Yıllar Sonra Memleketime Döndüğümde Onu Gördüm
İzmir’in o nemli, tuzlu havası yüzüme çarpar çarpmaz anladım. Yıllar ne kadar geçerse geçsin, bu şehir insanın ciğerine işleyen o kokuyu asla kaybetmiyordu.
Otobüsten indiğimde ilk iş gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Altmış saniye boyunca nefesimi tuttum sandıklarımın aksine, bırakamamıştım. Çünkü bu şehir, nefes almayı unuttuğun yerde bile sana hatırlatan bir kadın gibidir.
İşte böyle başladı her şey.
Saatin sabahın körü olduğunu bile bile valizimi çekerek Basmane’nin o taşlı, bozuk kaldırımlarında yürümeye koyuldum. Otobüs bileti alırken “İzmir” dediğimde elim titremişti. Bileti alan genç adam “Yolculuk hayırlı olsun abi” dediğinde cevap verememiştim.
Çünkü hayırlı olup olmayacağını bilmiyordum. Memlekete dönüşlerin hayırlı olduğu söylenir ama kimse tam olarak anlatmaz: yıllar sonra geldiğinde her şeyin aynı mı yoksa bambaşka mı olduğunu görmenin yarattığı o garip hissi.
Taksiye binmedim. Yürümek istedim.
Valizimin tekerlekleri bozuk kaldırımlarda bir oraya bir buraya savrulurken Kemeraltı’na doğru yöneldim. Saat daha beşti. Esnaf kepenkleri yeni yeni açıyordu.
Bir simitçi durdurup iki tane simit, bir de ayran aldım. Simitçi yüzüme bakarak “Yabancı değilsin” dedi. “Gözlerin başka parlıyor.”
“Memleketliyim” dedim. “Ama yıllar sonra.”
Simitçi başını salladı. “Anladım. Hoş geldin.”
İşte o an, bir simitçinin bile hoş geldin demesi bu kadar ağır gelmemişti hiç.
Otogardan çıkarken aslında bir planım yoktu. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Ne bir evim kalmıştı ne de bir kapım. Yıllar önce baba evini satmışlardı, annemle babamı da toprağa vermiştim. Geriye kalan tek şey hatıralardı.
Ve o hatıraların içinde bir isim vardı: Gülüm.
Gülüm. İsmini ağzıma alır almaz dilimde tatlı bir acı bırakan kadın.
Onu son gördüğüm günü hatırlıyorum. Konak İskele’deydik. Vapur bekliyorduk. Gülüm’ün saçları rüzgârda savruluyor, eteğinin ucu havalanıyor, ben de elimle bastırmaya çalışıyordum.
Gülüyordu. “Uğur” demişti, “ne kadar uğurlu bir adamsın sen.”
“Senin için uğurlu muyum peki?” diye sormuştum.
Cevap vermemişti. Ama gözlerinin içi gülüyordu. O an dünyanın en zengin adamıydım.
O gün vapura atlayıp Karşıyaka’ya geçmiştik. Bostanlı’da yürümüş, balık ekmek yemiştik. Gülüm martıları izliyor, martılara simit atıyor, ben sadece onu izliyordum.
“Uğur, neden bana bakıyorsun?”
“Çünkü sen martılardan güzelsin.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Asla.”
İşte böyle şeyler söylerdim ona. Ne kadar çocukça, ne kadar saf. Ama o zamanlar öyleydik işte.
Sonra ne mi oldu? Sevda işte. Bir gün başlıyor, bir gün bitiyor sandığımız şey aslında hiç bitmiyor. Sadece ara veriyor.
Biz de ara verdik. Ben İstanbul’a gittim. O İzmir’de kaldı. Telefonlar giderek azaldı. Mektuplar kesti. Sonra bir gün hiç aramadık. Sanki sözleşmiş gibi, sanki o an gelmiş gibi sustuk.
Ama şimdi, yıllar sonra, aynı rıhtımdaydım. Hava aynı havaydı. Deniz aynı deniz. Martılar aynı martılar. Tek fark, Gülüm’ün yanımda olmamasıydı.
Kemeraltı’nda simidimi yerken gözüm bir vitrine takıldı. Eski bir fotoğrafçı dükkânıydı. Vitrinde siyah beyaz fotoğraflar asılıydı. İçlerinden bir tanesi vardı ki ayaklarım birden yere çakıldı.
O fotoğrafta bir kadın vardı. Saçları uzun, rüzgârda dağılmış, eteğinin ucu kalkmış, gülüyordu. Aynı gülüş. Aynı gözler.
Ama bu fotoğraf yeni çekilmiş gibiydi. Tarih: 2024. Bir yıl önce.
Dükkânın camına yapışıp kaldım. İçerden yaşlı bir adam çıktı.
“Buyur genç adam, ne bakıyorsun?”
“Bu fotoğraftaki kadın” dedim sesim titreyerek, “bu kadın kim?”
Adam gözlüklerini takıp yaklaştı. Sonra gülümsedi.
“Ha, Gülüm Hanım. Her gün aynı saatte gelir buradan geçer. Fotoğrafını çekmiştim izniyle. Sakıncası yok.”
“Nerede yaşıyor?”
“Karşıyaka’da, Bostanlı civarı. Ama tam adres bilmem. Her sabah saat onda vapurla geçer buradan. Yine gelir az sonra, bak.”
Saate baktım. Dokuzu elli geçiyordu.
On dakika.
On dakika içinde Gülüm karşıma çıkacaktı.
Dükkâncıya teşekkür ettim, valizimi bırakacak yer aradım, bulamadım. Valizimle birlikte rıhtıma koştum. Vapurdan inenlere bakıyordum. Her gelen kadında yüreğim ağzıma geliyordu.
Saat ona beş kala vapur yanaştı. İnsanlar döküldü. Bir kadın… Saçları omuzlarına dökülmüş, bej bir palto giymiş, elinde bir kitap… Yürüyüşü…
Tanıdım.
Tanıdım.
Gülüm’dü o.
Yıllar geçmişti. Saçlarına aklar düşmüştü belki ama aynı duruş, aynı gülüşün izleri hâlâ yüzündeydi.
Başını kaldırdı. Göz göze geldik. Önce bir an duraksadı. Sonra elindeki kitap yere düştü.
Nefesimi tutmuş bekliyordum. Valiz yanımda, simit yağlı ellerim, yılların yorgunluğu sırtımda.
“Uğur?” dedi. Sesi duyulur gibi değildi tam olarak. Daha çok bir rüyadan uyanır gibiydi.
“Gülüm” dedim. “Ben geldim.”
O an vapur düdüğü çaldı. Martılar havalandı. Rüzgâr yine saçlarını savurdu. Ve Gülüm’ün gözleri doldu.
Göz göze geldiğimizde hissettiklerimi anlatmam çok zor.
Rıhtımın soğuk taşları ayaklarımın altında kayıyordu sanki. Valiz birden daha da ağırlaştı. Gülüm’ün düşen kitabını almak için hamle yaptım ama o benden önce eğildi. Parmaklarımız birbirine değmedi, o an biraz şükrettim. Çünkü değseydi dayanamayacaktım.
Ne kadar süre öylece durduk bilmiyorum. Bir vapur daha geldi, insanlar yanımızdan akıp gitti. Kimse bize bakmadı, kimse iki eski sevgilinin yıllar sonra karşılaştığı o mahrem anı bölmedi. İzmir’in insanı iyidir, öyle anlarda görmemezlikten gelmesini bilir.
Gülüm’ün paltosunun yakası kalkmış, rüzgâr sürekli açıyordu. Elini kaldırıp düzeltti. O hareketi tanıdım. Yıllar önce de aynı hareketi yapardı. Başını hafif yana eğer, sağ eliyle yakasını tutar, sol eliyle saçlarını kulağının arkasına atardı.
Şimdi de aynısını yaptı. Saçları artık daha kısaydı ama o hareket hiç değişmemişti.
İlk söylediği şey “Nasılsın?” olmadı.
“Uzun zaman” dedi sadece. “Gerçekten çok uzun.”
Başımı salladım. “Yirmi üç yıl” dedim. “Yirmi üç yıl, üç ay, beş gün.”
Bir an yüzüme baktı, sanki bu kadar kesin bir sayı beklemiyordu. Gözlerimin içinde bir şey aradı ama ne olduğunu bilmiyorum. Buldu mu, bulamadı mı, onu da bilmiyorum. Sonra gözlerini kaçırdı ve Kordon’a doğru yürümeye başladı.
Konuşmadan yan yana yürüdük. Valizimi bırakacak bir yer bulmam gerekiyordu ama söyleyemedim. O an valiz falan umurumda değildi. Yıllardır taşıdığım tek valiz aslında bu değildi. Asıl valiz içimdeydi, daha ağırdı, taşıması daha zordu.
İçinde ne mi vardı? Keşkeler. Pişmanlıklar. Arayıp da söyleyemediklerim. Gecenin üçünde telefona sarılıp vazgeçtiklerim. İşte o valizi taşıyordum yıllardır. Ve şimdi o valizin kilidini açacak tek kişi ile yan yana yürüyordum.
Kordon’da bir banka oturduk. Deniz çarşaf gibiydi. Karşıda Kadifekale’nin ışıkları yanıp sönüyordu.
Bir martı yanımıza kadar geldi, simit istedi ama simidim çoktan bitmişti. Gülüm çantasından bir ekmek parçası çıkardı, martıya fırlattı. Bu hareket değişmemişti işte. Yıllar geçiyor, insanlar gidiyor, şehirler değişiyor ama bir kadının martılara ekmek atışı aynı kalıyor.
Ona nerede kaldığını sordum. Karşıyaka’da, yalnız yaşıyormuş. İki çocuğu varmış, büyümüş, ellerini eteğini çekmişler. Evin içinde bir başına kalmış. Kedi besliyormuş. İsmini “Mavi” koymuş. Deniz yüzünden.
Eşinden bahsetmedi, ben de sormadım. Zaten sormaya gerek yoktu. Yüzündeki o sessiz hüznü okuyabiliyordum.
Sıra bana gelince ne diyeceğimi bilemedim. Yirmi üç yıl nasıl anlatılır? Nasıl özetlenir bir ömür?
“Çalıştım, yoruldum, bir ev aldım, bir araba aldım, gezdim tozdum, yalnızdım” desem eksik kalır. “Seni her gün düşündüm” desem fazla gelir.
Sustum. Denize baktım. O da baktı.
Ve birden, hiç beklemediğim bir şey oldu. Gülüm ağlamaya başladı. Sessizce. Omuzları titriyor, burnunu çekiyor, gözyaşları yanaklarından süzülüp paltosunun yakasına damlıyordu.
Mendil çıkardım, uzattım. Almadı. Kendi cebinden çıkardığı bir mendille sildi gözlerini. O mendili tanıdım. Yıllar önce ben vermiştim. Lacivert, beyaz çiçekli, kenarları işlemeli.
Nasıl saklamıştı bunca yıl?
O an anladım. Biz ayrılmamıştık ki. Sadece ara vermiştik. Ama bu ara yirmi üç yıl sürmüştü. Ve şimdi, tam da martıların havalandığı, vapur düdüklerinin öttüğü, İzmir’in o nemli rüzgârının yüzümüze vurduğu anda, ara bitmişti.
Gülüm kalktı. “Geç oluyor” dedi. Saat daha on bir buçuktu. “Yolculuk yorgunusun. Bir yer bulmalısın.”
“Bulurum” dedim.
“Eskiden” dedi, “bir evimiz vardı.”
Bir evimiz vardı. Geçmiş zaman kipi. Ne çok şey anlatıyordu üç kelime.
“Şimdi otel” dedim.
Başını salladı. Sonra döndü, Karşıyaka vapuruna doğru yürümeye başladı. Arkasından bakakaldım. Yürüyüşü aynıydı. Ayakları yere hafif basıyor, başı hafif öne eğik, elleri ceplerinde. Yıllar önce de böyle giderdi. Hep böyle gitti zaten. Ben arkadan izlerdim. Ve o hiç dönüp bakmazdı.
Ama bu sefer döndü.
Kırk adım uzaklaştıktan sonra durdu. Yavaşça arkasına baktı. Göz göze geldik yine. Dudakları bir şey söyledi ama sesini duyamadım. Rüzgâr kelimeleri alıp götürdü.
Ama okudum. Dudağından okudum.
“Yarın yine buradayım.”
Sonra vapura bindi, kayboldu.
Ben öylece kaldım. Elimde boş valiyle, yüreğimde dolu bir ömürle.
Geceyi geçirecek bir yer bulmak için Kemeraltı’ndan Pasaport’a kadar yürüdüm.
Valiz tekerlekleri o taşlarda inliyor, her ses İzmir’in gece yarısı sessizliğini bölüyordu. Pasaport’ta denize sıfır bir otel buldum. Katip bile sormadan anahtarı uzattı. Yorgun göründüğümü söyledi sonra.
Oda küçüktü ama penceresi denize bakıyordu. Koyverdim valizi bir kenara, ceketimi çıkarmadan yatağın kenarına oturdum.
Pencereden Kordon görünüyordu. Saat gece yarısını geçmişti. Deniz feneri dönüp duruyor, ışığı odama vurup gidiyordu. O ışıkla birlikte yirmi üç yılın hesabını yapmaya başladım.
Sayamadım. Rakamlar çok büyüktü, insan ömrü için her günü teker teker saymak ölüm gibi bir şeydi.
Ama Gülüm’ü düşünmeden duramıyordum.
Ona dair ne biliyordum? Eski mahallesini biliyordum. Bir zamanlar oturduğu sokağı, evinin önündeki zakkum ağacını, balkonunda sardunyalar olduğunu hatırlıyordum. Ama şimdi? Belki taşınmıştı. Belki ev yıkılmıştı. Belki zakkum ağacı kurumuştu.
Her şey değişmiş olabilirdi.
Ama Gülüm’ün yürüyüşü değişmemişti. Saçlarını kulağının arkasına atışı değişmemişti. Martılara ekmek atışı değişmemişti. Bir kadının değişmeyen o küçük huyları, bir erkeğin neredeyse tüm hayatını sorgulamasına yetiyordu.
Sabaha kadar uyuyamadım.
Gözlerimi tavana dikip düşündüm. Düşündükçe için için yangınlar çıktı. O yangınlar sönmüyor, külleniyor, sonra rüzgârla yeniden alevleniyordu. Yıllar önce İstanbul’a giderken trende ağlamıştım. Trendeki adamlar bakıp garipsemişlerdi. Erkek adam ağlar mı diye düşünmüşlerdi herhalde.
Ağlamıştım işte.
Gülüm’ün son sözleri kulağımda: “Uğur, gidersen dönüşü olmaz.”
Dönüşü olmayacağını bile bile gitmiştim. Gençlik işte. Bütün kapıları kapatıp, bütün köprüleri yakıp, hiçbir şey olmamış gibi bambaşka bir şehirde sıfırdan başlamak sanıyordum.
Oysa sıfırdan başlamak diye bir şey yoktu. İnsan geçmişini valizinde taşıyordu. Nereye giderse gitsin. İstanbul da olsa, başka şehir de olsa, yabancı bir ülke de olsa. Gülüm’ü taşıyordum valizimde. Saçını kulağının arkasına atan, martılara ekmek atan, bej paltolu kadını.
Sabahın ilk ışıklarıyla kalktım. Duş aldım, tıraş oldum. Otelin aynasında kendime uzun uzun baktım. Kırk yaşını geçmiştim. Şakaklarımda aklar, göz altlarımda torbalar, alnımda derin çizgiler.
Gülüm de yaşlanmıştı elbette. Ama dün onu gördüğümde, o bej palto, o yürüyüş, o bakış… Yaşlanmak sadece dıştan ibaret değildi. İçten de yaşlanıyordu insan. Ama Gülüm’ün içi hiç yaşlanmamıştı. Çünkü onun içinde ne kin vardı ne nefret ne de pişmanlık. Sadece bekleyiş vardı. Yirmi üç yıllık bir bekleyiş.
Otele kahvaltıya inmediğim gibi doğruca rıhtıma indim. Saat daha sekizdi. Vapurlar yeni seferlere başlamıştı. Karşıyaka vapurunun geleceği saate kadar bekleyecektim.
Bir banka oturdum, denize karşı simit yedim. Simitçi dünkü adamdı, beni tanıdı.
“Hoş bulduk mu abi?” dedi.
“Hoş bulduk” dedim.
“Dünkü kadını bekliyorsun değil mi?”
Sordum nasıl bildiğini.
“Gözlerin öyle bakıyor” dedi. “Yıllar sonra birini bekleyen adamın gözleri başka türlü parlamıyor.”
Saat ona doğru vapur yanaştı. İçimden bir ses “gelmeyecek” diyordu. Bir başka ses “bekle” diyordu. İnsanlar indi. Her zamanki kalabalık. Her zamanki telaş.
Bir saat daha bekledim. Gülüm yoktu. Vapur gitti, başka vapur geldi. Gülüm yoktu.
Bir sigara yaktım. Yıllar önce bırakmıştım ama bugün içesim geldi. Dumanı savururken denize baktım. Kadifekale’nin üzerinde bulutlar toplanıyor, güneş bir girip bir çıkıyordu. İzmir’in oynak havası gibi oynaktı yüreğim.
Tam on bir buçukta, vazgeçip otelime dönecekken, gördüm onu. Uzaktan, Kordon’un başından yürüyordu. Yine bej palto, yine elinde bir kitap, yine o yürüyüş. Ama bu sefer saçları topluydu. Arkadan at kuyruğu yapmış, önüne birkaç tel düşmüş.
Yanında koca bir çanta. İçinden ne çıkacağını bilmediğin o büyük çantalardan.
Yanıma geldi, oturdu. Konuşmadık uzun süre. Denizi izledik. Bir martı geldi, simit bekledi. Gülüm çantasından ekmek çıkardı, attı.
Sonra çantasından iki bardak çay çıkardı. Termosta getirmiş. Birini bana uzattı.
“Gece uyuyabildin mi?” diye sordu.
“Hayır” dedim.
“Ben de” dedi.
Çayı yudumladık. Sıcacıktı. İçim ısındı.
Sonra çantasından bir fotoğraf çıkardı. Eski, sararmış, kenarları yıpranmış bir fotoğraf. Baktım. O fotoğrafta ikimiz vardık. Konak İskele’de, vapurda, kol kola girmiş gülüyorduk. Benim saçlarım daha koyu, sakalım daha seyrek. Gülüm’ün saçları beline kadar, gözleri ışıl ışıl. Arkamızda martılar, dalgalar, güneş. İzmir’in o altın sarısı ışığı.
“Bunu nerede buldun?” diye sordum.
“Sakladım” dedi. “Gittiğin gün bastım yastığımın altına. Yirmi üç yıl orada durdu.”
Fotoğrafa uzun uzun baktım. Sonra Gülüm’ün yüzüne baktım. Şimdiki yüzüne. Çizgilerin altında aynı kız vardı. Hâlâ orada, bir yerlerde, yıllara inat.
“Uğur” dedi. “Neden dönmedin?”
Soru buydu işte. Yirmi üç yıldır cevabını aradığım, bulamadığım soru. Neden dönmemiştim? Gurur muydu? Korku muydu? Zamanın geçtiğini sanmak mıydı? “Dönersem her şey biter” diye düşünmek miydi?
Oysa dönmeyince de hiçbir şey bitmemişti. Sadece ikimiz de ortada kalmıştık.
Cevap veremedim. Sustum. Ama Gülüm anladı. Zaten anlamak için beklemişti bunca yılı.
Cevap veremeyince Gülüm bir şey demedi. Sadece çayını aldı, bir yudum daha içti.
Ve sonra, hiç beklenmedik bir şey yaptı. Elini uzattı, avucuma bıraktı. Parmakları buz gibiydi. İzmir’in o nemli soğuğu işlemişti ellerine.
Parmak uçlarımı kapadım, ellerini ısıtmak ister gibi. Ama aslında ısınmaya ihtiyacı olan bendim. Yıllardır donup kalmıştım.
O an rıhtımda otururken, ömrümde ilk defa zamanın durduğunu hissettim. Vapurlar gitmedi, martılar havada asılı kaldı, bulutlar kımıldamadı, deniz dalgalarını yuttu. Sadece o vardı. Sadece avucumun içindeki o soğuk, ince, titrek parmaklar.
Ve İzmir’in o unutulmaz kokusu: tuz, yosun, ıslak taş, kahve, simit, yasemin. Beş duyumu dolduran o koku.
Elimi çekmedi. Bırakmadı da. O şekilde kaldık. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Belki beş dakika, belki yarım saat. Saatimi bile bozmuştum. Aslında bakmayı da unutmuştum.
Gülüm’ün saçına bir ak düştü, onu gördüm. Önceden yoktu. Dün yoktu, bugün vardı. Belki de yılların ağırlığı bir gecede düşürmüştü o akı. Yoksa bu bir tek bana mı öyle geldi?
Sonra yavaşça elimi bıraktı. Çantasını topladı. Ayağa kalktı.
“Aç mısın?” diye sordu.
“Biraz” dedim.
“Gidelim o zaman” dedi.
“Nereye?” diye sordum.
Cevap vermedi. Yürümeye başladı. Arkasından yürüdüm. Valiz olmadan yürümek bile farklıydı. Daha hafif, daha özgür. Belki de valizsiz olmanın verdiği bir boşluk hissi. Ama yine de içimde hâlâ bir ağırlık vardı. Adını koyamadığım.
Onu takip ettim. Pasaport’tan geçtik, Konak’a yöneldik. Saat Meydanı’nda durdu. Saat Kulesi’ne baktı. Bense ona baktım.
Saat Kulesi’nin önünde yıllar önce fotoğraf çektirmiştik. Bir turist çekmişti. Gülüm koluma girmiş, ben gülüyordum, o ciddi duruyordu.
“Neden ciddisin?” diye sormuştum.
“Hayat ciddi” demişti.
“Gülmek yasak mı?”
“Değil ama önemli anlarda gülmek doğru olmaz.”
İşte böyle bir kadındı Gülüm. Her anın kıymetini bilen.
Şimdi de öyle duruyordu işte. Kulenin önünde, başı hafif yukarıda, elleri ceplerinde. Palto rüzgârla dalgalanıyor, saçlarının öndeki telleri yüzüne vuruyordu. Ona yıllar sonra ilk kez böyle yan yana değil de karşıdan bakıyordum. Ne kadar küçülmüştü? Yoksa ben mi büyümüştüm? Sanmıyorum. Hayat beni hiç büyütmemişti. Sadece yıpratmıştı. Ama Gülüm’ü yıpratmamıştı. Onu olgunlaştırmıştı. İkisi farklı şeyler.
Konak’tan Kemeraltı’na daldık. Gülüm bir balıkçıya girdi. Ben kapıda bekledim. İçerden taze levrek, barbunya, bir de kalamar aldı.
Çıkarken balıkçı “Gülüm Hanım, hoş geldin” dedi.
“Hoş bulduk Hüseyin abi” dedi.
Bana baktı Hüseyin abi. “Damat mı?” diye sordu gülerek.
Gülüm gülümsedi. Cevap vermedi. Yürüdü. Ben de arkasından.
“Kalamarı sever misin hâlâ?” diye sordu yürürken.
“Severim” dedim.
“Biliyorum” dedi.
İşte bu kadın. Yirmi üç yıl sonra hâlâ kalamar sevdiğimi biliyordu. Peki ben onun ne sevdiğini biliyor muydum? Durup düşündüm. Enginar severdi. Zeytinyağlı enginar. Bir de midye dolma. Ama en çok, İzmir’in o taze, kumlu, sabahın köründe çıkarılan enginarlarını severdi. “İstanbul’da enginar olmaz” derdi. “Zaten İstanbul’da her şey olur da, enginar olmaz. Enginar İzmir’in kızıdır.”
Şimdi düşününce ne kadar doğru söylemiş.
Karşıyaka vapuruna bindik. Vapurda az kişi vardı. Güverteye çıktık, rüzgâra karşı durduk. İzmir Körfezi masmaviydi. Uzakta tankerler, gemiler, yelkenliler. Kadifekale arkamızda kaldı. Gülüm korkuluğa yaslandı, gözlerini denizden ayırmadı. Bense hep onu izledim. Deniz onun gözlerine vuruyor, gözleri denizin rengini alıyordu. Hangisi daha maviydi, ayırt edemiyordum.
Vapurdan indiğimizde Karşıyaka’nın o eski, taşlı, çınar ağaçlı caddelerinde yürüdük. Gülüm bir eve girdi, üç katlı, balkonlu, önünde zakkum ağacı olan bir ev.
Zakkum ağacı hâlâ duruyordu. Çiçek açmıştı. Pembe, beyaz, kırmızı.
Evin kapısını açtı, içeri girdi. Arkamdan gelmemi bekledi.
“Buyur” dedi. “Yıllar sonra ilk defa bir erkek giriyor bu eve.”
İçeri adım attığımda ilk fark ettiğim şey kedi oldu. Mavi. Deniz mavisi gözleri olan gri bir kedi. Tam eşikte duruyor, bana bakıyordu. Gülüm’ün gözleriyle bakıyordu sanki.
“Mavi, bu Uğur” dedi.
Kedi miyavladı, sonra mutfağa yöneldi. Gülüm arkamdan kapıyı kapattı. Artık içerideydim. Onun evindeydim. Yıllar sonra ilk defa bir kadının evindeydim. Ama bu kadın başka bir kadın değildi. Bu kadın, Gülüm’dü.
Ev küçük ama sevimliydi. Duvarlarında İzmir fotoğrafları, eski plaklar, deniz kabukları. Bir rafta, camlı bir kutu içinde, kuru çiçekler.
“Mor salkım” dedi Gülüm, bakışımı fark edince. “Senin gittiğin yıl açmıştı bahçede. Kuruttum sakladım.”
Mor salkım. Ne çok şeydi bir avuç kuru çiçek.
Mutfağa geçti, balıkları temizlemeye başladı. Ben oturma odasında kaldım, Mavi’yle göz göze. Kedi beni süzüyor, güvenip güvenmeyeceğine karar vermeye çalışıyordu. Sonunda kucağıma atladı. Yumuşacık tüyleri, sıcacık nefesi. Okşadım. Mırlamaya başladı.
Gülüm mutfaktan seslendi: “Mavi kimseyi sevmez. Seni sevmiş.”
İçimden bir şey geçti.
Gülüm balıkları pişirirken ben evi inceledim. Kitaplığında eski kitaplar, bazılarının içinde ayraçlar, bazılarının köşesi kıvrılmış. Bir kitabın arasında eski bir fotoğraf daha. Yine ikimiz. Bu sefer Çeşme’de, kumsalda, güneş batarken. Üzerinde tarih: 14 Ağustos 1999.
Yirmi beş yıl önce. O yaz. Ayrılmadan hemen önceki yaz. O yaz her şey güzeldi. Ne kavga vardı ne de hüzün. Sadece güneş, deniz, kum, birbirimize sarılmış iki genç. Fotoğrafı çekene kadar gülüyoruz, çektikten sonra da gülüyoruz.
Şimdi o fotoğrafa bakıyorum da, gülüşümüzün altında bir şey varmış meğer. Veda etmişiz de haberimiz yokmuş.
Mutfağa doğru yürüdüm. Kapıda durdum. Gülüm tezgâhta balıkları temizliyor, kalamarları doğruyor, zeytinyağında sarımsak kavuruyor. Elleri hünerli, hareketleri çabuk. Arkası dönük bana. Bej paltosunu çıkarmış, altında gri bir hırka, hırkanın dirsekleri yamalı. Saçları dağılmış, enseye doğru kıvrılıyor.
Boynunda ince bir altın zincir, ucunda küçük bir kalp. O kalbi tanıyorum. Ona İstanbul’a gitmeden hemen önce almıştım. “Unutma beni” demiştim takarken. “Unutmam” demişti.
Ve unutmamış işte. Yirmi üç yıl boynunda taşımış.
“Yardım edeyim mi?” diye sordum.
“Otur” dedi. “Sen konuklusun.”
Konuk. Ne acı kelime. Bir zamanlar bu evde, onun bedeninde, onun hayatında ev sahibiydim. Şimdi konuktum. Yıllar ne çabuk indirmişti beni ev sahipliğinden konukluğa.
Yemek pişerken Mavi kucağımdan inmedi. Dışarıdan çocuk sesleri geliyordu, sokakta top oynuyorlardı. Bir yerlerde radyo açıktı, eski bir İzmir türküsü çalıyordu. “Kordon’da geziyor, yarim elinde mendil.”
Gülüm mutfakta söylemeye başladı türküyü. Ses hâlâ aynıydı. Tatlı, hafif, biraz kısık, biraz buruk.
Yemek hazır olunca sofrayı birlikte kurduk. Masa örtüsü bej, tabaklar porselen, çatal bıçak gümüş. Ortada bir vazo, içinde taze papatyalar.
Gülüm papatyaları her gün değiştiriyormuş. “Yalnız yaşayan kadının en büyük lüksü taze çiçek” dedi. “Kendime alıyorum.”
Barbunyalar kızarmış, kalamar halkaları altın sarısı, levrek ızgarada mis gibi. Yanında roka, limon, zeytinyağı. Ve bir şişe beyaz şarap.
Gülüm şarabı açtı, iki bardağa doldurdu. Kadehimi kaldırdı.
“Hoş geldin Uğur” dedi.
“Hoş buldum Gülüm” dedim.
Kadehler tokuştu. Şarap ağzımda dağıldı. İzmir’in şarabıydı bu. Urla’dan, bağlardan. Toprağın tadı vardı içinde. Gülüm’ün elleri gibi toprak kokuyordu.
Yemekte konuşmadık. Sadece yedik, birbirimize baktık, ara sıra gülümsedik. Mavi masanın altında dolaşıyor, kılçıkları bekliyordu.
Gülüm bir ara durdu, çatalını bıraktı. “Uğur” dedi, “bugün ne yapacağız?”
“Bugün” dedim, “sadece buradayım. Başka bir şey yapmayacağım.”
Şaraptan bir yudum daha aldı.
“Peki yarın?” diye sordu.
“Yarın da buradayım.”
“Peki öbür gün?”
“Onu düşünmedim.”
Gülüm başını salladı. “Yıllar önce de böyleydin. Bugünü yaşar, yarını düşünmezdin.”
“İşe yaradı mı?” diye sordum.
“Sence?” dedi.
Cevap vermedim. Çünkü cevabı ikimiz de biliyorduk. İşe yaramamıştı. Bugünü yaşamak yetmiyordu. Yarını düşünmemek kaybettiriyordu. Her şeyi.
Yemek bitti. Sofrayı kaldırdık yine birlikte. Bulaşıkları yıkarken Gülüm elimi tuttu, musluğun altında duruladı. Parmaklarım suyun altında birleşti. Sabun köpükleri, limon kokusu, sıcak su.
“Yıllar önce de böyle yıkardık” dedi.
“Hatırlıyorum” dedim.
Sonra salona geçtik. Gülüm bir plak koydu. Eski bir Zeki Müren plağı. “Şimdi Uzunlar” çalıyordu. Gülüm pencerenin önünde durdu, dışarıya baktı. Akşam oluyordu. İzmir’in güneşi batıyor, Kordon’un ışıkları yanıyordu. Bense sadece onu izliyordum.
“Uğur” dedi arkadan bakmadan. “Senin için bu evde bir odam var.”
Kanım dondu.
“Ne?”
“Yıllar önce, sen gittikten sonra, hep bir odan olsun istedim. Bekledim. Gelirsin belki diye.”
Kalktım, yanına gittim. Omzuna dokundum. Döndü. Gözleri doluydu. Ama ağlamıyordu.
“Odayı görmek ister misin?”
Başımı salladım.
Koridora yöneldi. Arkasından yürüdüm. Evin en sonunda bir kapı. Kapıyı açtı. İçerisi loştu. Gülüm ışığı yaktı.
Oda tam yirmi üç yıl önceki odamız gibiydi. Aynı duvar kağıdı, aynı perde, aynı yatak örtüsü. Komodinin üzerinde bir fotoğraf. İkimizin. Saçma bir fotoğraf, gülüyoruz, ben onu kucaklamışım, o bana sarılmış.
Yastığın üzerinde bir gömlek. Benim gömleğim. Beyaz, mavi çizgili, yakası yıpranmış.
“Her gece” dedi Gülüm arkamdan, “o gömleği kokladım. Ve seni düşündüm. Her gece.”
Söyleyecek tek kelime yoktu. Sadece durdum. O odanın ortasında. Yılların tozunu üzerimden atar gibi. Ama atamadım. O kadar yılı bir anda atmak mümkün değildi.
Döndüm, Gülüm’e baktım. Bana bakıyordu. Bekliyordu. Yirmi üç yıldır neyi bekliyorsa onu.
“Gülüm” dedim. “Özür dilerim.”
“Özür dileme” dedi. “Geldin ya. Yeter.”
Ve o gece, yıllar sonra ilk defa, bir evdeydim. Onun evinde. Ama aslında benim de evimde. Çünkü o oda, hep benimdi.
O gece o odada uyudum. Yastıktaki beyaz çizgili gömleğin kokusunu içime çekerek. Gülüm’ün kokusuydu bu. Lavanta, sabun, taze çamaşır ve hafifçe tütün. Sigarayı bıraktığını söylemişti ama kokusu hâlâ üzerinde, belki de geçmişten kalan bir hayal kokuydu.
Yorganın altına girdiğimde üşümedim ama yine de titriyordum. Heyecandan mı, yoksa yılların yükünden mi, bilmiyorum.
Oda tam bir müzeydi. Her eşya bir hikâye anlatıyor, her detay bir döneme kapı aralıyordu. Komodinin çekmecesini açtım. İçinde eski mektuplar vardı. Benim yazdıklarım. İlk zamanlarda İstanbul’dan gönderdiklerim. “Gülüm, özledim. Her şey çok yabancı. İstanbul güzel ama sensiz.”
Sonra giderek azalan, sonra kesilen mektuplar. En sonuncusu sadece iki cümleydi: “Yoğunum. Sonra yazarım.”
Sonra yazmamıştım. Yirmi üç yıl boyunca.
Şimdi o mektuplara bakıyordum da, ne kadar aciz bir adamdım. Kelimeleri bile yarım bırakan, cümleleri tamamlamaya üşenen, duygularından korkan bir adam. Gülüm ise duygularından korkmamıştı. Onları saklamış, korumuş, büyütmüştü. O odada büyümüştü duygular. Duvarlara sinmiş, tavana çıkmış, yerleri kaplamıştı.
Bir insan bu kadar çok sevebilir miydi? Ben bir insan bu kadar çok sevilmeyi hak eder miydim?
Sabaha karşı üçte uyandım. Gözlerimi açtığımda bir an nerede olduğumu unuttum. Sonra gömleğin kokusu, duvardaki fotoğraf, pencereye vuran ay ışığı… Hatırladım. Kalktım, mutfağa gittim. Gülüm salonda koltukta uyuyormuş, üzerinde ince bir battaniye, Mavi de ayak ucunda kıvrılmış.
Uyurken yüzü daha da genç görünüyordu. Çizgiler kayboluyor, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılıyor, elleri yüzünün altında birleşmişti. O uyuyan kadını izledim uzun uzun. Uyandırmak istemedim. Ama o sanki hissetmiş gibi gözlerini açtı.
Karanlıkta göz göze geldik. Konuşmadık. Sadece baktık. Sonra Gülüm elini uzattı, parmaklarıyla elime dokundu. Parmakları yine soğuktu. Battaniyeyi aldım, üzerine örttüm. Sonra yanına oturdum. Mavi kalktı, gidip odama yöneldi. Sanki bize zaman tanıyordu.
“Uyuyamadın mı yine?” diye fısıldadı Gülüm.
“Yok” dedim. “Uyandım. Sen neden buradasın?”
“Oda senindi. Bu gece seninle birlikte uyumak istemedim. Daha erken.”
Daha erken. Ne demek istediğini anladım. Yirmi üç yılın yarası bir gecede iyileşmezdi. Kırılan bir şeyin yapışması için zamana ihtiyacı vardı. Biz de zamana ihtiyacımız olduğunu biliyorduk. Ama zaman bizden yana mıydı? Artık genç değildik. Belki de kalan zamanımız, kaybettiğimiz zamandan daha azdı. Bu düşünce içimi sıktı.
“Gülüm” dedim, “neden hiç evlenmedin?”
Soru ağır bir soruydu. Oturduğumuz yerde karanlıkta sorması daha da ağırdı. Ama sormam gerekiyordu.
Uzun süre cevap vermedi. Sonra:
“Evlenmek istemedim” dedi. “Seven bir kadın, sevdiğinden başkasıyla evlenirse, her gece yatağında yabancı bir erkekle uyur. Bunu yapamazdım.”
“Peki ya ben? Ben evlendim, boşandım. İki kere.”
“Biliyorum” dedi. “Takip ettim seni. Uzaktan. Arkadaşlarım aracılığıyla. Nerede yaşadığını, ne iş yaptığını, kiminle olduğunu hep bilmek istedim. İlk evlendiğinde çok ağladım. İkincisinde ağlamadım. Alıştım.”
Alıştım. Kelimenin içinde ne çok acı vardı. Bir kadının sevdiği adamın başkasıyla evlenmesine alışması… Ne kadar yanlıştı bu. Ne kadar haksızdı. Karşısında diz çöküp af dilemek istedim. Yapamadım. Çünkü af dilemek, yaptıklarını unutturmazdı.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu.
İşte en zor soru buydu. Şimdi ne olacaktı? İstanbul’da işim vardı. Bir evim, bir arabam, borçlarım, alacaklarım, sorumluluklarım. İzmir’de ise sadece Gülüm vardı. Ama Gülüm, hepsinden daha ağırdı, hepsinden daha kıymetliydi. Onu kaybetmekten korkuyordum. Ama kazanmaktan da korkuyordum. Kazanırsam, bir daha kaybetmeye dayanamazdım.
“Bilmiyorum” dedim. “Ama buradayım. Şimdilik buradayım.”
Şimdilik. O kelime bile ne kadar geçici, ne kadar güvensizdi. Gülüm başını eğdi.
“Yıllar önce de ‘şimdilik’ demiştin” dedi. “Sonra gittin.”
Haklıydı. “Şimdilik” bir vaat değildi. Bir kaçıştı. Belirsizliğin arkasına saklanmaktı. Kelimelerimi seçmeliydim daha dikkatli. Ama seçecek kadar güçlü değildim. Belki de hiçbir zaman olmamıştım. Gülüm hep daha güçlüydü. Beklemek güç ister. O yirmi üç yıl bekleyen bir kadındı.
Ben ise hep kaçan.
Sabah olduğunda güneş yine doğdu, martılar yine uçtu, İzmir yine uyandı. Gülüm kahvaltı hazırladı. Zeytin, peynir, domates, salatalık, taze ekmek, bal, kaymak. Ve çay. Demli, koyu, şekersiz çay.
“Hatırladım” dedi. “Şekersiz içersin.”
“Evet” dedim.
Bilmiyordum. Şekersiz içtiğimi bilmiyordum. En sevdiğim yemeği, en sevdiğim rengi, en sevdiğim şarkıyı unutmuştum. Ama o her şeyi hatırlıyordu.
Kahvaltıdan sonra “Gezelim mi?” dedi. “İzmir’i görmek istemez misin? Ne çok şey değişti.”
“Değişmeyen ne var?” diye sordum.
“Ben” dedi. “Ben değişmedim.”
Çıktık sokağa. İzmir’in o ilkbahar sabahıydı. Hava ılık, güneş tatlı, rüzgâr hafif. Gülüm elimi tuttu. Yıllar sonra bir kadının elini tutuyordum. Hem de en doğal şekilde. Sanki hiç bırakmamışız gibi. Sanki hep böyle yürümüşüz gibi.
Kordon’a yöneldik. Deniz masmaviydi. Ufukta bir gemi geçiyordu, ardında beyaz bir iz bırakarak. O iz gibiydi belki de hayatımız. Arkamızda beyaz bir iz bırakarak geçip gidiyorduk.
“Uğur” dedi Gülüm yürürken. “Anlat bana İstanbul’u. Ne gördün, ne yaşadın?”
Anlattım. Yavaş yavaş, ağır ağır. Boğaz’ı anlattım, kış gecelerinde yalnız başına yürüdüğüm rıhtımları. Kalabalığı anlattım, yalnızlığı anlattım. İş yerini, patronları, arkadaşları, geceleri içtiği rakıları, sabahları içtiği kahveleri.
Gülüm dinledi. Sözümü kesmedi, yargılamadı. Sadece dinledi. Ara sıra “Eee” dedi, “sonra?” Sonrası yoktu işte. Sonrası hep aynıydı. Günler birbirine benziyor, yıllar birbirini kovalıyor, insan bir bakıyor ki saçları ağarmış, dizleri ağrımış, yüreği yorgun.
Karşıya geçtik. Bostanlı’da yürüdük. İskele boyunca uzanan yolda, denizin kokusunu içimize çekerek. Gülüm bir banka oturdu, yanına oturdum. Bir kumrucu geldi, iki kumru aldık.
Kumruyu yerken Gülüm’ün dudaklarına bulaşan susamları izledim. Hâlâ o kız vardı işte. Yirmi üç yıl önce aynı bankta kumru yiyen kız.
“Gülüm” dedim, “sana bir şey söyleyeceğim.”
“Söyle” dedi.
“Ben İstanbul’da senden sonra kimseyi sevemedim. Evlendim, sevdiğimi sandım. Ama olmadı. Her kadında seni aradım. Her gülüşte senin gülüşünü, her dokunuşta senin ellerini, her bakışta senin gözlerini. Bulamadım. Çünkü senden sadece bir tane vardı. Ben onu bırakıp gitmiştim.”
Gülüm’ün gözleri doldu. Ama yine ağlamadı.
“Ben de senden sonra kimseyi sevemedim” dedi. “Ama denemedim bile. Çünkü biliyordum. Olmayacağını biliyordum.”
O an oturduğumuz bankta, Bostanlı’da, martıların sesi eşliğinde, ikimiz de sustuk. Konuşacak bir şey yoktu. Her şey söylenmişti çoktan. Yirmi üç yıl önce söylenmemiş olan her şey, şimdi susarak anlatılıyordu.
Yürümeye devam ettik. Gülüm ayağını denize soktu, çıkardı. Su soğuk muydu bilmiyorum, yüzünde bir ifade yoktu. Saatlerce yürüdük. Konuştuk, sustuk, yürüdük. İzmir’in her sokağında, her köşesinde bir anı vardı. İlk buluştuğumuz kahvehane yıkılmış, yerine bir alışveriş merkezi yapılmıştı. İlk öpüştüğümüz duvarın yerinde ise dev bir reklam panosu vardı.
Her şey değişmiş, her şey yıkılmış, her şey başkalaşmıştı. Ama Gülüm aynıydı. Belki de hayatımda değişmeyen tek şey oydu.
Akşama doğru eve döndük. Yorgunduk ama iyi yorgunluktu. Gülüm yemek yapmak istemedi. Dışarıdan döner söyledi. Yedik, çay içtik, Mavi kucağımıza atladı. Televizyon açıktı ama kimse bakmıyordu. Sadece oturuyorduk. Varlığımız yeterdi.
Gece yine ayrı odalarda uyuduk. Ama bu sefer kapıları kapatmadık. Işıklar sönünce, koridordan birbirimizin nefesini duyuyorduk. O nefes, yirmi üç yılın özlemini taşıyordu. Ve ben, ilk defa, sabaha karşı uyandığımda birine koşmaktan korkmadım.
Kalktım, Gülüm’ün odasına gittim. Yatağının kenarına oturdum. Uyuyordu. Saçları yastığa dağılmış, yüzü ay ışığında bembeyaz. Parmaklarımı saçlarına dokundurdum. Sanki bir rüyadaydım. Ya da rüyadan uyanmıştım, hangisi olduğunu bilmiyordum.
Gülüm gözlerini açtı.
“Uğur?” dedi uykuyla karışık.
“Buradayım” dedim. “Bu gece yanında kalabilir miyim?”
Cevap vermedi. Yorganı kaldırdı. Yattım yanına. İlk defa yan yana uyuyorduk. Yıllar sonra. Sıcacıktı. Nefesi boynumdaydı. Elleri ellerimdeydi. Mavi ayak ucumuza kıvrıldı. Dışarıdan martı sesleri geliyordu. Ve İzmir’in o nemli, tuzlu, hüzünlü rüzgârı pencereden içeri sızıyordu.
Biz hiç ayrılmamıştık. Sadece bekliyorduk. Ve bekleme bitmişti.
O gece yan yana uyuduktan sonraki sabah, güneş odanın içine vurduğunda gözlerimi açtım. Gülüm hâlâ uyuyordu. Yüzü bana dönük, dudakları hafif aralık, elleri yastığın altında. Onu uyandırmamak için kıpırdamadan uzandım. Tavanı izledim. Beyaz tavan, birkaç çatlak, ortada eski bir avize. Tozlanmış, ağlar tutmuş. Ama güzel. Her şey güzeldi. Çünkü o vardı.
Gülüm uyandığında göz göze geldik yine. Gülümsedi. Parmaklarıyla saçlarımı okşadı.
“Günaydın” dedi.
“Günaydın” dedim.
Başka bir şey söylemedik. Kalktık, kahvaltı hazırladık, yine aynı sessizlikte yedik. Mavi bu sabah daha da sevecendi, sürekli kucağıma zıplıyor, sürekli mırlıyordu.
Gülüm “Mavi seni çok sevdi” dedi.
“Ben de onu sevdim” dedim.
Ama aslında ikimiz de Mavi’den bahsetmiyorduk.
O gün İzmir’i yeniden keşfettim. Gülüm’le birlikte. Adım adım, sokak sokak, durak durak. Her yerde bir anı, her durakta bir tebessüm, her köşede bir hüzün. Kemeraltı’nda dolaştık, tarihi asansöre bindik, yukarıdan İzmir’i izledik. Şehir ne kadar büyümüştü, ne kadar kalabalıklaşmıştı. Ama kalbi hâlâ aynı yerde atıyordu: Kordon’da, Konak’ta, Kadifekale’nin eteklerinde.
Gülüm bir ara durdu, elimi sıktı.
“Uğur” dedi, “buraya ne kadar kalacaksın?”
Cevap vermedim hemen. Denize baktım. Karşıda vapurlar gidip geliyor, insanlar telaşla koşuşturuyor, martılar simit kapmaya çalışıyordu. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Ama ben yetişmek istemiyordum. Sadece durmak, kalmak, olmak istiyordum.
“Bilmiyorum” dedim. “Dönmek istemiyorum.”
“Peki işin? Evin? Hayatın İstanbul’da.”
“Hayatım burada. İş bulurum, ev açarım. Yeniden başlarım.”
Gülüm bana baktı. O bakışta yıllar vardı, yorgunluk vardı, ama en çok da umut vardı. Kırık, yıpranmış, ama hâlâ yanan bir umut.
“Yeniden mi?” dedi. “Kaç kere yeniden başlayacaksın Uğur? Kaç kere gidip geleceksin? Kaç kere beni bırakıp gideceksin?”
Sesi titriyordu. Ağlamıyordu. Çünkü Gülüm ağlamayı unutmuştu belki de. Yıllar önce tüm gözyaşlarını akıtmış, geriye sadece kuru bir sessizlik kalmıştı.
“Bu sefer bırakmayacağım” dedim.
“Bunu daha önce de söylemiştin.”
“Ama bu sefer farklı.”
“Neden farklı olsun?”
“Çünkü artık gidecek yerim yok. Hep buraya geleceğimi biliyordum. Sadece zamana ihtiyacım vardı. Aptalmışım.”
Gülüm yürümeye devam etti. Arkasından yürüdüm. Konuşmadık. Uzun süre konuşmadık. O kadar uzun ki, güneş tepeden batıya kaydı, gölgeler uzadı, hava serinledi.
Gülüm bir çınar ağacının altında durdu. Yapraklar dökülüyordu. Mevsim sonbahardı aslında ama İzmir’de sonbahar da bahar gibidir. Yapraklar dökülür ama ağaç ölmez, toprak kurumaz, deniz üşümez.
“Uğur” dedi. “Ben senden bir şey istemeyeceğim. Kalırsan kal, gidersen git. Ama artık giderken bana haber ver. İkinci kez yok olmana dayanamam.”
İşte o an, Gülüm’ün “dayanamam” dediği an anladım. Bu kadın yirmi üç yıl dayanmıştı. Her gece yastığının altında eski bir fotoğraf, dolabında yıpranmış bir gömlek, yüreğinde tarifi imkânsız bir sızıyla yaşamıştı. Ama şimdi dayanamayacağını söylüyordu. Çünkü artık yaşı geçkindi, artık gücü tükenmişti, artık yeniden başlamaya ne mecali ne de zamanı vardı.
Ona güvenmemi istiyordu. Aslında hep istemişti. Ama ben güvenilir bir adam olmamıştım.
Sarıldım ona. Sımsıkı. Yılların açlığıyla, yılların suskunluğuyla, yılların acısıyla. Gülüm önce donup kaldı, sonra yavaşça ellerini sırtıma koydu, sonra daha da sıktı, sonra yüzünü göğsüme gömdü. Ağlıyor muydu bilmiyorum. Belki de ağlıyordu. Omuzları titriyor, nefesi kesik kesik geliyordu. Kimseye görünmeden, kimseye duyurmadan. İzmir’in o insan kalabalığı içinde, çınar ağacının altında, iki yaşlı âşık sımsıkı sarılmıştı.
O gün eve döndüğümüzde Gülüm bana bir anahtar uzattı. Kapı anahtarı.
“Senin de evin” dedi. “İstersen gel, istersen git. Ama anahtar sende kalsın.”
Anahtarı avucumun içinde tuttum. Ağır bir anahtardı. Sadece metalden değil, yirmi üç yıllık bekleyişten, yirmi üç yıllık özlemden, yirmi üç yıllık sadakatten yapılmıştı.
Cebime koydum. Kalbimin attığı yere.
O gece yine yan yana uyuduk. Uyumadan önce Gülüm’e İstanbul’daki işimi aradığımı, tazminatımı alıp İzmir’e yerleşeceğimi söyledim. Hiçbir şey demedi. Sadece elimi tuttu. Uyurken bile elimi bırakmadı.
Sabah olduğunda bir hafta geçmişti. Otelden valizimi almaya gittim. Otelci “Hoşça kalın abi” dedi.
“Hoşça kal” dedim.
Ama içimden “Görüşürüz” geçti. Çünkü İzmir’den ayrılmayacaktım ki.
İstanbul’a dönüş biletimi iptal ettim. Telefondan bir emlakçıyı aradım, İzmir’de ev bakıyordum. Emlakçı “Ne tür bir ev istiyorsunuz?” diye sordu.
“Eski” dedim. “Bahçeli, zakkum ağaçlı, deniz manzaralı olmasa da olur, martı sesi gelen, sabahları simitçi sesiyle uyanılan bir ev.”
Emlakçı güldü. “Çok şey istiyorsunuz” dedi.
“Evet” dedim. “Yıllardır istiyorum.”
Gülüm’e söylemedim. Sürpriz olsun istedim. Belki de söylemeye cesaret edemedim. Çünkü korkuyordum. Ya yine gidersem? Ya yine vazgeçersem? Ya yine onu bırakıp gidersem? Kendime güvenmiyordum. Ama ona güveniyordum. O bana güvenmişti yirmi üç yıl.
Şimdi sıra bende miydi?
Eve döndüğümde Gülüm yine kitap okuyordu. Gözlük takmış, saçları toplu, koltukta uzanmış. Mavi kucağında. O an çok güzeldi. Yaşlılık güzel bir şeydi işte. Gençlikteki o toy, o çiğ, o hesapsız güzellik değildi belki ama daha derindi, daha anlamlıydı. Bir ömrün izlerini taşıyordu yüzünde. Ve ben o izlere bakmaya doyamıyordum.
“Ne bakıyorsun?” dedi gözlüklerinin üzerinden.
“Sana” dedim.
“Ne var bende?”
“Her şey.”
Kitabını kapattı, gözlüklerini çıkardı, yanına oturmam için yer açtı. Oturdum. Mavi hemen kucağıma atladı. Gülüm başını omzuma koydu. Saçlarının kokusu burnuma geldi. Lavanta, sabun, taze çamaşır. Ve hafif tütün. O hayali tütün.
“Gülüm” dedim, “sana bir şey söyleyeceğim.”
“Söyle.”
“İstanbul’a dönmüyorum.”
Bir an sustu. Nefesini tuttuğunu hissettim. Sonra yavaşça başını omzumdan kaldırdı, yüzüme baktı.
“Ne?” dedi.
“Dönmüyorum. İzmir’de kalıyorum. Seninle.”
Gözleri doldu. Ama bu sefer ağladı. Yıllar sonra ilk defa. Sessizce, usulca, yaşlar süzüldü yanaklarından. Eliyle sildi, silemedi. Bir yaş daha, bir yaş daha. Sonra gülümsedi. Hıçkırarak güldü. Ağlarken gülen bir kadın. İşte Gülüm buydu. Hayatın en acılı anında bile gülen, en güzel anında bile ağlayabilen.
“Uğur” dedi. “Bana bak. Bu sefer gerçek olsun. Yalan olmasın.”
“Gerçek” dedim. “Yemin ederim. İzmir’deyim. Seninleyim.”
O akşam balkonda oturduk. Deniz görünüyordu uzaktan. Yıldızlar teker teker belirdi. Vapurların ışıkları süzülüyordu karanlık suların üzerinde. Gülüm elimi tuttu, parmaklarımız birbirine geçti. Artık soğuk değildi elleri. Sıcacıktı. Kalbimiz gibi.
Mavi ayaklarımıza kıvrıldı, mırlamaya başladı. İçerden radyoda yine bir İzmir türküsü çalıyordu. “Gülüm’ün elleri kınalı mı kınalı…”
Gülüm güldü. “Kınalı değil” dedi. “Yılların yorgun elleri.”
“Güzel elleri” dedim. “En güzel.”
Ve o gece, yıllar sonra, İzmir’in o efsanevi gecesinde, bir adam memleketine dönmüştü. Sadece toprağına değil, sevdiğine de. Belki çok geçti, belki yıllar kayboldu, belki keşkeler çoktu. Ama önemli değildi. Çünkü geriye kalan ne varsa, o da yetiyordu.
Bazen sevmek için zamanlama önemli değildir. Bazen sevmek için sadece yürek gerekir. Ve biraz da İzmir rüzgârı.
Sabah olduğunda yine uyandım. Gülüm hâlâ yanımdaydı. Saçları dağılmış, yüzü huzurlu, nefesi düzenli. Parmaklarımı yanağına dokundurdum. Yumuşacıktı. Sanki zaman geri akmıştı. Belki de gerçekten akmıştı. Aşkın zamanı olmaz derler ya, işte onu anladım o sabah.
Ayağa kalktım, mutfağa geçtim. Kahvaltı hazırladım. Çayı demledim, taze ekmek kestim, zeytinleri tabağa koydum.
Gülüm uyanıp mutfağa geldiğinde masanın hazır olduğunu gördü. Gözleri parladı.
“Sen mi yaptın?” dedi.
“Ben” dedim. “Yeniden başlamak için ilk kahvaltı.”
Sandalyeye oturdu, çayından bir yudum aldı.
“Güzel olmuş” dedi. “Hayat gibi.”
Evet, hayat gibi. Biraz tuzlu, biraz tatlı, biraz da buruk. Ama sonuçta güzel. Çünkü paylaşılan her şey güzeldir. Acı da olsa, tatlı da olsa.
Ve Mavi, yine ayağımızın dibinde, yine mırıl mırıl… SON***