Ana Sayfa EdebiyatBir Dilek Tut Geceye

Bir Dilek Tut Geceye

yazar W.Shakespeare
bir-dilek-tut-geceye-kisa-hikaye-roman-tadinda-ws

Bir Dilek Tut Geceye

Kaybolan Kız

İstanbul, 2016 yılı, sonbahar. Şehir, Boğaz’ın üzerine çöken sisle birlikte gizemli bir havaya bürünmüştü. Yağmur üç gündür aralıksız yağıyor, taş sokaklardan akan sular Haliç’e doğru sessiz bir yolculuğa çıkıyordu. İnsanlar evlerine kapanmış, kafeler boşalmış, martılar ise iskelede çaresizce ıslanıyordu.

Bir adam, elinde eski bir fotoğraf, Galata Kulesi’nin altında bekliyordu. Adı Kerem’di. Otuz üç yaşında, mimardı. Uzun boylu, dalgalı saçlı, gözleri ela. Ama gözlerinde bir hüzün vardı ki, yanından geçenler başka tarafa bakıyordu. O fotoğrafa o kadar çok bakmıştı ki artık kağıt yıpranmış, kenarları kıvrılmıştı. Fotoğraftaki kadın gülümsüyordu. Sarı saçları omuzlarına dökülüyor, mavi gözleri güneşte parlıyordu. O kadın, Kerem’in hayatının en büyük aşkıydı. Adı Aslı’ydı.

Üç yıl önce, bir yaz gecesi, Üsküdar sahilinde kaybolmuştu. Kaybolmak ne kelime, bir anda yok olmuştu. Kerem bir an arkasını dönmüş, ne olduysa o anda olmuştu. Aslı gitmişti. Kimse bulamamıştı. Ne polis, ne ailesi, ne de Kerem. O geceden sonra Kerem her gece aynı yere gitti. Seaside’da oturup Boğaz’ı izledi. Martıları dinledi. Vapurların düdük sesini duydu. Ve her gece bir yıldız kaymasını bekledi. İnanıyordu ki, yıldız kayarken bir dilek tutarsa, Aslı geri dönecekti.

O akşam, yıldız kaydı. Kerem gözlerini kapadı, nefesini tuttu ve fısıldadı: “Aslı, neredeysen gel. Sesini duyayım, yeter.”

Gözlerini açtığında karşısında bir kadın duruyordu. Aslı değildi. Ama gözleri aynı maviydi. Saçları sarıydı. Gülüşü aynı sıcaklıktaydı. Kadın, “Kerem” dedi. “Ben Leyla.”

Kerem şaşırdı. “Seni tanımıyorum” dedi. Leyla gülümsedi. “Beni tanımazsın ama seni çok iyi tanıyorum. Aslı’nın kardeşiyim.”

Kerem’in kalbi durdu. Aslı’nın bir kardeşi olduğunu bilmiyordu. Aslı hiç anlatmamıştı. Leyla, “O ölmedi” dedi. “Sadece saklanıyor. Benden de. Senden de. Ama bir gün dönecek.”

Kerem, “Nereden biliyorsun?” diye sordu. Leyla, “Çünkü ona her gece rüyamda görüyorum” dedi. “Bana gelin diyor. Sana da söylüyorum. Bekle. Ama beklemenin bir sonu var. O sonu sen belirleyeceksin.”

Kerem ne diyeceğini bilemedi. Leyla’ya sarıldı. İlk kez birine sarılıyordu, Aslı’dan sonra. Leyla’nın kokusu Aslı’nınkine benziyordu. Aynı sabun, aynı parfüm. Kerem ağladı. Leyla, “Ağlama” dedi. “O dönecek.” Kerem, “Ne zaman?” diye sordu. Leyla, “Yıldızlar kayana kadar” dedi. “Ve sen dilek tutana kadar.”

O gece Kerem evine döndü, fotoğrafı yastığının altına koydu, gökyüzüne baktı. Yıldız kayıyor muydu? Kayıyordu.

Fısıltılar ve İzler

Ertesi sabah Kerem, Leyla’yı bulmak için Beyoğlu’nun ara sokaklarında dolaştı. Leyla’nın adresini bilmiyordu, telefon numarasını da. Ama bulması gerekiyordu. Çünkü onun söyledikleri, Kerem’in içinde bir umut ışığı yakmıştı.

Bir kitapçıya girdi. Kitapçı, eski kitaplar kokan, tozlu rafları olan, sahibi yaşlı bir adamdı. Adam, “Ne arıyorsun evlat?” diye sordu. Kerem, “Birini” dedi. “Leyla’yı.” Adam, “Leyla mı? Burada oturan Leyla yok” dedi. “Ama bir yerde duymuştum adını. Belki de hayal.” Kerem sinirlendi. “Hayal değil” dedi. “Dün gördüm.”

Adam, “Rüyanda” dedi. Kerem, “Gerçekte” dedi. Adam gülümsedi. “Gözlerinle değil, kalbinle görürsen, her şey gerçek” dedi. Kerem anlamadı. Ama adamın sözü içine işledi.

Kitapçıdan çıktı, sağa sola bakındı. Karşısında bir kahve dükkânı vardı. Camında “Aslı’nın Kahvesi” yazıyordu. Kerem’in kalbi durdu. Koşarak içeri girdi. Dükkânın sahibi genç bir kadındı. Adı Sibel’di. Kerem, “Aslı nerede?” diye sordu. Sibel, “Kim Aslı?” diye sordu. Kerem, “Bu dükkânın adı Aslı’nın Kahvesi” dedi. Sibel, “Öyle” dedi. “Ama Aslı diye biri yok. Bu adı ben koydum. Hayalimdeki kızın adı.”

Kerem yıkıldı. Çıktı, sokağa attı kendini. Yağmur yağıyordu. Islandı, üşüdü, ama yürüdü. Ta ki bir apartmanın önüne gelene kadar. Apartmanın kapısında bir not vardı: “Kerem, beni bul. Leyla.” Kerem notu aldı, içeri girdi. Merdivenleri tırmandı, üçüncü katta bir dairenin kapısını çaldı. Açan Leyla’ydı. Saçları ıslak, gözleri mahmurdu. “Geldin” dedi.

Kerem, “Nereden biliyordun?” diye sordu. Leyla, “Çünkü seni bekliyordum” dedi. “İçeri gir.”

Daire, Aslı’nın eşyalarıyla doluydu. Fotoğraflar, kitaplar, elbiseler, ayakkabılar. Kerem şaşırdı. “Bunlar Aslı’nın” dedi. Leyla, “Evet” dedi. “O burada yaşıyordu. Bir yıl öncesine kadar.” Kerem, “Nereye gitti?” diye sordu. Leyla, “Bilmiyorum” dedi. “Ama bir mektup bıraktı. Sana.”

Mektubu verdi. Kerem açtı, titreyen ellerle. Mektupta şunlar yazıyordu:

“Kerem, beni bulma. Çünkü ben zaten senin kalbindeyim. Ama bulmak istersen, yıldızları takip et. Onlar sana yol gösterir. Ve unutma, aşk ölmez, sadece bekler.”

Kerem mektubu okudu, ağladı. Leyla da ağladı. İkisi de aynı kaybın acısını çekiyordu.

Yıldızların Dili

Kerem, o gece uyumadı. Balkona çıktı, gökyüzüne baktı. Yıldızlar parlıyordu. Her biri ayrı bir umut, her biri ayrı bir dilek. Kerem, Aslı’nın mektubundaki sözü hatırladı: “Yıldızları takip et.”

Sabah olduğunda, bir harita çizdi. Yıldızların konumlarını işaretledi. Bir desen fark etti. Yıldızlar, Boğaz’ın üzerinde bir kalp şekli oluşturuyordu. Kalbin tam ortası, Kız Kulesi’ydi.

Kerem, Kız Kulesi’ne gitti. Orada bir kadın oturuyordu. Sırtı dönüktü. Saçları sarıydı. Kerem’in kalbi duracak gibi oldu. “Aslı” dedi. Kadın döndü. Aslı değildi. Ama gözleri aynıydı. “Adım Ela” dedi. “Seni bekliyordum.”

Kerem, “Nasıl?” diye sordu. Ela, “Aslı’nın arkadaşıyım” dedi. “O bana senden bahsetti. Çok severdi seni. Ama ona yalan söyledin.”

Kerem şaşırdı. “Ne yalanı?” Ela, “Onu başkasıyla aldattığını söyledi” dedi. Kerem yıkıldı. “Ben hiç aldatmadım” dedi. Ela, “Öyle mi?” dedi. “Peki ya gözlerin? Ona hep başka birini arıyormuşsun gibi baktın.”

Kerem sustu. Çünkü Ela haklıydı. Aslı’yı sevdi mi? Evet. Ama kalbi hep başka bir yerdeydi. Geçmişte. İlk aşkında. Adı Gül’ken şimdi Leyla olan kadında.

Olaylar geçmişe, Kerem’in gençliğine kaydı.

İlk Aşkın Gölgesi

Kerem, on yedi yaşında, İzmir’de bir yaz tatilinde Gül’le tanışmıştı. Gül, sarı saçlı, yeşil gözlü, gülüşü Akdeniz güneşi kadar sıcak bir kızdı. Plajda karşılaşmışlardı. Kerem, kitap okuyordu. Gül, denize giriyordu. Su damlaları saçlarından süzülüyor, güneşte parlıyordu. Kerem ona baktı, baktı, doyamadı.

Gül, “Kitap mı okuyorsun?” diye sordu. Kerem, “Evet” dedi. “Adı ne?” Gül, “Sevgiliye Mektuplar” dedi. “Okumadın mı?” Kerem, “Okumadım” dedi. Gül, “Çok şey kaçırmışsın” dedi.

O yaz, her gün buluştular. Plajda yürüdüler, denize girdiler, film izlediler, şarkı söylediler. Aşk büyüdü, büyüdü, ta ki Kerem’in ailesi İstanbul’a dönene kadar. Gül İzmir’de kaldı. Ayrılık mektupları yazdılar, telefonlaştılar, özlediler. Ama mesafe onları ayırdı. Kerem yeni bir kızla tanıştı, adı Aslı’ydı. Gül’ü unutmaya çalıştı. Unutamadı. Ama Aslı’ya âşık oldu sandı.

Aslı, Gül’ün tam tersiydi. Sessiz, içine kapanık, kitap okuyan, şiir yazan bir kızdı. Kerem onu sevdiğini sandı. Ama kalbinde hep Gül vardı. Aslı bunu fark etti. Günlerden bir gün, Kerem’in cebinde Gül’ün mektubunu buldu. Okudu, ağladı, sustu. Sonra bir gün ortadan kayboldu.

Kerem yıllarca onu aradı, bulamadı. Ta ki geçen geceye kadar.

Yıldız Dilek Tutunca

Leyla, Kerem’e her şeyi anlattı. Aslı’nın aslında Gül olduğunu. Evet, Aslı ile Gül aynı kişiydi. Aslı, İstanbul’da Gül adıyla tanıştığı Kerem’e gerçek adını söylememişti. Çünkü ailesi onu tanımak istememişti. Kerem onu Gül diye tanıyordu. Aslı ise mahlasıydı.

Kerem, “Neden söylemedin?” diye sordu. Leyla, “Çünkü senden korktu” dedi. “Gerçeği öğrenince terk edeceğini düşündü. Ama terk etmedin. Sadece kaybettin.”

Kerem ağladı. Leyla da ağladı. İkisi de aynı kadının peşindeydi. Biri kardeşi, biri sevgilisi.

O gece, Kerem yıldız kaymasını bekledi. Bekledi, bekledi, bekledi. Derken bir yıldız kaydı. Kerem dilek tuttu: “Gül, nerede olursan ol, bulayım seni. Sana sarılayım, özür dileyeyim. Ve seni sevdiğimi söyleyeyim. Hâlâ.”

Dileğini tuttuğu anda telefon çaldı. Numara tanımadığı biriydi. Açtı. Karşıdaki ses: “Kerem, ben Gül. Aslı yani. Gel beni al.”

Kerem sokağa fırladı. Yağmur yağıyordu. Islanmıştı. Ama umurunda değildi. Koştu, koştu, ta ki bir evin önüne gelene kadar. Kapıyı çaldı. Açan, Gül’dü. Aslı değil, gerçek adıyla Gül. Saçları uzamış, gözleri çukurlaşmış, yüzü solgundu. Ama gülüşü aynıydı.

“Sarıl bana” dedi. Kerem sarıldı. Sımsıkı, bırakmadı.

Dilek Tutmanın Gücü

Yıllar sonra, Kerem ve Gül evlendi. Bir kızları oldu, adını Leyla koydular. Her yıl, yıldız kayması gecesinde, balkona çıkıp dilek tuttular. Kimi zaman birlikte, kimi zaman ayrı. Ama hep aynı dileği: “Sevgimiz hiç bitmesin.”

Bir gece, Leyla onlara sordu: “Anne, baba, siz nasıl tanıştınız?” Kerem gülümsedi. “Bir yıldız kaydı, bir dilek tuttum” dedi. Gül, “Ben de tuttum” dedi. “Ya tutarsa?”

Leyla, “Tutmuş işte” dedi.

Dışarıda yıldızlar kayıyordu. Kerem, Gül’ün elini tuttu, dudaklarına götürdü, öptü. Sonra usulca fısıldadı: “Bir dilek tut geceye. Kim bilir, belki gerçek olur.”

Gül, “Gerçek oldu” dedi. “İşte buradayız.”

Ve yıldızlar kaymaya devam etti. Her biri bir umut, her biri bir aşk, her biri bir sonsuzluk.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak