Ana Sayfa EdebiyatDeniz Fenerinin Sırrı

Deniz Fenerinin Sırrı

yazar W.Shakespeare
0 yorum
A+A-
Sıfırla
deniz-fenerinin-sirri-kisa-hikaye-roman-tadinda

Deniz Fenerinin Sırrı

Işığı Sönen Fener

Ege’nin masmavi sularına uzanan, zeytin ağaçlarının gölgesinde uyuyan küçük bir kasabaydı burası. Adını bile çoktan unutmuştu insanlar. Ya da bilerek unutmuşlardı. Kimsenin konuşmak istemediği, sokaklarında fısıltıların dolaştığı, herkesin birbirinin yüzüne bakmaktan kaçındığı bir yerdi. Adı Sarıyarlı‘ydı. Ama haritalarda bile zor bulunurdu.

Deniz feneri, kasabanın en yüksek tepesine, kayalıkların ucuna kondurulmuştu. Beyaz badanalı duvarları zamanın acımasızlığına direnmeye çalışıyor, demir parmaklıkları paslanıyor, camları kırılıyor, kapısı sürekli rüzgarla gıcırdıyordu. Işığı ise yıllar önce sönmüştü. Söndüreliden beri de kasabanın üzerine bir kara bulut çökmüş gibiydi.

Kimse neden söndüğünü bilmiyordu. Ya da bilenler konuşmuyordu.

Eylül’ün sıcak bir öğle vaktiydi. Güneş tepedeydi, deniz cam gibiydi, martılar usulca süzülüyordu. İskeleye yanaşan küçük bir tekne, dalgaları ikiye yararak yavaşça yanaştı. Tekneden incecik bir kadın indi. Saçları rüzgârda dağılmış, yüzü solgun, gözleri mahmurdu. Sırtında küçük bir çanta, elinde eski bir fotoğraf vardı.

Fotoğrafta bir deniz feneri vardı. Ve fenerin önünde, kolları birbirine dolanmış iki gencin gölgesi.

Kadının adı Leyla‘ydı. Otuzlu yaşlarda, İstanbul’da yaşayan, bir reklam ajansında çalışan, hayatının koşturmacasında kaybolmuş bir kadındı. Son birkaç aydır peşini bırakmayan o eski mektuplar, o soluk fotoğraflar, o bilinmeyen telefon numaraları onu buraya, Sarıyarlı’ya sürüklemişti.

Büyükannesinin ölümünden sonra, evini toplarken bulmuştu onları. Ahşap bir sandıkta, mor bir kurdeleyle bağlanmış, sararmış mektuplar. Her birinde aynı adres yazıyordu: “Sarıyarlı Deniz Feneri”. Her birinde aynı imza: “Bekleyen”.

Leyla, büyükannesinin hiç evlenmediğini bilirdi. Ama bir sevgilisi olduğunu asla tahmin edemezdi. Mektuplar, yasak bir aşkın, ayrılığın, özlemin ve yarım kalmış bir hayatın belgesi gibiydi. Onları okudukça içinde bir şeyler kırılıyor, gözleri doluyor, yüreği daralıyordu. “Gitmeliyim” dedi kendi kendine. “Bu feneri görmeliyim.”

Ve işte buradaydı.

Sarıyarlı’nın Fısıltısı

Kasabaya adım atar atmaz, Leyla bir tuhaflık hissetti. Sanki herkes onu biliyor, herkes onun neden geldiğini anlıyor, herkes ondan bir şey saklıyor gibiydi. Balıkçılar ağlarını toplarken bir an durup ona bakıyor, sonra işlerine devam ediyordu. Kahvedeki yaşlılar, ellerindeki tesbihleri bırakıp fısıldaşıyor, ardından sessizliğe gömülüyordu. Bir çocuk, bisikletiyle önünden geçerken “Feneri mi arıyorsunuz?” diye sordu. Leyla’nın yüreği ağzına geldi. “Evet” dedi. “Nereden bildin?” Çocuk omuz silkti. “Herkes bilir” dedi. “Gelenler hep feneri arar.”

Leyla, çocuğun işaret ettiği yokuşu tırmanmaya başladı. Yokuşun iki yanındaki taş evlerin duvarlarına sarılı böğürtlenler, mor meyvelerini güneşe sunuyordu. Kedi yavruları gölgelerde saklambaç oynuyor, yaşlı bir nine penceresinden başını uzatmış, uzaklara dalıp gitmişti. Zaman burada durmuş gibiydi. Ne trafik gürültüsü vardı, ne cep telefonlarının kesintisiz çınlaması, ne de yetişilmesi gereken acil işler. Sadece rüzgar, martılar ve dalgaların yumuşak fısıltısı.

Yokuşun sonunda, fener ona göründü. Beyaz badanalı duvarları artık griye çalmış, demir kapısı paslanmış, basamakları yosun tutmuştu. Işığın olduğu bölümün camları kırıktı. Sanki gözleri sökülmüş bir dev gibi bakıyordu denize. Leyla, fotoğrafını çıkardı, karşılaştırdı. Aynı fenerdi. Ama o zamanlar genç, diri, ışıldıyordu. Şimdi ise ıssız, yalnız, terk edilmişti.

Kapıya yaklaştı. Tokmağı çevirdi. Kilitli değildi. Gıcırdayarak aralandı. İçerisi loş, nemli, toz kokuyordu. Duvarlar küflenmiş, tavandan sızan sular damlalar halinde zeminde birikmişti. Döner merdiven yukarıya uzanıyor, her basamağı ayrı bir hikaye fısıldıyordu.

Leyla, merdivenleri çıkmaya başladı. Her adımda geçmişe biraz daha yaklaşıyor, her nefeste büyükannesinin kokusunu duyar gibi oluyordu. Yukarıda, fenerin gözünde, bir bank vardı. Üzerine “Bekleyen” yazılmıştı. Leyla oturdu, denize baktı. Ufuk çizgisi o kadar uzaktı ki, sanki sonsuzluğa açılıyordu.

“Ben geldim” dedi fısıltıyla. “Ne bekliyordun? Ne için bekledin?”

Rüzgar cevap vermedi. Ama bir an için, fenerin tepesinde bir gölge belirip kayboldu. Leyla ürperdi. Arkasını döndü. Kimse yoktu. Ama havada, eski bir kolonyanın, ıslak toprağın ve deniz tuzunun karışımı bir koku vardı. Belki de bir hayaletti. Belki de değildi.

Kahvedeki İhtiyar

Kasabanın tek kahvesi, iskelenin hemen yanındaydı. Adı “Dalga”ydı. Sahibi, ellili yaşlarda, kasketli, bıyıklı bir adamdı. Adını sorduklarında “Ben Kahveci” derdi geçerdi. Leyla, içeri adım attığında tüm gözler üzerindeydi. Fısıltılar kesildi, kahveler yudumlanmaya devam etti, ama herkes onu süzüyordu.

Kahveci, “Ne içersin?” diye sordu. Leyla, “Türk kahvesi” dedi. “Orijinalinden.” Kahveci gülümsedi. “Burada orijinalinden başka bir şey bulamazsın” dedi.

Leyla oturdu, fotoğrafı çıkardı. Kahveci fincanı getirirken fotoğrafı gördü, eli havada kaldı. Yüzü bir anda değişti. “Nereden buldun bunu?” diye sordu. Leyla, “Büyükannemden” dedi. “Öldü. Eşyalarını toplarken buldum.”

Kahveci sustu. Uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yan masada tek başına oturan yaşlı bir adamı işaret etti. “Onunla konuş” dedi. “O her şeyi bilir. Ama anlatır mı, bilmem.”

Leyla, yaşlı adamın yanına gitti. Adam, doksanına yakın, elleri titreyen, gözleri buğulu bir ihtiyardı. Adını sordu. “Yusuf” dedi. “Balıkçı Yusuf derler.” Leyla, fotoğrafını uzattı. Yusuf aldı, gözlüğünü taktı, baktı. Sonra bir süre sustu. Elleri daha çok titremeye başladı.

“O senin büyük annen mi?” dedi. Leyla, “Evet” dedi. Yusuf, “Peki ya yanındaki?” diye sordu. Leyla, “Bilmiyorum” dedi. “Onu bulmaya geldim.”

Yusuf derin bir nefes aldı. Sanki yılların yükünü omuzlarından atmaya çalışıyordu. “Onun adı Deniz’di” dedi. “Deniz fenerinin bekçisi. Senin büyük annenle büyük bir aşk yaşadılar. Ama aileler izin vermedi. O zamanlar öyleydi, sevenler kavuşamazdı.” Leyla’nın gözleri doldu. “Sonra ne oldu?” diye sordu.

Yusuf başını salladı. “Sonra Deniz, bir gece fenerin ışığını yaktı, denize baktı, bir daha da inmedi. Sabah onu kayalıklarda buldular. Ölmüştü.”

Leyla’nın yüreği sızladı. “İntihar mı?” diye fısıldadı. Yusuf, “Öyle dendi” dedi. “Ama kimse bilmez. Belki bir kazaydı, belki değil. Ama fener o geceden sonra söndü. Bir daha da yanmadı. Kasaba da o geceden sonra sustu. Herkes bir sır taşır oldu.”

Fenerin Kalbi

Leyla o gece uyuyamadı. Düşündü, taşındı, ağladı, sonra yatağından kalktı. Ay ışığı odasına vuruyor, deniz sessizdi. Fenerin tepesinde bir ışık yanıp sönüyor muydu? Yoksa göz mü yanıltıyordu? Pencereye yaklaştı. Evet, fenerin tepesinde loş bir ışık vardı. Adeta kalp atışı gibi yanıp sönüyordu.

Leyla, heyecanla giyindi, dışarı fırladı. Yokuşu tırmanırken nefes nefese kalmıştı. Fenerin kapısı yine aralıktı. Sanki onu bekliyordu. İçeri girdi, merdivenleri tırmandı. Yukarıda kimse yoktu. Işık da sönmüştü. Ama bankın üzerinde bir mektup vardı. Daha önce orada yoktu.

Leyla titreyen ellerle mektubu aldı. Zarfın üzerinde “Leyla” yazıyordu. Açtı, okumaya başladı.

“Sevgili Leyla, seni bekliyordum. Büyük annen bana senden bahsederdi. ‘Bir gün torunum gelip beni bulacak’ derdi. İşte geldin. Ama ben artık burada değilim. Ruhum fenerde, bedenim denizin dibinde. Mektupları okudun, sırrı öğrendin. Şimdi sana bir şey söyleyeceğim: Ben öldürülmedim. Ben yaşamayı seçtim. Ama deniz beni çağırdı. Ve ben ona koştum. Aşk da böyle bir şey işte. Kimi yaşatır, kimi öldürür. Ben ölmedim ki. Ben sadece suya karıştım. Şimdi sana soruyorum: Senin aşkın neye benziyor? Suya mı karışıyor, yoksa ateşte mi yanıyor?”

Mektubun altında imza yoktu. Ama Leyla anlamıştı. Bu Deniz’di. Ya da onun ruhuydu. Belki de her ikisi.

Işık Yanıyor

Leyla, sabaha kadar fenerde oturdu. Güneş doğarken, denizin üzerinde altın sarısı bir ışık dans ediyordu. Fenerin tepesinde, bir an için, o eski ısıtıcı ışık yanıp söndü. Sonra kayboldu. Ama Leyla biliyordu ki, o ışık bir daha asla sönmeyecekti.

Kasabadan ayrılırken, kimseye veda etmedi. Sadece denize baktı, elindeki fotoğrafı suya bıraktı. Fotoğraf dalgalarla sürüklendi, sonsuzluğa karıştı. Ve Leyla, arkasına bile bakmadan, teknesine bindi, ufka doğru yola çıktı.

Peşinde ne bir sır vardı, ne bir pişmanlık. Sadece bir aşkın, yarım kalmış bir hikayenin, suya karışmış ruhların izi.

Ve fener, her gece, aynı ışıkla yanıp sönüyordu. Bekleyenleri bekliyor, gidenleri uğurluyor, kalanlara fısıldıyordu: “Aşk ölmez, sadece denize karışır.”

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak