Ana Sayfa EdebiyatAteşin Gözyaşları

Ateşin Gözyaşları

yazar W.Shakespeare

Ateşin Gözyaşları

Sarı Köşk’ün Sonbaharı

İstanbul, 1915. Sonbahar, yapraklar dökülüyor, hava iyice serinliyordu. Boğaz’ın suları gri ve hırçındı. Adaların ardında batan güneş, kızıl bir ateş topu gibi ufku boyuyordu. Şehir savaşın ağırlığıyla sessizleşmiş, neşe yerini hüzne bırakmıştı. Sokaklarda asker kamyonları geçiyor, iskelelerde vedalar kopuyor, evlerde ağıtlar yakılıyordu. Kimse gülmüyordu. Gülmeye mecali yoktu.

Beylerbeyi’nde, sırtını yemyeşil tepelere yaslamış, yalılara nazır bir konak vardı. Altın sarısı boyalı, cumbalı, bahçesinde asırlık çınarlar bulunan bir konak. Burası, Sarı Köşk olarak bilinirdi. Sahibi, Emekli Paşa Rıfat Zeki Bey‘di. Savaşın en başında iki oğlunu cepheye uğurlamış, birini geri alamamıştı. Köşkte artık sadece paşa, kızı Nihan ve birkaç hizmetli yaşıyordu.

Nihan, yirmi iki yaşındaydı. Uzun boylu, beline kadar dökülen kumral saçları, ela gözleri ve ince, hüzünlü bir yüzü vardı. Babasının tüm ısrarlarına rağmen evlenmemiş, beylerin tekliflerini geri çevirmişti. Roman okumayı, piyano çalmayı ve Boğaz’ın akşamüstü sisini izlemeyi severdi. Ama en çok, cephedeki mektupları beklerdi. Ağabeylerinden gelen.

O sonbahar akşamı, köşkün kapısı çalındı. Nihan, merdivenlerden indi. Kapıyı açtığında karşısında bir subay duruyordu. Üniforması toz toprak içindeydi, yüzü yorgundu, ama gözleri delici bir mavilikteydi. Başını eğdi, “Ben Yüzbaşı Kemal” dedi. “Ağabeyiniz Yüzbaşı Cemil’in emir eriyim. Size bir mektup getirdim.”

Nihan’ın kalbi durdu. Mektubu aldı, titreyen ellerle açtı. Ağabeyi yazmıştı: “Kardeşim, beni merak etme. Ama sana bir şey söyleyeyim: Bu subay Kemal’e iyi bak. O benim en yakın arkadaşım. Savaş bitince onu bana geri ver.”

Nihan başını kaldırdı. Kemal hâlâ oradaydı, kapı eşiğinde bekliyordu. “Girin” dedi Nihan. “Sizi bekletmeyeyim.”

Kemal, köşkün tozlu salonunda bir kahve içti. Nihan’la göz göze geldiğinde bir şey oldu. Tarifsiz, ani, korkutucu bir şey. Sanki yıllardır tanıyorlardı birbirlerini. Oysa daha yeni karşılaşmışlardı.

Yasak Bahçe

Kemal, birkaç gün izinliydi. Nerede kalacağını bilmiyordu. Nihan, babasına danışmadan bir teklif sundu: “Köşkte kalın. Çok odamız var.” Paşa, kızının bu teklifine şaşırdı, ama reddetmedi. Savaş zamanıydı, insanlar birbirine muhtaçtı.

Kemal, köşkün bahçeye bakan odasına yerleşti. Her sabah erkenden kalkar, bahçede yürür, sonra Boğaz’ın kıyısına inerdi. Nihan onu pencereden izler, iç çeker, sonra piyanosunun başına geçerdi.

Bir akşam, Kemal bahçede otururken Nihan yanına geldi. “Uyuyamadım” dedi. Kemal, “Ben de” dedi. Nihan, “Savaş nasıl?” diye sordu. Kemal, “Korkunç” dedi. “Ama vatan için ölmek şereftir.” Nihan, “Peki ya yaşamak?” diye sordu. Kemal, “Yaşamak da şereftir” dedi. “Özellikle senin gibi birinin yanında.”

Nihan sustu. Kemal, söylediğine pişman olur gibi başını eğdi. “Affedersiniz, çok ileri gittim.” Nihan, “İleri gitmedin” dedi. “Sadece kalbimi okudun.”

O gece, Çınar ağacının altında, el ele tutuştular. Ne bir öpücük, ne bir söz. Sadece göz göze, kalp kalbe.

Fısıltılar ve İhanet

Köşkün hizmetlileri, bu yakınlığı fark etti. Dedikodu yayıldı. Paşa, bir gün Kemal’i odasına çağırdı. “Kızıma göz diktiğini duydum” dedi. Kemal, “Dikmedim paşam” dedi. “Onu seviyorum.”

Paşa, bastonunu yere vurdu. “Sevmek ne demek? Sen bir subaysın, cepheye gideceksin. Ya ölürsen? Kızımı dul mu bırakacaksın?” Kemal, “Ölürsem, şehit olurum” dedi. “Ama yaşarsam, Nihan’la evleneceğim.”

Paşa, “Olmaz” dedi. “Bir daha görüşmeyeceksiniz.”

Ama görüştüler. Gizlice, geceleri, çınar ağacının altında. Aşkları, bir yasak bahçenin en tehlikeli çiçeği gibi büyüdü.

Ayrılık Emri

Kemal’in izni bitti. Cepheye dönüş emri geldi. Nihan, onu yolcu ederken ağladı. “Dön” dedi. “Döneceğim” dedi Kemal. “Yemin ederim.”

Nihan, parmağındaki yüzüğü çıkardı, Kemal’in avucuna koydu. “Annemden kalan” dedi. “Seni bekleyecek. Savaş bitene kadar.”

Kemal, yüzüğü boynuna astı. “Bekle beni” dedi. “Söz mü?” Nihan, “Söz” dedi.

Vapur uzaklaştı. Kemal, güvertede mendil salladı. Nihan, iskelede kalakaldı. Rüzgâr, onun saçlarını savurdu, gözyaşlarını denize kattı.

Kan ve Mektup

Çanakkale’de günler kanlıydı. Kemal, siperde mektup yazdı: “Nihan, bu mektubu alırsan, bil ki yaşıyorum. Ama yarın şehit olursam, arkamdan ağlama. Ben seni Çanakkale’nin rüzgarında hissedeceğim.”

Mektup, bir hafta sonra İstanbul’a ulaştı. Nihan aldı, okudu, ağladı. Sonra bir daha mektup gelmedi. Haftalar, aylar geçti. Savaş bitti. Ama Kemal dönmedi.

Nihan, her gün iskeleye gitti, her gün gemileri izledi. Ama Kemal yoktu. Bir gün, köşkün kapısı çalındı. Karşısında Kemal’in emir eri duruyordu. Elinde, kanlı bir bohça vardı. İçinde Kemal’in üniforması, bir madalya ve bir mektup.

Mektupta şunlar yazıyordu: “Sevgilim, sana kavuşamadan vuruldum. Ama üzülme. Ben şimdi Çanakkale’nin toprağıyım. Her bahar açan çiçekte, her esen rüzgârda, her yanan ateşte ben varım. Yüzüğü sakla. Torunlarına anlat. Ve unutma: Ben seni ölene dek sevdim. Ölünce de seveceğim.”

Nihan, mektubu okudu, yere yığıldı.

Ateşin Gözyaşları

Nihan, Kemal’in yüzüğünü hiç çıkarmadı. Her gece çınar ağacının altına oturdu, ağladı. Ama bir gün, ağlamaktan vazgeçti. Çünkü anladı ki Kemal’in aşkı, ölümsüzdü. Ve bir ölümsüz aşkın ardından ağlanmaz, onun gibi yaşanırdı.

Nihan, elli yıl yaşadı. Hiç evlenmedi. Her bahar, Çanakkale’ye gitti, Kemal’in şehit olduğu topraklara çiçek bıraktı. Öldüğünde, mezar taşına yazılmasını vasiyet etti: “Ateşin gözyaşlarıyla yoğrulmuş bir aşkın sahibesi. Kemal’in Nihan’ı.”

Mezar taşında yüzüğün resmi vardı. Altında da bir not: “Sevgilim, şimdi kavuştuk. Sonsuzlukta.”

Çanakkale’nin toprağı hâlâ kokar, rüzgarı hâlâ fısıldar: “Aşk ölmez. Aşk, ancak unutulursa ölür.”

Unutmadılar.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak