’ya sol eliyle kavrulmuş kumdan bir kalp yaptı. İçine “Sonsuz” yazdı. Aslı, “Sonsuzluk yok” dedi. Sinan, “Varsa eğer, seninle başlar” dedi.

Bir gece, Göreme açık hava müzesinin avlusunda buluştular. Ay ışığı taşların üzerinde ipek gibi parlıyordu. Sinan, kemanıyla en hüzünlü şarkısını çaldı. Aslı, “Buna ne ad verdin?” diye sordu. Sinan, “Kavuşamayanlar” dedi. Aslı, “Neden kavuşamıyorlar?” diye sordu. Sinan, “Çünkü bazen aşk için savaşmak gerekir. Ama herkes savaşmayı göze alamaz.”

Aslı, elini Sinan’ın yüzüne götürdü. Parmakları yanaklarını okşadı. İlk kez dokunuyorlardı. Ve o dokunuş, bin yıllık taşları sarsacak kadar güçlüydü.

Düşman Aileler, Düşman Kalpler

Aslı’nın ailesi, Sinan’ın İzmirli olduğunu duyunca deliye döndü. Çünkü İzmir, işgal altındaydı. Ve Sinan’ın babası, işgalcilerle işbirliği yapmakla suçlanıyordu. Aslı’nın babası, “Ya ondan vazgeçersin ya da bu evin kapısı sana kapanır” dedi.

Aslı, babasının gözlerinin içine baktı. “Siz vatan için savaştınız” dedi. “Ben aşkım için savaşacağım. Hangisi daha onurlu?” Babası cevap vermedi. Sadece sustu ve o gece Aslı’yı evden kovdu.

Aslı, Sinan’ın yanına gitti. Taş oyma bir eve sığındılar. Duvarlar soğuk, yatak taş, geceler sessizdi. Ama ateşleri hiç sönmüyordu.

İhanet mi, Fedakarlık mı?

Bir sabah, Sinan’ın eski nişanlısı geldi Kapadokya’ya. Adı Eleni’ydi. Rum bir kız. Sinan’ı geri istiyordu. Aslı, Sinan’a sordu: “Onu seviyor musun?” Sinan, “Sevmiyorum” dedi. “Ama bir zamanlar öyleydi.” Aslı, “Ya şimdi?” diye sordu. Sinan, “Şimdi tek sevdiğim varsın. O da sensin.”

Eleni gitmedi. Aylarca kaldı. Sinan’la Aslı’nın arasını açmaya çalıştı. Yalan söyledi, dedikodu yaptı, iftiralar attı. Ama bir gün Aslı, Eleni’yi Sinan’ın kollarında gördü. Ve yıkıldı. O gece vadiden kaçtı. Sinan arkasından bağırdı ama duymadı.

Taşların Sırrı

Aslı, Ürgüp’te bir otele sığındı. Günlerce ağladı. Sonra bir gece, otelin bahçesinde bir mektup buldu. Zarfın üzerinde ismi yazıyordu. Açtı. İçinde sadece bir cümle vardı: “Balonların en büyüğünü bul.”

Ertesi sabah, efsanevi balonlardan birine bindi. Gökyüzünde, peri bacalarının tepesinde, bir sepetin içinde Sinan’ı buldu. Gözleri kızarmış, saçları dağılmıştı.

“Eleni beni kandırdı” dedi. “Senden ayrılmam için yalan söyledi.” Aslı, “Biliyorum” dedi. “Ama neden geç kaldın?” Sinan, “Geç kalmadım” dedi. “Tam zamanında geldim.”

O an sepet sarsıldı, rüzgar yön değiştirdi, balon alçalmaya başladı. İkisi de gökyüzünde birbirine sarıldı. Taşlar, o gün yeni bir efsaneyi fısıldadı: “Kavuşanlar, kutuplar gibi.”

Veda Balonu

Yıllar sonra, Aslı ve Sinan evlendi, çocukları oldu, torunları. Ama her sabah, aynı balonla Göreme vadisinde yükseldiler. Ta ki Sinan’ın sağlığı el vermeyene kadar.

Sinan’ın son günü, Aslı’ya bir mektup yazdı: “Peri bacalarına göm beni. Rüzgar söylesin sevgimi sana.”

Aslı, Sinan’ı vadinin en yüksek tepesine gömdü. Her sabah balona biniyor, Sinan’ın mezarının üzerinden geçiyor, ona notalar fırlatıyordu.

Taşlar, bugün bile o notaları fısıldar. Gelenler duyar, gidenler duymaz. Ama aşk, Kapadokya’nın her taşında, her balonunda, her rüzgârında yaşar.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak