Duvarların Arkasındaki Şehir
Defne, kırk yaşına bastığı gün yeni evinin anahtarını teslim aldı.
Apartmanın girişinde üç çatlak basamak, asansör yerine kullanılan eski bir yük asansörü, koridorda yanıp sönen floresan lamba vardı. Dördüncü katta, en sondaki daire. Hiçbir şeyi yoktu henüz. Sadece bir valiz, sırt çantası, katlanmış bir yatak, birkaç kitap.
Daireyi tuttuğu emlakçı “Çok şanslısınız” demişti. “Bu fiyata böyle geniş bir ev bulmak imkânsız.”
Defne gülümsemişti. Kimsenin istemediği için bu kadar ucuz olduğunu biliyordu. Pencereleri dar, tavanı alçak, mutfağı daracıktı. Ama bir odası vardı ki onu diğerlerinden ayıran: banyo. Evin en sonunda, koridorun karanlığa bakan tarafındaydı. Duvarları nemden kabarmış, fayansları dökülmüş, musluktan sürekli ince bir ses geliyordu.
Defne banyoya ilk girdiğinde bir an nefesini tuttu. Duvardaki çatlakların, nem lekelerinin, dökülen badananın altında bir şey vardı. Sanki duvar nefes alıyordu. Sanki dokunsan avuçlarının içine bir kalp atışı yapışacaktı.
Defne bir mimardı. Duvarları okumayı bilirdi. Hangi duvar sağlamdır, hangisi çürüktür, hangisi bir hikâye taşır, hangisi susar. Bu duvar susmuyordu. Bir şey anlatmak istiyordu. Ama Defne henüz dinlemeye hazır değildi.
Yerleşmesi günler aldı. Sadece eşya değil, kendini de yerleştirmesi gerekiyordu. Yabancı bir ülke, yabancı bir dil, yabancı bir sessizlik. Sokağın adını söylerken takılıyor, komşunun selamını duymazdan geliyor, pazarda kasap “ne alacaksın” diye sorduğunda cevap veremiyordu.
Dilin içinde boğuluyordu. Her gün biraz daha küçülüyordu. Bir zamanlar kocaman bir şehirde yaşayan, o şehrin caddelerini, sokaklarını, tarihi binalarını ezbere bilen, insanlara evler tasarlayan Defne, şimdi bir metrekarelik banyoda, duvardaki çatlaklara bakıp duruyordu.
Gece yarıları en zoruydu. Ne televizyon izleyecek enerjisi kalıyordu ne de kitap okuyacak hali. Sadece yatıyor, gözlerini tavana dikiyor, tavanın beyazlığında memleketini arıyordu.
Memleketi artık yoktu. En azından haritada yoktu. Savaş gelmiş, önce sokaklar vurulmuş, sonra mahalleler, sonra okul, sonra hastane. En sonunda evleri. Defne’nin çocukluğunun geçtiği ev, üç katlı, bahçeli, önünde dut ağacı olan ev, bir sabah bomba ile yıkılmıştı. İçinde kimse yoktu, şanslıydılar. Ama ev yoktu artık. Ve o ev gidince, şehir de gitmişti. Geriye sadece bir isim kalmıştı. Haritalarda bile olmayan bir isim.
Üçüncü gece, bir şey oldu.
Defne tam uykuya dalarken banyodan bir ses geldi. Duştan akan su sesi değildi bu. Daha derin, daha ritmik, daha eskiden kalma bir ses. Kalktı, yalınayak koridorda yürüdü. Banyonun kapısı aralıktı. Işığı açmadı. Çünkü ışığa gerek yoktu. Duvar parlıyordu. Sönük, loş, yeşilimsi bir ışık. Eski bir radyasyon gibi. Ya da bir şehir ışığı gibi.
Defne duvara yaklaştı. Ellerini fayanslara koydu. Soğuk değildi. Ilıktı. Nefes alıyordu resmen.
Derken fayansların arasındaki çatlaklar büyümeye başladı. Önce saç teli kadar, sonra kalem kadar, sonra bir elin sığabileceği kadar. Defne geri çekilmedi. Parmaklarını o aralığa soktu. Duvardan bir rüzgâr çıktı. Sıcak, toprak kokulu, biraz da yanık. Memleketinin kokusu.
Ardından duvar açıldı.
Açılmak kelimesi yanlış olur. Duvar yok oldu. Ya da şeffaflaştı. Ya da ortadan kayboldu. Defne’nin karşısında, yıllar önce yıkıldığını bildiği evinin salonu vardı. Aynen eski halinde. Duvarlarında o çiçekli duvar kağıdı, penceresinde o beyaz tül perde, köşede o eski koltuk, sehpanın üzerinde dantel örtü. Her şey yerli yerindeydi. Havada börek kokusu vardı. Annemin böreği. Peynirli, maydanozlu.
Defne adım atmadı. Sadece baktı. Uzun süre baktı. Sonra geri geri yürüdü, banyo kapısını kapattı, odasına gitti, yatağa girdi ve sabaha kadar uyumadı.
Sabah olduğunda banyoya gittiğinde duvar eski halindeydi. Nemli, çatlak, dökük. Hiçbir şey olmamış gibi.
Ama olmuştu.
Defne o gün işe gitmedi. Yeni işine henüz başlamıştı, küçük bir mimarlık ofisinde çizimler yetiştiriyordu. Telefonla “hastayım” dedi. Yalan söylüyordu. Hasta değildi. Ama ne olduğunu da bilmiyordu. Delirmiş miydi? Belki de yalnızlık, göç, travma, uykusuzluk birleşmiş, beyni oynamıştı. Yoksa duvar gerçekten açılmış mıydı?
Akşama kadar düşündü. Hiçbir mantıklı açıklama bulamadı. Bir mimar olarak duvarların ne kadar sağlam, ne kadar geçirgen olduğunu bilirdi. Ama bu, fizik kurallarının dışındaydı.
Gece olduğunda yine banyonun kapısında durdu. Kalbi hızla atıyordu. Elleri titriyordu.
Işığı açtı. Duvar normaldi. Kapattı. Karanlıkta bekledi. Bir dakika, iki dakika, beş dakika. Bir şey olmadı. Belki de rüya görmüştü. Tam vazgeçip odasına dönecekti ki, duvardan yine o ışık geldi. Daha güçlü, daha belirgin.
Defne fayanslara dokundu. Yine ılıktı. Çatlaklar büyüdü, duvar açıldı ve aynı salon, aynı koltuklar, aynı perde, aynı börek kokusu.
Bu sefer adım attı.
Geçer geçmez burnuna o koku doldu. Peynirli börek. Ama sadece o değil. Taze demlenmiş çay, biraz yasemin, biraz karanfil. Annemin kokusu.
Salonun kapısından mutfak görünüyordu. O eski, sararmış buzdolabı, mavi tüplü gaz ocağı, üzerinde çaydanlık. Radyodan eski bir türkü geliyordu. Hangi radyo? O radyo yıllar önce susmuştu. Ama burada çalıyordu.
Defne koltuklara dokundu. Tozlu değildi. Taze, temiz, hatta biraz ütü kokuyordu. Sehpanın üzerinde bir gazete vardı. Tarihe baktı. Yirmi yıl önce. Yıkımdan iki sene önce. Demek ki burası, zamanın donduğu bir an değil, zamanın başka türlü aktığı bir yerdi.
Salonun köşesinde bir sandalye vardı. O sandalyede babam otururdu. Akşamları işten gelir, ceketini çıkarır, sandalyeye oturur, ayakkabılarını çıkarırdı. Defne o zamanlar küçüktü, babamın ayakkabılarını karıştırır, içine kâğıtlar koyar, sonra kaçırırdı. Babam gülerdi.
Şimdi o sandalye boştu. Ama arkasında bir gölge vardı. Belki de göz yanılmasıydı. Defne gözlerini kırptı, gölge kayboldu.
Salonda bir saat kadar dolaştı. Her eşyaya dokundu. Her fotoğrafı inceledi. Duvarda asılı aile fotoğrafları. Defne on beş yaşında, saçları uzun, yüzü güneşten yanmış, bir eli kardeşinin omzunda. Kardeşi de gülüyor. Dişleri eksik. O zamanlar düşmüştü, okulda merdivenden.
Şimdi kardeşi de başka bir ülkede, onu tanımaz olmuştu. Konuşmuyorlardı. Araya savaş girmişti. Savaş her şeyi bölmüştü. Aileleri, sokakları, şehirleri, hatta zamanı.
Defne tam çıkacaktı ki, mutfaktan bir ses geldi. Annemin sesi.
“Defne, çay içer misin?”
Ses yumuşacıktı, eskisi gibi. Defne’nin ayakları dondu. Cevap vermedi. Çünkü verirse, gerçek olacaktı. Ve gerçek olursa, buradan çıkamayacağını biliyordu. Sessizce duvara yöneldi. Adımlarını duymamak için parmak uçlarında yürüdü. Geçitten geçti, banyoya girdi. Duvara dokundu, çatlaklar küçüldü, duvar kapandı.
Banyoda ayakta dururken ellerine baktı. Parmak uçları buruşmuştu. Sanki saatlerce suda kalmış gibi. Ama suya dokunmamıştı.
Aynaya baktı. Saçlarında bir ak vardı. Dün yoktu. Bugün vardı. Belki de ışığın oyunuydu. Ama bilmiyordu. Henüz bilmiyordu. Her geçişin bir bedeli olduğunu.
O gece uyumadı. Sabaha kadar banyo kapısını açık tuttu. Duvar kapalıydı. Hiçbir şey olmadı. Ama Defne artık biliyordu. Duvar bekliyordu. Onu çağırıyordu. Ve her çağrıda biraz daha yaşlanacağını, biraz daha eriyeceğini hissediyordu. Aynadaki ak saç gibi. Parmak uçlarındaki buruşukluk gibi.
Dördüncü gün işe gitti. Çizim masasının başında bir proje çiziyordu. Bir okul binası. Ama düşünceleri orada değildi. Duvarı düşünüyordu. O geçit nereye açılıyordu? Sadece salona mı? Başka odalara da geçmek mümkün müydü? Peki ya zamanda ileri gitmek? Ya da geri? Ve en önemlisi, neden şimdi? Neden kırk yaşında, neden yalnız, neden bu şehirde?
Ofisteki arkadaşı Lena yanına geldi. “Defne, iyi görünmüyorsun. Hastasın gerçekten.”
“Sadece uykusuzum” dedi.
Lena şüpheyle baktı. “Yüzün solgun. Gözlerinin altı mosmor. Kendine iyi bak.”
Lena iyi bir kadındı. Ama anlamazdı. Onun evi vardı, ailesi vardı, çocukluğu vardı. Haritadan silinmiş bir şehri yoktu. Bir banyo duvarı gece yarısı açılıp çocukluğunu geri getirmiyordu ona.
Akşam eve döndüğünde bir karar aldı. Bu gece duvara girmeyecekti. Dayanacaktı. Saatlerce oturdu, kitap okudu, çay içti, pencereden dışarı baktı. Bulutlar geçiyordu. Soğuk bir rüzgâr vardı. Sokak lambaları sarı ışık saçıyordu. Yabancı bir şehir. Yabancı bir gece.
Tam saat on ikide banyodan yine o ses geldi. Duş sesi değil. Daha çok bir çağrı. Bir fısıltı. Defne’nin adını söylüyor gibiydi.
Hayır dedi. Gitmeyeceğim.
Yastığına sarıldı. Dişlerini sıktı. Gözlerini kapattı. Ama duvarın ışığı göz kapaklarının ardından bile sızıyordu. Yeşilimsi, loş, hipnotik.
Defne kalktı, banyoya gitti, ışığı yaktı. Duvarda hiçbir şey yoktu. Sıradan, nemli, dökük bir duvar. Işığı söndürdü. Karanlıkta bekledi. Duvar açıldı. Bu sefer daha hızlı, daha geniş. Sanki duvar sabırsızlanıyordu.
Defne geçmedi. Eşikte durdu. Karşıda salon vardı. Bu sefer salonda biri oturuyordu. Bir kadın. Saçları topuz yapılmış, başında yazması, elinde tığ işi.
Babannem.
Ölmüştü. Yıllar önce, savaş çıkmadan önce, yatağında, sessizce. Ama burada yaşıyordu. Tığ işi yapıyor, gözlüklerinin üzerinden bakıyor, dudakları kımıldıyordu. Belki bir şey söylüyordu, belki de sadece nefes alıyordu.
Defne bir adım attı. İçeri girdi.
Babannesi başını kaldırdı.
“Geldin kızım” dedi. “Bekledim seni.”
Ses aynı ses. Yaşlı, biraz kısık, biraz gıcırtılı. Defne’nin gözleri doldu. Konuşamıyordu. Babannesi elini uzattı, Defne’nin elini tuttu. Eli sıcacıktı. Yumuşacık. Yıllar önceki gibi.
Defne ağlamaya başladı. Sessizce. Omuzları titreyerek.
Babannesi “Niye ağlıyorsun?” dedi. “Daha yeni gördük.”
Defne cevap vermek istedi. Ama kelimeler boğazında düğümlendi. “Siz öldünüz” diyemedi. “Ben gittim” diyemedi. “Her şey yıkıldı” diyemedi. Sadece oturdu, elini bırakmadı, ağladı.
Ne kadar kaldığını bilmiyordu. Belki on dakika, belki bir saat.
Çıkarken babannesi “Yine gel” dedi. “Çok yalnızım.”
Defne geçitten geçti, banyoya girdi, duvar kapandı. Aynaya baktı. Yorgundu. Ama sadece yorgun değil. Değişmişti. Gözlerinin çevresinde kaz ayakları belirmişti. Ellerindeki damarlar daha belirgindi. Saçındaki ak teller çoğalmıştı. Sanki bir gecede on yıl yaşlanmıştı.
O an anladı. Duvara her girişinde, geçmişte geçirdiği her dakika, şimdiki zamanın bedeninden çalıyordu. Zamanını, yaşını, gençliğini. Ne kadar çok giderse, o kadar hızlı yaşlanacaktı. Belki de bir gün, geçitten geçip de geri dönemeyecekti. Ya da döndüğünde kendini bir ihtiyar olarak bulacaktı.
Ama yine de gidecekti. Çünkü duvarın ardında, yıkılmamış bir şehir vardı. Yaşayan bir aile vardı. Kaybolmamış bir çocukluk vardı. Ve Defne, kırk yaşında, yabancı bir ülkede, yalnız başına, her şeyi göze alıyordu. Bir duvarın ardındaki hayat için. Bedeli ne olursa olsun.
O gece yatağına uzandığında, aynadaki yeni çizgileri ve ellerindeki damarları düşündü. Her şeyin bir bedeli vardı. Bunu biliyordu. Ama bilmekle kabullenmek arasında kocaman bir uçurum vardı.
Sabah olduğunda Defne ilk iş aynaya koştu. Gece gördükleri bir rüya mıydı, yoksa gerçek miydi, anlamak istiyordu.
Ayna yalan söylemezdi.
Gözlerinin altındaki torbalar daha da çökmüştü. Yanakları hafifçe sarkmış, çene hattı yumuşamıştı. Kırk yaşında bir kadın olmak başkaydı, kırk beş yaşında bir kadın olmak başka. Defne şimdi ikisinin arasında bir yerdeydi. Ne tam olarak gençti ne de yaşlı. Ama dünden daha yaşlıydı.
Bu, onu en çok korkutan şeydi.
Eline büyüteçli aynayı aldı, saç diplerine baktı. Ak teller artık sadece şakaklarında değil, tepeye doğru da yayılmaya başlamıştı. Gençken babannesi “Ak pak olsun” derdi. Şimdi o ak pakın ne demek olduğunu anlıyordu. Zamanın geçtiğini, bedenin yorulduğunu, hayatın bir yerlerden kırıldığını gösteren işaretlerdi bunlar.
Ama en kötüsü, bu işaretlerin bir gecede gelmesiydi.
İşe gitmedi. Telefonu kapattı. Ofis aradı, açmadı. Lena mesaj attı: “İyi misin?” Cevap vermedi. Ne diyecekti? “Dün gece banyomdaki duvar açıldı, ölmüş babannemle konuştum, on yaş birden yaşlandım” mu diyecekti?
Lena anlamazdı. Kimse anlamazdı. Yalnızlık böyle bir şeydi işte. En garip şeyleri yaşarsın, en büyük sırrı taşırsın ve kimseyle paylaşamazsın.
Banyoya gitti. Gündüz vakti duvar sıradandı. Nemli, çatlak, dökük. Defne fayanslara dokundu, soğuktu. Hiçbir ışıltı yoktu. Hiçbir nefes yoktu. Sanki gece yaşananlar bir hayaldi. Ama aynadaki çizgiler hayal değildi.
Defne duvarın karşısına oturdu, kollarını dizlerine doladı, saatlerce bekledi. Duvar konuşmadı. Duvar sustu. Belki de sadece gece yarısı açılıyordu. Belki de sadece karanlıkta. Belki de Defne hazır olduğunda.
Ama Defne hazır değildi. Hazır olup olmadığını da bilmiyordu. Tek bildiği, bir daha girmemesi gerektiğiydi. Çünkü bedeli ağırdı. Her girişte biraz daha eriyor, biraz daha yok oluyor, biraz daha geçmişe gömülüyordu.
Öğleden sonra dışarı çıktı. Yürümek istedi.
Şehir griydi. Binalar yüksek, soğuk, cam gibiydi. Hiçbir duvarın ardında sıcak bir salon, peynirli börek kokusu ya da tığ işi yapan bir babaanne yoktu. Her şey dümdüzdü, her şey kurallıydı, her şey fazlasıyla modern ve fazlasıyla yabancıydı.
Defne bir mimardı, şehirleri okumayı bilirdi. Bu şehir ona hiçbir şey anlatmıyordu. Belki de anlatacak bir şeyi yoktu.
Bir parka oturdu. Bankta yaşlı bir kadın ekmek kırıntıları atıyordu güvercinlere. Kadının elleri nasırlıydı, parmakları çarpıktı, tırnakları kalındı. Ama güvercinlere atışı yumuşacıktı. Defne o elleri izledi uzun uzun.
Eller yaşlanırdı, tıpkı yüz gibi, tıpkı saç gibi. Ama ellerin yaşlanması başkaydı. Onlar çalışır, üretir, sever, beslerdi. Yaşlı kadının elleri ne çok şey anlatıyordu.
Defne kendi ellerine baktı. Parmak uçları hâlâ buruşuktu. Ama artık sadece parmak uçları değil, avuçlarının içinde de ince çizgiler belirmişti.
Akşam eve döndü. Yemek yapmadı. Bir dilim ekmek, bir parça peynir, birkaç zeytin. Çay demledi. Çayı içerken annesini düşündü. Annem çayı böyle demlemezdi. Onun çayı daha koyu, daha demli, daha kırmızı olurdu. Defne’nin çayı ise sarıya çalıyor, yaprakları dibe çökmüyor, tadı ot gibi kalıyordu.
Yıllardır annesinin çayını arıyordu. Bulamamıştı. Belki de hiç bulamayacaktı.
Saat dokuzda dişlerini fırçaladı, saat onda pijamalarını giydi, saat on birde yatağa girdi. Ama uyumadı. Bekledi. On ikiyi bekledi. Tavanı izledi. Duvarları dinledi. Apartman sessizdi. Sokak sessizdi. Şehir sessizdi. Sanki herkes ölmüştü de sadece Defne kalmıştı. Sanki dünyada tek bir canlı vardı ve o da banyodaki duvarın ardında bekliyordu.
Saat on iki. Defne kalkmadı. Yatakta kaldı. Dişlerini sıktı. Gözlerini yumdu. Nefesini tuttu.
Banyodan ses geldi. Duvarın açılma sesi. Fayansların çatlaması, betonun nefes alması, çimentonun dirilmesi gibi bir ses. Tanıdık geliyordu artık.
Defne yataktan fırladı, koşarak banyoya gitti. Işığı açtı. Duvar kapalıydı. Işığı söndürdü. Duvar açıldı.
Yine aynı salon. Aynı koltuklar. Ama bu sefer salonda biri daha vardı. Babannemin yanında bir adam oturuyordu. Başı öne eğik, elleri dizlerinde, ayakları çıplak. Saçları beyaz, sakalı uzun, yüzü kırışık.
Defne tanıdı.
Dedesi. Savaştan önce ölmüştü. Defne daha üniversitedeyken. Kalp krizi. Aniden. Defne onu son gördüğünde hastane yatağındaydı, elleri morarmış, dudakları kurumuş, gözleri cam gibiydi. Ama burada, salonda, canlıydı.
Başını kaldırdı, Defne’ye baktı.
“Gel kızım” dedi. “Gel otur.”
Defne içeri girdi. Ayakları yere basmıyor gibiydi. Salonun ortasında durdu, dondu kaldı. Dedesi bir sandalye çekti, oturmasını işaret etti. Babannesi tığ işini bırakmış, Defne’yi süzüyordu. İkisinin de gözlerinde bir tanıma, bir özlem, bir de korku vardı. Sanki Defne’nin burada olmaması gerektiğini biliyorlardı. Sanki onun bu dünyaya ait olmadığını hissediyorlardı.
Ama yine de çağırıyorlardı.
Defne oturdu. Dedesi elini uzattı, Defne’nin saçlarını okşadı. Eli ağırdı, nasırlıydı, bir ömür çalışmıştı.
“Büyümüşsün” dedi. “Ne kadar da büyümüşsün.”
Defne gülümsemek istedi, olmadı. Dudakları titredi.
“Kaç yaşındasın?” diye sordu dedesi.
“Kırk” dedi Defne. “Ama daha fazlaymış gibi hissediyorum.”
Dedesi başını salladı. “Zaman” dedi, “zaman öyle bir şey ki, bir bakarsın çocuklar büyümüş, bir bakarsın sen yaşlanmışsın, bir bakarsın her şey bitmiş.”
“Her şey bitmedi” dedi Defne. “Siz buradasınız.”
Dedesi acı acı gülümsedi. “Biz burada mıyız Defne? Yoksa sen orada mısın?”
Soruyu anlamadı Defne. Neredeydi? Neresi gerçekti? Bu salon mu, yoksa banyosundaki duvarın öteki tarafı mı? Yoksa ikisi de birer yanılsama mıydı?
Defne başını ellerinin arasına aldı. Ağlamak istedi. Ama gözyaşı kalmamıştı. Hepsi dün gece bitmişti.
Babannesi “Defne” dedi, “bak kızım, sana bir şey söyleyeceğim. Buraya her geldiğinde, senden bir şey alınıyor. Farkında mısın?”
Defne başını kaldırdı. “Biliyorum” dedi. “Yaşlanıyorum.”
“Sadece yaşlanmıyorsun” dedi babannesi. “Eriyorsun. Bedenin eriyor. Ruhun da eriyor belki. Buraya ait değilsin. Biz burada, sen oradasın. Ama sen her gelişinde aradaki duvarı inceltiyorsun. Bir gün duvar tamamen kalkacak. O zaman ne olacak biliyor musun?”
Defne bilmiyordu.
“O zaman” dedi babannesi, “sen de burada kalacaksın. Ama o zamanki sen, şimdiki sen olmayacaksın. Bir hatıraya dönüşeceksin. Bizim gibi.”
Defne’nin yüreği sıkıştı.
“Peki ne yapmalıyım?” diye sordu.
Dedesi cevap verdi: “Gelme artık. Sev bizi, hatırla bizi, ama gelme. Her gelişin ölümün olur.”
Defne kalktı. Dizleri titriyordu. Elleri buz gibiydi. Salona bir kez daha baktı. Duvardaki aile fotoğraflarına, penceredeki beyaz tül perdeye, annemin çiçekli duvar kağıdına. Her şey çok güzeldi. Her şey çok tanıdıktı. Ama hiçbiri ona ait değildi artık. O bu fotoğrafların içinde yoktu. O sadece bir ziyaretçiydi.
Geçide yöneldi. Arkasında babannesi ağlıyor muydu bilmiyordu. Dedesi bir şey söyledi ama duymadı. Adımlarını hızlandırdı. Geçitten geçti, banyoya girdi. Duvar kapandı.
Işığı yaktı. Aynaya baktı.
Saçları artık yarıya kadar ağarmıştı. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinin altında mor halkalar, dudaklarında kuruluk. Sanki elli yaşına gelmiş gibiydi. Sanki on yıl daha yaşlanmıştı. Sadece bir gecede. Sadece birkaç dakikalık ziyarette.
Defne yere çöküp ağladı. Ama gözyaşı yoktu. Sadece hıçkırık vardı. Sessiz, kuru, acılı hıçkırıklar.
O gece yatağına döndüğünde sabah ezanı gibi bir şey duydu. Olabilir miydi? Bu şehirde ezan okunmazdı ki. Belki de kulakları yanılıyordu. Belki de duvarın ardından gelen sesleri duymaya başlamıştı. Belki de artık iki dünya arasında salınıyordu.
Sabah olduğunda Defne işe gitti. Makyaj yaptı, saçını topladı, kalın bir kazak giydi. Boynundaki kırışıklıkları gizlemek için. Ellerine krem sürdü, parmak uçlarındaki buruşuklukları unutturmak için.
Ofise vardığında Lena “Vay canına” dedi, “ne kadar da dinlenmiş görünüyorsun.”
Yalan söylüyordu. Defne dinlenmiş görünmüyordu. Yorgun, bitkin, solgundu. Ama kimse ne olduğunu sormadı. Kimse gerçekten merak etmedi.
Çizim masasının başına oturdu. Bir okul projesi çiziyordu. Okulun duvarları kalın olmalıydı, pencereleri geniş, bahçesi ferah. Ama Defne’nin aklında bambaşka duvarlar vardı. Açılan, kapanan, nefes alan, çağıran duvarlar. İnsanın hayatını değiştiren, onu yaşlandıran, eriten, ama yine de vazgeçemediği duvarlar.
Eve döndüğünde artık bir karar vermişti. Bu gece duvara girmeyecekti. Ama duvar ona başka seçenek bırakacak mıydı, bilmiyordu. Çünkü duvar, sadece bir duvar değildi. Duvar, onun geçmişiydi, özlemiydi, yarasıydı. Ve yaralar, en çok da gece yarısı kanardı.
Defne artık her sabah aynı ritüeli yapıyordu. Kalkıyor, banyoya gidiyor, aynada kendine bakıyordu. Her gün biraz daha farklıydı. Çizgiler derinleşiyor, saçtaki beyazlık çoğalıyor, eller inceliyor, damarlar belirginleşiyordu.
Bir zamanlar kırkında olduğunu iddia eden kadın, şimdi ellisini rahat gösteriyordu. Ve bu sadece bir haftada olmuştu.
Bir hafta. Yedi gece. Üç gece duvara girmiş, dört gece direnmişti. Ama direnmek giderek zorlaşıyordu. Çünkü duvar geceleri konuşuyordu. İnsan sesiyle değil, daha çok bir hatıra sesiyle. Çocukluğundan bir ezgi, annesinin okuduğu bir ninni, babasının ıslıkla çaldığı bir türkü.
Defne kulaklarını kapatıyor, yastığa gömülüyor, sayı sayıyor, nefes egzersizleri yapıyordu. Ama duvarın çağrısı her gece daha güçlü, daha dayanılmaz oluyordu.
Dördüncü gece, duvara girmemeye yemin etmişti. Saat on birde banyoya gitti, duvarın karşısına oturdu, ellerini kucağına koydu. “Bu gece girmeyeceğim” dedi duvara.
Duvar cevap vermedi. Sadece çatlaklarından hafif bir toz indi. Toz tanecikleri havada asılı kaldı, sonra Defne’nin saçlarına kondu. Ağırlaştı sanki saçları. Toprak kokuyordu. Memleketinin toprağı. Savaştan sonra ayak basamadığı, belki de bir daha asla basamayacağı toprak.
Saat on iki olduğunda duvar açıldı. Defne yerinden kıpırdamadı. Açılan duvara baktı. Karşıda yine salon vardı. Ama bu sefer salonda kimse yoktu. Sadece eşyalar. Koltuklar, sehpa, perde, raf, kitaplar. Her şey yerli yerinde. Ama cansız. Defne’yi bekleyen yoktu. Çağıran da.
O an, garip bir şey hissetti. Hayal kırıklığı. Bekliyordu. Birinin gelmesini, onu karşılamasını, “hoş geldin” demesini. Ama kimse gelmedi. Belki de artık beklemekten vazgeçmişlerdi. Belki de Defne’nin her gelişinde yaşlandığını, eridiğini görmek onlara da acı veriyordu. Belki de onlar, Defne’nin gitmesini istiyorlardı.
Defne yine de içeri adım attı. Ayakları yine halıya bastı, yine o eski, yumuşak, yıpranmış halı. Salonun ortasında durdu. Hiçbir şey yapmadı. Sadece durdu. Saatlerce durdu belki de. Zaman kavramını yitirmişti. Geçmişle şimdiki zaman arasında gidip geliyordu. Bir an kendini küçücük, çocuk, annesinin eteğine yapışmış gibi hissetti. Bir an sonra kendini yaşlı, yorgun, bitkin, ölüme yakın gibi.
Salonun kapısından mutfak görünüyordu. Mutfağa yürüdü. Tezgâhın üzerinde bir tabak vardı. İçinde iki tane kurabiye. Üzerlerine çatal izi yapılmış, kenarları kızarmış, tam kıvamında. Annemin kurabiyeleri.
Defne bir tanesini aldı, ağzına götürdü. Isırdı. Tadı aynıydı. Un, tereyağı, şeker, vanilya. Ve biraz da annemin elleri. Ter kokusuyla karışık, ama güzel bir koku.
Kurabiyeyi yerken gözleri doldu. Ama yine ağlayamadı. Gözyaşı bezeleri körelmişti belki de. Ya da vücudu, her damla gözyaşının kendisinden bir parça daha götüreceğini biliyordu.
Tam çıkacaktı ki, mutfağın arka kapısından bir gölge geçti. Defne duraksadı. Kapıya yaklaştı. Kapının ardında bahçe vardı. O eski, dut ağaçlı, toprak kokulu, kuyulu bahçe. Ve bahçede bir kadın. Eğilmiş, çiçekleri suluyor. Elindeki hortumdan sular fışkırıyor, toprağa değince buhar olup yükseliyordu. Güneşin altında kadının gölgesi uzuyor, yere düşen su damlaları gökkuşağına dönüşüyordu.
Defne tanıdı o kadını.
Annesiydi. Ama genç. Defne’nin yaşında. Belki de daha genç. Saçları koyu, beline kadar. Yüzünde çizgi yok. Elleri pürüzsüz. Güneşten yanmış kolları, ince bilekleri, uzun parmakları.
Defne çığlık atmak istedi. Ama sesi çıkmadı.
Annesi başını kaldırdı. Defne’yi gördü. Bir an tanıyamadı. Sonra gülümsedi. Ama o gülümsemede bir tanıma yoktu. Daha çok bir yabancıya verilen kibarlık gülümsemesiydi.
“Buyur” dedi annesi. “Bahçemizi beğendin mi?”
Defne’nin boğazı düğümlendi. Annesi onu tanımıyordu. Onu tanımıyordu. Oysa Defne, onun kızıydı. Kanıydı, canıydı, etiydi. Ama burada, bu zamanda, bu bahçede, Defne sadece bir yabancıydı. Belki de o kadar çok yaşlanmıştı ki, annesi onun yüzünde kendi kızını göremiyordu. Belki de Defne artık kendisi bile değildi.
“Çok güzel” dedi Defne, sesi titreyerek. “Çok güzel bir bahçeniz var.”
Annesi başını salladı, hortumu bıraktı, yanına geldi. Defne’nin yüzüne baktı. Derin derin baktı. Sonra elini kaldırdı, Defne’nin yanağını okşadı. Eli yumuşacıktı, pürüzsüzdü, gençti. Ama Defne’nin yanağı buruşuktu, kuru, çatlak. İkisi arasında kocaman bir yaş farkı vardı. Ama kanları aynıydı.
“Bir yabancıya benziyorsun” dedi annesi, “ama gözlerin tanıdık. Sanki bir yerlerden hatırlıyorum seni.”
Defne dayanamadı.
“Anne” dedi. Sesini duyunca kendinden korktu. Yaşlı bir kadının sesiydi bu. Kısık, yorgun, çatlak.
Annesi bir an irkildi. “Anne mi?” dedi. “Ben senin annen miyim?”
Defne ağlamak istedi. Olmadı. Gözleri yandı sadece.
“Ben Defne” dedi. “Kızın Defne.”
Annesi güldü. Tatlı, genç, pırıl pırıl bir kahkaha. “Defne daha çocuk” dedi. “On beş yaşında. Okulda. Akşam gelir. Sen ondan çok büyüksün.”
Defne geri çekildi. Bahçeden içeri girdi. Mutfağa koşar adımlarla. Salona geçti. Geçide yöneldi. Arkasından annesinin sesi geliyordu: “Kimsin sen? Neden kaçıyorsun?”
Ama Defne durmadı. Geçitten geçti, banyoya girdi, duvar kapandı. Arkasında annesinin sesi kesildi. Bahçenin güneşi söndü. Toprak kokusu kayboldu. Geriye sadece nemli, küflü, soğuk banyo duvarı kaldı.
Defne aynaya baktı. Ve bu sefer çığlık attı.
Aynadaki kadın tanımadığı bir kadındı. Saçları bembeyaz, yüzü kırış kırış, elleri kemik gibi, gözleri çukurda. Altmış yaşında bir kadın. Ya da yetmiş. Defne sayamadı. Parmaklarını yüzünde gezdirdi. Buruşuk deri, sarkan yanaklar, çökük gözler. O kendisi miydi? Bu kadın Defne miydi?
Yere yığıldı. Banyo fayansları buz gibiydi. Sırtını duvara yasladı. Duvar soğuktu artık. Nefes almıyordu. Çatlakları kapanmıştı. Belki de bir daha açılmayacaktı. Belki de duvar, Defne’nin son ziyaretini yapmasını beklemişti. Ve o ziyarette, Defne kendini kaybetmişti. Annesi tarafından tanınmayan, kendi bedenine yabancılaşan, gençliğini, orta yaşını, belki de hayatının geri kalanını birkaç gecede tüketen bir kadın.
Defne banyoda sabaha kadar oturdu. Kalkmadı, yemek yemedi, su içmedi. Sadece oturdu. Duvara baktı. Duvar sessizdi. Artık nefes almıyordu. Ölmüştü belki de. Tıpkı Defne’nin içindeki bir şey gibi.
Sabah olduğunda Defne kalktı. Bacakları uyuşmuştu, beli tutulmuştu, parmakları mosmori. Yürüyerek koridora geçti. Yatak odasına girdi. Aynaya bakmadan giyindi. Kalın bir elbise, çizme, şapka. Dışarı çıktı.
Şehir yine griydi. Yine soğuk. Yine yabancı. Defne yürüdü. Parka gitti. Yaşlı kadının bankına oturdu. Kadın yoktu bugün. Güvercinler de yoktu. Sadece rüzgâr vardı. Ve soğuk.
Defne ellerine baktı. Eller artık yaşlı kadının elleriydi. Nasırlı, çarpık, kuru. Tırnakları kalın, sarı.
Defne düşündü. Yaşlı kadın neredeydi? Belki de ölmüştü. Belki de onun gibi bir gecede erimiş, yok olmuştu. Belki de bu şehir, bu park, bu bank, hep yaşlanan, hep eriyen, hep unutulan insanlarla doluydu. Defne sadece onlardan biriydi.
O gün işe gitmedi. Ofisi aradı, istifa ettiğini söyledi. Lena “Deli misin?” dedi. Defne cevap vermedi. Telefonu kapattı. Eve döndü. Banyoya girdi. Duvara baktı. Duvar eski halindeydi. Nemli, çatlak, dökük. Ama artık nefes almıyordu.
Defne bir sandalye getirdi, banyoya oturttu, duvarın karşısına. Oturdu. Bekledi. Akşam oldu, gece oldu. Saat on ikiyi geçti. Duvar açılmadı. Saat biri geçti, ikiyi geçti. Duvar ölüydü.
Defne kalktı, mutfağa gitti. Çay koydu. Çay demlenirken pencereden dışarı baktı. Sokak lambaları yanıyordu. Kimse yoktu. Sessizlik. Ölü sessizlik. Duvar ölmüştü. Peki ya Defne?
Çayını aldı, banyoya geri döndü. Duvarın karşısına oturdu. Çayı yudumladı. Acıydı, tatsızdı, annesinin çayına benzemiyordu. Zaten hiçbir şey annesine benzemiyordu. Ne çay, ne kurabiye, ne bahçe, ne güneş. Her şey sahteydi. Belki de duvarın ardı da sahteydi. Bir yanılsama. Yaşlanması da. Bedeninin erimesi de. Belki Defne hâlâ kırk yaşındaydı da, sadece ruhu yaşlanmıştı.
Ama ayna yalan söylemezdi.
İstifa ettiğini söylediği günden beri üç hafta geçmişti. Defne evden çıkmıyordu artık. Market alışverişini internetten yapıyor, kapıya bırakılan poşetleri sabahın köründe alıyor, kimseyle karşılaşmamak için. Lena aradı, açmadı. Komşular kapıyı çaldı, cevap vermedi. Posta kutusu taştı, faturalar birikti, kimse umursamadı.
Şehirde kaybolmak bu kadar kolaydı işte. Bir kadın, küçük bir apartman dairesinde, sessizce eriyip gidebilirdi. Kimse fark etmezdi. Kimse sormazdı.
Defne’nin bedeni artık yetmiş yaşında bir kadının bedeniydi. Saçları bembeyazdı, dökülüyordu. Yüzü çizgi dolu, elleri titrek, dizleri ağrılıydı. Yürümekte zorlanıyor, merdiven çıktıkça nefesi kesiliyor, geceleri uykusundan sırt ağrısıyla uyanıyordu. Bazen sabahları kendini tuvalete götürecek gücü bulamıyordu. Yatakta saatlerce öylece yatıyor, tavanı izliyor, duvarı dinliyordu.
Duvar ölmüştü. Artık ne ses geliyordu ne ışık ne de nefes. Fayanslar aynı fayanslardı, çatlaklar aynı çatlaklardı, nem aynı nemdi. Ama duvarın içindeki o garip, büyülü, çağıran şey gitmişti. Sanki duvar, Defne’nin son ziyaretinden sonra kendini kapatmış, belki de yorulmuş, belki de Defne’yi korumak istemişti. Çünkü Defne bir kez daha gitseydi, belki de geri dönemeyecekti. Belki de o geçit onu yutacak, geçmişte bırakacak, şimdiki zamanın içinde yok edecekti.
Defne bazen geceleri kalkıyor, banyoya gidiyor, duvara dokunuyordu. “Açıl” diyordu fısıltıyla. “Açıl, göreyim seni.” Duvar susuyordu. Defne yumruklarını vuruyordu duvara. “Açıl lanet olası!” Fayanslar yerinden oynamıyor, çatlaklar büyümüyor, duvar duvar olarak kalıyordu.
Bir gece, ümitsizliğin dibine vurduğu bir gece, Defne banyoda duvarın karşısına oturdu ve saatlerce bekledi. Vücudu ağrıyordu, beli tutulmuştu, bacakları şişmişti. Ama beklemesi gerektiğini hissediyordu. Beklemek, duvarın ona öğrettiği en önemli şeydi. Beklemek sabırdı, beklemek teslimiyetti, beklemek sevginin en acılı şekliydi.
Defne beklemişti yıllarca. Memleketinin geri geleceğini beklemişti, savaşın biteceğini beklemişti, annesinin ona sarılacağını beklemişti. Olmamıştı. Beklemek işe yaramamıştı. Ama yine de beklemişti. İnsanlık haliydi bu. Bir şeylerin değişmesini, bir şeylerin düzelmesini, bir şeylerin eskisi gibi olmasını beklemek.
Duvar açılmadı.
Defne yatağına döndü. Yorganı başına çekti. Ağlamak istedi. Yine ağlayamadı. Gözyaşı bezeleri körelmişti artık. İçindeki acı, kurumuş bir nehir gibiydi. Yatağı vardı ama suyu akmıyordu. Sadece kuru, çatlak, acılı bir zemin.
Sabah olduğunda telefon çaldı. Defne açmadı. Arayan ısrar etti. Yedi kere aradı. Sekizde Defne dayanamayıp açtı. Lena’ydı.
“Defne, öldün mü?” dedi.
“Sayılır” dedi Defne.
Sesini duyan Lena bir an sustu. “Ne oldu sana? Sesin çok değişmiş.”
“Yaşlandım” dedi Defne. “Çok yaşlandım.”
Lena güldü. “Saçmalama. Daha kırkındasın. Biraz dinlen, geçer.”
Dinlenmek geçmiyordu. Hiçbir şey geçmiyordu. Her şey daha da kötüleşiyordu. Defne telefonu kapattı, yatağa döndü. Gözlerini tavana dikti. Tavan bembeyazdı, çatlaksızdı, temizdi. Ama altında bir şehir vardı. Bir şehir yıkılmıştı. Bir ev yıkılmıştı. Bir duvar açılmıştı. Ve Defne, o duvarın ardında kendi geçmişini, kendi ailesini, kendi gençliğini bırakmıştı. Şimdi sadece boş bir beden, yaşlı bir kadın, yabancı bir ülkede yapayalnızdı.
O gün öğleden sonra bir karar aldı. Duvar ölmüştü belki, ama Defne ölmemişti. Henüz.
Kalktı, duş aldı. Su çok sıcaktı, cildini yaktı. Ama hissetmedi. Cildi artık duyarsızdı. Belki de sinirleri ölmüştü. Saçlarını yıkadı, beyaz saçları avuçlarında birikti, giderden aktı. Defne o beyaz telleri izledi, gidip kaybolmalarını. Gençliğinin son kalıntıları da gidiyordu işte. Hiçbir şey kalmıyordu.
Giyecek bir şey bulamadı. Eski elbiseleri çok dardı, çünkü Defne şişmemişti, aksine erimişti. Kemikleri çıkmıştı, kolları incecikti, bacakları kalem gibiydi. Dolaplarda birkaç büyük beden elbise buldu, onları giydi. Ayna karşısına geçti. İçindeki yaşlı kadın ona bakıyordu. Defne korkmadı. Çünkü o yaşlı kadın kendisiydi. Onu kabullenmek zorundaydı.
Dışarı çıktı. Şehir aynı şehirdi. Binalar aynı binalar, sokaklar aynı sokaklar. Ama Defne farklıydı. Yürüyüşü ağırdı, bastonu yoktu ama bir eliyle duvarları tutarak yürüyordu. İnsanlar ona bakıyor, sonra bakışlarını kaçırıyordu. Yaşlı bir kadın, yalnız, yabancı, kimsesiz. Bu şehirde yaşlılara yer yoktu. Herkes genç olmak zorundaydı, herkes hızlı olmak zorundaydı, herkes bir yerlere yetişmek zorundaydı. Defne yetişemiyordu. Sadece yürümek istiyordu. Ama yürümek bile zordu.
Parka gitti. Banklardan birine oturdu. Güvercinler vardı yine. Ama yaşlı kadın yoktu. Belki de ölmüştü. Defne çantasından bir ekmek parçası çıkardı, ufaladı, güvercinlere attı. Kuşlar üşüştü, gagaladılar, kanat çırptılar. Defne onları izledi. Kuşlar özgürdü. Nereye gitmek isteseler oraya giderlerdi. Ama Defne’nin gidecek yeri yoktu. Memleketi yoktu. Evinin duvarı ölmüştü. Geçmişi kapalıydı. Geleceği ise belirsiz.
Parkta otururken yanına bir çocuk geldi. Kız çocuğu, belki sekiz yaşında, saçları sarı, gözleri mavi. Defne’ye baktı.
“Neden yalnızsın?” diye sordu.
Defne gülümsedi. “Herkes yalnız” dedi. “Bazıları farkında değil sadece.”
Çocuk anlamadı. Başını eğdi, topunu aldı, koşarak uzaklaştı. Defne arkasından baktı. O çocuk bir gün büyüyecekti, belki de bir savaşta memleketini kaybedecek, yabancı bir ülkede yalnız başına yaşlanacak, bir duvarın ardında kendi geçmişini arayacaktı. Kim bilir? Hayat sürprizlerle doluydu. Ama çoğu sürpriz acı veriyordu.
Akşam eve döndü. Yorgundu. Yemek yapmadı. Bir dilim ekmek, bir dilim peynir, bir bardak su. Yatağına uzandı. Saat dokuzdu. Uyuyamadı. Saat ondu. Uyuyamadı. Saat on birdi. Uyuyamadı. Bekledi. On ikiyi bekledi. Duvardan ses gelir mi diye. Ama duvar sessizdi. Gelmedi. Açılmadı. Nefes almadı.
Defne kalktı, banyoya gitti. Duvarın karşısına oturdu. Ellerini dizlerine koydu. Gözlerini kapadı.
“Ben buradayım” dedi. “Açıl. Sadece beş dakika. Sadece annemi görmek için. Ona sarılmak için. Ona ‘ben senin kızınım’ demek için. Bir kez daha. Sonra ölebilirim.”
Duvar susuyordu.
Defne ağlamak istedi. Ağlayamadı. Sadece sessizce oturdu. Saatler geçti. Sabah oldu. Güneş doğdu. Defne’nin yüzüne vurdu. Kırışık yüzüne. Yaşlı gözlerine. Beyaz saçlarına.
O sabah, Defne bir şey fark etti. Duvar açılmamıştı ama duvarın ardından bir ses geliyordu. İncecik, uzak, neredeyse duyulmayan bir ses. Bir şarkı. Annemin şarkısı. Çocukken uyumadan önce söylediği ninni. “Uyusun da büyüsün, ninni yavrum ninni…”
Defne gözlerini kapadı. Şarkıyı dinledi. Annemin sesi. Aynı ses. Ama bu sefer duvarın ardından değil, kendi içinden geliyordu. Belki de duvar hiçbir zaman dışarıda değildi. Belki duvar, Defne’nin içindeydi. Açılan da kapanan da oydu. Yaşlandıran da eriten de. Geçmiş, insanın içinde taşıdığı bir duvardı. Ve o duvar, ancak insan kendini kabullendiğinde susuyordu.
Defne o sabah, ilk defa, aynaya bakarken korkmadı. Bakıştı yaşlı kadınla. “Sen benimsin” dedi. “Ben de senim.”
Ve yaşlı kadın gülümsedi.
Defne o sabah mutfağa geçti, uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaptı. Kahvaltı hazırladı.
Zeytin, peynir, domates, salatalık, yumurta. Ve çay. Demli, koyu, kırmızı çay. Annemin çayı gibi olmasa da, ona yakın. Belki de annemin çayına en çok yaklaştığı an.
Yumurtayı tavada kızdırdı, kenarlarını çıtır çıtır yaptı, ortasını sulu bıraktı. Babamın sevdiği gibi. Babam öldüğünde Defne on dört yaşındaydı. Çok erken. Onun kahvaltılarını hatırlıyordu. Yumurtanın sarısını ekmeğe batırır, üzerine tuz eker, öyle yerdi.
Defne de aynısını yaptı. Tuzu dilinde dağıldı, gözleri doldu. Ama bu sefer ağladı. Evet, ağladı. Gözyaşı bezeleri çalışmıyor sanıyordu ama çalışıyormuş. Sadece çok derindeymiş. Yılların altında ezilmiş, unutulmuş, bastırılmış. Ama kahvaltı masasında, babamın yumurtasını yerken, gözyaşları süzüldü yanaklarından. İlk defa.
Gözyaşları yaşlı yanaklarında ılık ılık aktı. Defne silmedi. Bıraktı aksın. Damlalar çenesinden tabağa düştü, ekmeğe karıştı, tuzla birleşti. Tuzlu ekmek. Tuzlu gözyaşı. Hayatın tadı.
Kahvaltıdan sonra banyoya gitti. Duvar hâlâ ölüydü. Ama Defne bu sefer ona “açıl” demedi. Sadece durdu, baktı. Duvarın çatlaklarına, nem lekelerine, dökülen fayanslarına. Bu duvar bir zamanlar ona geçmişini açmıştı. Onu annesine, babasına, dedesine, babannesine kavuşturmuştu. Ama aynı duvar onu yaşlandırmış, eritmiş, neredeyse yok etmişti. İyiyle kötü bir aradaydı. Tıpkı hayat gibi.
Defne elini duvara koydu. Soğuktu. Artık nefes almıyordu. Ölmüştü. Ama ölü bir duvar bile bir şeyler anlatıyordu. Durduğu yerde, sessizce, sabırla, anlatıyordu. Defne’nin yapması gereken tek şey dinlemekti.
“Teşekkür ederim” dedi Defne duvara. “Beni onlara götürdüğün için. Ama beni geri getirdiğin için de teşekkür ederim.”
Duvar cevap vermedi. Ama Defne duvarın içinde bir şey hissetti. Hafif bir titreşim, ince bir sıcaklık, belki de bir tebessüm. Duvar ölmemişti belki. Sadece uyuyordu. Ya da Defne artık onu farklı bir şekilde duyuyordu.
O gün Defne dışarı çıktı. Yürüdü. Parka gitti. Yine aynı bank, yine aynı güvercinler. Ama bu sefer yanında yaşlı kadın vardı. Hayır, hayal değildi. Gerçekti. Yaşlı kadın bankta oturuyor, ekmek kırıntıları atıyordu güvercinlere.
Defne yanına oturdu. Kadın başını kaldırdı, gülümsedi. Yüzü kırış kırıştı, gözleri mavi, elleri nasırlı. Defne’nin ellerine benzeyen eller.
“Hoş geldin” dedi kadın. “Uzun zamandır gelmiyordun.”
Defne şaşırdı. “Beni tanıyor musunuz?”
Kadın güldü. “Her gün aynı saatte geliyordun. Sonra kayboldun. Hastalandın mı?”
“Evet” dedi Defne. “Biraz hastalandım.”
“Geçti mi?”
“Geçti sanırım.”
Kadın başını salladı. “Zaman geçer, insan geçer, hastalık da geçer. Geriye ne kalır biliyor musun?”
“Ne kalır?” diye sordu Defne.
“Hatıralar” dedi kadın. “Ama onlar da zamanla soluyor. Sonra bir bakmışsın hiçbir şey kalmamış.”
Defne sustu. Kadın çok doğru söylüyordu. Ama eksik söylüyordu. Hatıralar soluyordu belki, ama insan onları tazeleyebilirdi. Duvarların ardına gitmeden de. Aynaya bakıp kendini hatırlayarak. Kahvaltı yapıp babasını hatırlayarak. Çay demleyip annesini hatırlayarak. Hatıralar için duvara ihtiyaç yoktu. Onlar zaten içindeydi. Her yerdeydi. Her nefeste, her adımda, her bakışta.
Defne bankta otururken bir şey fark etti. Yaşlı kadının gözleri, annesinin gözlerine benziyordu. Aynı mavi, aynı derinlik, aynı ışık. Belki de anne, yaşlı kadının içinde yaşıyordu. Belki de her yaşlı kadın, bir yerlerde kaybettiğimiz bir annenin izlerini taşıyordu.
“Adınız ne?” diye sordu Defne.
“Gülseren” dedi kadın.
Defne’nin kalbi durdu. Annesinin adı Gülseren’di.
“Sizin adınız da Gülseren mi?” dedi kadın. “Tesadüf ha?”
Defne cevap vermedi. Çünkü tesadüf değildi. Hiçbir şey tesadüf değildi. Duvarlar tesadüfen açılmazdı. İnsanlar tesadüfen yaşlanmazdı. Hayat tesadüfen acıtmazdı. Her şeyin bir sebebi vardı. Defne’nin bu şehre gelmesinin, bu apartman dairesini tutmasının, duvarın açılmasının, yaşlanmasının, şimdi de bu bankta Gülseren adında bir kadının yanında oturmasının bir sebebi vardı. Belki de sebep, kendini bulmaktı. Ya da kaybettiklerini yeniden bulmaktı. Ya da kaybetmenin ne demek olduğunu anlamaktı.
Gülseren kadınla saatlerce oturdu. Konuştular. Kadın çok konşkandı, Defne ise dinliyordu. Kadın gençliğinden bahsetti, köyünden, evliliğinden, çocuklarından, torunlarından. Hepsi bu şehirdeydi, hepsi dağılmıştı, her biri ayrı bir yerde yaşıyordu, arada sırada arıyorlardı, bazen geliyorlardı, bazen unutuyorlardı. Kadın yalnızdı. Tıpkı Defne gibi.
“Kızım” dedi kadın, “yalnızlık kötü bir şey değil. İnsan kendini bulamıyorsa kötü. Ama kendini bulduysan, yalnızlık huzurdur.”
Defne o gün eve döndüğünde, kendini daha hafif hissediyordu. Sanki duvarın ölümü, içindeki bir şeyi de öldürmüştü. Ama o şey acı değildi. O şey, geçmişe tutunma çabasıydı. Defne artık geçmişe tutunmak istemiyordu. Çünkü geçmiş, onu her tuttuğunda biraz daha yaşlandırıyordu. Geçmiş güzeldi, ama orada yaşanmazdı. Yaşanacak yer şimdiydi. Ve şimdi, Defne’nin yetmiş yaşında bir bedeni vardı. Belki de bu bedenle barışması gerekiyordu.
Akşam yemeğini yedi, banyo yaptı, pijamalarını giydi. Yatağına uzandı. Bu gece duvarı beklemedi. Duvardan ses gelmesini beklemedi. Saat on ikiyi beklemedi. Sadece uyudu. Derin, kesintisiz, huzurlu bir uyku.
Rüyasında annesini gördü. Ama bu sefer annesi yaşlıydı. Tıpkı Defne gibi. Saçları beyaz, yüzü kırışık, elleri nasırlı. Ama gözleri aynıydı. Mavi, derin, ışıl ışıl. Annesi Defne’ye sarıldı. Sımsıkı.
“Kızım” dedi. “Büyümüşsün. Ne kadar da büyümüşsün.”
Defne ağladı rüyasında. Ama bu sefer acıdan değil, özlemden değil, sadece kavuşmanın verdiği o tarifsiz duygudan.
Sabah uyandığında aynaya baktı. Aynı yaşlı kadın. Ama bu sefer yabancı gelmedi. Kendi yansımasıydı. Kabul etmişti. Yetmiş yaşında bir beden, ama içinde hâlâ kırk yaşında bir ruh. Ya da on beş. Ya da beş. Zaman insanın içinde düz bir çizgi halinde akmıyordu. Dönüyor, kıvrılıyor, geri sarılıyor, tekrar ediyordu. Defne aynada hem çocuğu, hem gencini, hem orta yaşlısını, hem de yaşlısını görüyordu. Hepsini birden. Çünkü hepsi oradaydı. Hiçbiri gitmemişti.
Defne o sabah bir karar daha verdi. Yeni bir iş bulacaktı. Yaşına bakmayacaklardı belki. Ama denemekten zarar gelmezdi. Çizim yapmayı seviyordu. Duvarlar çizmeyi, evler çizmeyi, şehirler çizmeyi. Belki de artık sadece geçmişin değil, geleceğin de duvarlarını çizebilirdi. Kim bilir?
Öğleden sonra çizim masasının başına oturdu. Eline kalemi aldı. Bir ev çizmeye başladı. Tek katlı, bahçeli, önünde dut ağacı olan bir ev. Ama bu ev yıkılmamıştı. Ayaktaydı. İçinde bir aile oturuyordu. Anne, baba, çocuk. Çocuk Defne’ydi. Ama küçük. Sekiz yaşında, saçları at kuyruğu, yüzü güneşten yanmış. Elinde bir top, koşuyor bahçede. Annesi camdan bakıyor, gülümsüyor. Babası işten geliyor, ceketini çıkarıyor, sandalyeye oturuyor. Her şey huzurlu. Her şey yerli yerinde.
Defne o evi çizerken ağladı. Ama bu sefer iyi bir ağlamaydı. Kabullenmenin, vedalaşmanın, yeniden başlamanın ağlaması.
Gece olduğunda banyoya gitti. Duvar hâlâ sessizdi. Defne elini duvara koydu, bir süre bekledi.
“Hoşça kal” dedi. “Ben gidiyorum. Ama seni unutmayacağım.”
Duvar titredi. Hafifçe. Belki de rüzgârdandı. Belki de Defne’nin kalbinin atışı duvara vurmuştu. Kim bilir?
Defne odasına döndü, yatağına girdi. Uyumadan önce pencereden dışarı baktı. Yıldızlar vardı. Bir tanesi çok parlaktı. Defne ona baktı, bir dilek tuttu.
“Beni affedin” dedi. “Gidemedim, gelemedim, çok geç kaldım, çok yaşlandım. Ama sizi hiç unutmadım. Unutmayacağım da.”
Yıldız kaydı. Ya da Defne öyle sandı.
Sabah olduğunda Defne kalktı, kahvaltısını yaptı, giyindi, çantasını aldı ve evden çıktı. Yeni bir gündü. Yeni bir hafta. Yeni bir hayat belki de. Yaşlı bedeniyle, beyaz saçlarıyla, kırışık yüzüyle, ama güçlü bir yürekle. Duvar ölmüştü belki, ama Defne yaşıyordu.
Defne yeni işine başlayalı iki ay olmuştu. Küçük bir mimarlık ofisinde, gençlerle birlikte çalışıyordu. Ona “teyze” diyenler oluyordu, gülüp geçiyordu. Yaşlı olduğu gerçeğini saklamıyor, aksine onunla barışmıştı. Saçlarını boyamıyor, beyaz bırakıyordu. Kırışıklıklarını kapatmıyor, olduğu gibi duruyordu.
Kimse onun aslında kırk yaşında olduğunu bilmiyordu. Kimse onun bir duvarın ardında geçmişe gidip geldiğini, her ziyarette on yıl yaşlandığını bilmiyordu. Onlar sadece yaşlı bir kadın görüyordu. Belki de Defne gerçekten öyleydi. Belki de duvar yalan söylemiyordu. Belki de Defne’nin gerçek yaşı buydu.
Ne de olsa ruhu kırktı ama bedeni yetmişti. İnsan hangisiyle yaşardı? Bedeniyle, ruhuyla, yoksa ikisinin ortalamasıyla mı? Defne bu sorunun cevabını bulamamıştı. Ama bulmaya da gerek yoktu. Önemli olan yaşamaktı. Kaç yaşında olursan ol.
Ofisteki genç mimarlar Defne’nin çizimlerine hayran kalıyordu. “Çok duygulu çiziyorsunuz” diyorlardı. “Duvarlarınız sanki konuşuyor.”
Defne gülümsüyordu. Evet, duvarları konuşuyordu. Ona bir şeyler anlatıyordu. Ama artık o anlatılanları başka bir yere taşımak zorunda değildi. Sadece çizebilirdi. Kağıda dökebilirdi. Duvarların ardında bırakmak zorunda değildi.
Bir gün ofiste geç saatlere kadar kaldı. Bir proje yetiştirmesi gerekiyordu. Bir okul binası. Duvar kalınlıkları, ışık açıları, koridor genişlikleri. Defne çizerken bir ara durdu. Kalemi havada kaldı. Düşündü. Bu okul, belki de savaşta yıkılan okulun yerine yapılacaktı. Belki de bu okulda, onun gibi evini, şehrini, geçmişini kaybetmiş çocuklar okuyacaktı. Defne’nin yapabileceği bir şey vardı. Onlara güvenli, sıcak, hatırlatan duvarlar çizebilirdi. Geçmişe açılan değil, geleceğe bakan duvarlar.
Projeyi bitirdiğinde saat gece yarısını geçmişti. Ofis boştu. Defne ışıkları kapattı, dışarı çıktı. Sokak lambaları yanıyordu. Hava soğuktu. Yürüdü. Parkın önünden geçti. Bankta kimse yoktu. Gülseren kadın belki de uyuyordu. Belki de ölmüştü. Defne yarın yine parka gideceğine söz verdi. Yine ekmek götürecek, güvercinlere atacak, kadınla sohbet edecekti. Belki de kadına “Ben de Gülseren’im” diyecekti. Belki de kadın anlayacaktı.
Eve vardığında apartmanın girişinde bir süre durdu. Duvarlar tuğlaydı, betondu, boyaydı. Ama aynı zamanda hatıraydı, sırdı, yalnızlıktı. Duvarlar insanın içindeki en derin şeyleri saklardı. Bazen de açığa çıkarırdı. Defne’nin duvarı açılmış, onu geçmişine götürmüş, sonra kapanmıştı. Belki de bir gün tekrar açılacaktı. Belki de asla. Defne bunu düşünmek istemiyordu artık. Çünkü beklenti, insanı yine o duvarın başına getirirdi. Beklenti, yaşlandırırdı. Defne artık beklemek istemiyordu. Sadece yaşamak.
Daireye girdi. Işıkları yaktı. Koridordan geçti, mutfağa girdi. Çay koydu. Çay demlenirken banyoya gitti. Duvar eski halindeydi. Çatlak, nemli, dökük. Ama artık ölü değildi. Defne onun içinde bir şey hissetti. Sessiz, derin, sabırlı bir varlık. Duvar uyuyordu belki de. Ya da onu bekliyordu. Ama Defne artık beklenen olmak istemiyordu. Bekleyen olmak istiyordu. Belki de hayatın en büyük erdemi bekleyebilmekti. Sabretmek, umut etmek, vazgeçmemek.
Defne duvara baktı, gülümsedi.
“Uyu” dedi. “Ben buradayım.”
Duvar cevap vermedi. Ama Defne duvarın içinde hafif bir titreşim hissetti. Belki de rüyasında gülümsüyordu. Belki de Defne’ye “Hoş geldin” diyordu. Kim bilir?
Defne çayını aldı, oturma odasına geçti. Pencerenin önüne oturdu. Dışarıda şehir ışıkları yanıp sönüyordu. Soğuk, gri, yabancı bir şehir. Ama artık o kadar yabancı değildi. Defne bu şehirde yaşıyordu. Bu şehirde çalışıyordu. Bu şehirde kahvaltı yapıyor, çay içiyor, uyuyor, uyanıyordu. Bu şehir onun eviydi artık. Ne kadar soğuk, ne kadar gri, ne kadar sessiz olursa olsun. Çünkü ev, sıcak olan yer değildi. Ev, ait olduğun yerdi.
Defne bu şehre ait miydi? Belki de henüz değildi. Ama zamanla olacaktı. Her şey zamanla oluyordu. Yaşlanmak da, olgunlaşmak da, ait olmak da.
Çayını yudumlarken aklına yine annesi geldi. Ama bu sefer acımadı. Sadece düşündü. Annesi şimdi neredeydi? Belki de başka bir ülkede, başka bir şehirde, başka bir evde oturuyor, çay içiyor, onu düşünüyordu. Belki de ölmüştü. Defne bilmiyordu. Savaştan sonra haber alamamıştı. Annem yaşıyor muydu, ölmüş müydü, neredeydi, kiminleydi, mutlu muydu? Hiçbirini bilmiyordu. Ama bilmek zorunda değildi belki de. Bazen bilmemek daha iyidir. Beklentiye girmemek, umutlanmamak, hayal kırıklığı yaşamamak için.
Defne çayını bitirdi, bardağı yıkadı, banyoya gitti. Dişlerini fırçaladı, yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Yaşlı bir kadın. Ama güzel. Yaşlılığın bir güzelliği vardı. Derinlik, bilgelik, huzur. Defne yüzündeki her çizgiyi, saçındaki her beyaz teli, gözlerinin altındaki her torbayı sevdi. Çünkü bunlar onun hikâyesiydi. Geçmişe yaptığı yolculukların, kaybettiği yılların, eriyen bedeninin izleriydi. Ama aynı zamanda ayakta kalmanın, direnmenin, yeniden başlamanın da izleriydi.
Yatağına girdi. Yorganı üzerine çekti. Mavi gökyüzü gibi bir yorgan. Annesi dikmişti. Yıllar önce. “Gurbete gidersen üşüme diye” demişti. Defne gurbete gitmişti, üşümüştü de, ama yorgan hep yanındaydı. Yanında getirmişti. Her yatağında, her şehirde, her evde. Şimdi de üzerindeydi. Sıcacık, yumuşacık, annesinin elleri gibi.
Defne uyumadan önce son kez duvarı dinledi. Sessizlik. Derin, huzurlu, kabul edilmiş bir sessizlik. Duvar nefes almıyordu belki, ama kalbi atıyordu. Defne’nin kalbiyle birlikte. İki kalp, iki dünya, iki zaman. Ama aynı ritimde.
Gözlerini kapadı. Rüyasında yine annesini gördü. Ama bu sefer anne gençti. Defne de gençti. Birlikte bahçedeydiler. Dut ağacının altında oturuyorlar, dut yiyorlardı. Elleri morarmış, dudakları tatlı. Anne gülüyor, Defne de gülüyor. Güneş tepede, rüzgâr hafif, martılar uzakta. İzmir’in kokusu. Deniz, tuz, yasemin.
Defne annesine sarıldı.
“Seni çok seviyorum anne” dedi.
“Ben de seni kızım” dedi anne. “Nerede olursan ol, kim olursan ol, kaç yaşında olursan ol. Hep seninleyim.”
Defne uyandığında sabah olmuştu. Güneş yüzüne vuruyordu. Sıcacık. Yorganı üzerinden attı, kalktı. Banyoya gitti. Duvar aynı duvar. Çatlak, nemli, dökük. Ama ışık vuruyordu üzerine, fayanslar parlıyordu sanki.
Belki de duvar ölü değildi. Belki de sadece farklı bir şekilde yaşıyordu. Belki de duvar, Defne’nin içinde yaşıyordu. Ve Defne nereye giderse, hangi şehirde olursa olsun, duvar hep onunla olacaktı. Onu geçmişine götürmeyecek belki, ama geçmişini unutturmayacaktı.
İşte bu yeterliydi.
Defne kahvaltısını yaptı, giyindi, çantasını aldı. Kapıdan çıkmadan önce bir an durdu. Arkasına baktı. Küçük, nemli, çatlak duvarlı daire. Ama eviydi. Artık eviydi. Duvarların ardında ne olduğunu bilmese de, duvarların kendisi yeterdi. Çünkü duvarlar onu koruyor, onu saklıyor, onu bekliyordu.
Kapıyı kapattı, anahtarı çevirdi. Koridorda yürüdü. Merdivenlerden indi. Apartmanın girişinde bir an durdu, güneşe baktı. Hava güzeldi. Soğuk ama güneşli.
Defne derin bir nefes aldı. Yürümeye başladı. Parka doğru. Gülseren kadını görmeye. Güvercinlere ekmek atmaya. Yeni bir güne, yeni bir hayata.
Arkasında, dördüncü katta, küçük dairesinde, duvar sessizce bekliyordu. Belki bir gün yine açılacaktı. Belki asla.
Ama Defne artık beklemiyordu. Sadece yaşıyordu. Ve yaşamak, her şeye rağmen, en büyük direnişti.
Son.