Ana Sayfa EdebiyatKırk Yama Mavisi

Kırk Yama Mavisi

yazar W.Shakespeare
kirk-yama-mavisi-kisa-hikaye-roman-tadinda

Kırk Yama Mavisi

Maviye Boyanan Yıllar

Mardin’in daracık sokaklarında, taş evlerin gölgesinde büyümüştü Lale. Annesi ona adını verirken “Güllerin en güzeli olsun” demişti, ama hayat onun yapraklarını tek tek koparmıştı. Daha on sekiz yaşında, bir gece ansızın öksüz kalmıştı. Annesi, bir kalp krizine sığdırmıştı tüm vedaları. Ne bir vasiyet bırakmıştı ne de bir mektup. Sadece bir kutu dolusu kumaş parçası, bir de yamalı bohça.

Lale, o bohçayı yıllarca açmamıştı. İçinde ne olduğunu bilmek istemiyordu. Bilseydi, belki de annesinin yokluğuna daha fazla dayanamazdı. Ama bir gün, ev sahibi kapıyı çaldığında, kirayı ödeyemediğini söylediğinde, elinde tek bir şey kalmıştı: O bohça.

Bir sabah, güneş doğmadan önce, Mardin’in taş evlerinin arasından sızan o turuncu ışık odasına vurduğunda, Lale bohçayı açtı. İçinden kırk yama çıktı. Her biri farklı renkte, farklı dokuda, farklı bir anıyı saklıyor gibiydi. Lale’nin elleri titredi. Annenin kokusunu duyar gibi oldu.

Tam o sırada, sokaktan bir ses duyuldu. Tanıdık bir ses. Ama Lale, o sesin kime ait olduğunu çıkaramadı. Pencereden baktı. Kimse yoktu. Oysa ses, içini acıtmıştı. Sanki yıllar önce bir yerlerden tanıdığı birinin hayaletiydi.

Lale, bohçayı topladı, sırtına vurdu, kapıyı çekti ve çıktı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece yürüyordu. Ta ki bir kahvenin önüne gelene kadar. Kahvenin adı “Kırk Yama”ydı. Lale, içeri girdi. Duvarlar, tıpkı bohçası gibi, kırk yamayla kaplıydı. Her biri farklı bir hikaye anlatıyordu.

Kahvenin sahibi, elli yaşlarında, gözleri mavi, elleri nasırlı bir adamdı. Adını sordu. “Derya” dedi adam. Lale, “Ben Lale” dedi. Derya, “Hoş geldin Lale” dedi. “Ne arıyorsun buralarda?”

Lale, “Bir iş” dedi. “Kalacak bir yer.”

Derya, “Burası kahve” dedi. “Çalışacak yer değil, ama kalacak yer arıyorsan, üst katta bir odam var. Kirayı sonra konuşuruz.”

Lale, teşekkür etti, odasına çıktı. Oda, küçüktü, ama temizdi. Duvarlarında yine yamalar vardı. Lale, bohçasını yatağın üzerine koydu, yorgun bir şekilde uykuya daldı.

Rüyasında annesini gördü. Annesi, ona bir bohça uzatıyor, “Al kızım” diyordu, “Bu bohça, senin geçmişin. Ama geleceğini de içinde saklıyor.” Lale uyandığında, bohçası hâlâ yanındaydı. Ama yamaların sayısı artmıştı. Kırk bir tane olmuştu.

Lale, bohçayı açtı, yeni çıkan yamayı aldı, avucunda hissetti. Kumaş, gözlerini kamaştıracak kadar maviydi. Bir an, o maviliğin içinde kayboldu. Sanki sonsuz bir denize düşmüştü. Kim bilir, belki de bu yama, onun hayatını değiştirecek olanın habercisiydi.

Yamaların Dili

Kahvenin işleri yavaş yavaş canlanmaya başlamıştı. Lale, gelen müşterilere kahve pişiriyor, fincanları süslüyor, bazen de sohbet ediyordu. Ama en çok, Derya’nın anlattığı hikayeleri dinlemeyi seviyordu.

Derya, yıllar önce bir denizciymiş. Dünyayı dolaşmış, nice limanlar görmüş, nice kadın sevmiş, nice acılar tatmıştı. Ama bir gün, Mardin’e yerleşmeye karar vermiş, bu kahveyi açmış, duvarları yamalarla süslemişti. Her yama, onun gezdiği bir ülkenin dokusunu taşıyordu.

Lale, bir akşam Derya’ya sordu: “Neden kahvenin adı Kırk Yama?” Derya gülümsedi. “Kırk yama, kırk hikaye demek” dedi. “Her yama, bir insanın hayatından bir parça. Kimi mutluluk, kimi hüzün. Ama hepsi bir bütünün parçası.”

Lale, Derya’nın sözlerini düşündü. Belki de onun bohçası da böyleydi. Kırk yama, kırk yılın özeti gibiydi. Ve şimdi, kırk birinci yama çıkmıştı. Belki de bu, yeni bir başlangıcın habercisiydi.

Ertesi gün, kahveye bir kadın geldi. Yaşlı, kambur, elleri titrek. Lale’nin yanına oturdu. “Sen Lale misin?” diye sordu. Lale, “Evet” dedi. Kadın, “Ben Senem” dedi. “Annenin arkadaşı.”

Lale’nin yüreği sızladı. “Annemi tanıyor musunuz?” diye sordu. Senem, “Tanıyorum” dedi. “Hatta senden bile önce.”

Senem, anlatmaya başladı. Yıllar önce, Lale’nin annesi Gülseren ile birlikte büyümüşler, aynı mahallede, aynı okulda, aynı hayalleri paylaşmışlardı. Ama Gülseren, bir gün ansızın kaybolmuş, yıllar sonra Lale’yle geri dönmüştü. Kimseye ne olduğunu anlatmamış, sadece sessizce yaşamış, dokumuş, yamamış, beklemişti.

Kadın, Lale’ye bir anahtar uzattı. “Bunu annen bana vermişti” dedi. “Ölmeden önce. ‘Kızım büyüyünce ver’ demişti. İşte büyüdün.”

Lale, anahtarı aldı, avucunda hissetti. Demirden, paslanmış, soğuk. Üzerinde bir rakam vardı: 41. Anahtar, neyin kapısını açıyordu? Lale bilmiyordu. Ama içinde bir ses, bu anahtarın onu çok önemli bir yere götüreceğini fısıldıyordu.

Mavi Kapı

Lale, günlerce anahtarı düşündü. Ne yapacağını, nereye gideceğini, kimi bulacağını bilmiyordu. Derya’ya danıştı. Derya, anahtarı inceledi, bir süre sustu. Sonra, “Bu anahtar, bir kilidi açar” dedi. “Ama hangi kilit? Bunu sen bulacaksın.”

Lale, bohçasını aldı, yamaları tek tek inceledi. Her bir yama, bir şeyi işaret ediyor gibiydi. Ta ki mavi yamaya gelene kadar. Mavi yamanın üzerinde iğne izleri vardı. Sanki bir harita gibiydi. Lale, yamayı duvara astı, uzaktan baktı. İzler, bir yol oluşturuyordu. Bu yol, onu Mardin’in dışına, dağlara, oradan bir mezarlığa, oradan eski bir eve götürüyordu.

Lale, ertesi gün yola çıktı. Güneş doğarken yürümeye başladı, akşam olmadan da vardı. Karşısında, mavi kapılı bir ev duruyordu. Kapının üzerinde bir rakam vardı: 41.

Lale, anahtarı çıkardı, kapıya yaklaştı, soktu. Kilit, bir an duraksadı, sonra açıldı. Kapı, gıcırdayarak aralandı. İçerisi loştu, toz kokuyordu. Ama bir o kadar da tanıdık. Sanki yıllardır buradaymış gibi hissetti.

İçeride, annesinin eşyaları vardı. Bir sandık, bir masa, üzerinde bir fotoğraf. Fotoğrafta, annesi ve genç bir adam vardı. Adamın gözleri, Lale’nin gözleri gibiydi.

Lale, fotoğrafı aldı, arkaya baktı. “Mardin 1985, Gülseren ve Cemal” yazıyordu. Cemal, babasıydı. Ama babasını hiç tanımamıştı. Annesi ondan hiç bahsetmemişti.

Lale, sandığı açtı. İçinden mektuplar, bir günlük ve bir bohça daha çıktı. Bohça, diğerlerinin aynısıydı. Ama bu kez bohçanın içinde sadece bir yama vardı. Kırk ikinci yama. Siyah, simsiyah.

Lale, yamayı eline aldı, ağladı. Çünkü anlamıştı. Bu yama, babasının ölümünün yasıydı.

Günlüğü açtı, okumaya başladı. Annesi, her şeyi yazmıştı. Nasıl tanıştıklarını, nasıl sevdiklerini, nasıl ayrıldıklarını, nasıl öldüğünü. Babası, bir kazada ölmemişti. Öldürülmüştü. Ve katil, hâlâ serbestti.

Lale, günlüğü kucakladı, ağladı, sızladı, bağırdı. Ama kimse duymadı. Sadece duvarlar, sadece yamalar, sadece mavi kapı.

İntikamın Rengi

Lale, Mardin’e döndüğünde, artık eski Lale değildi. Gözlerinde bir ateş, yüreğinde bir kor, ellerinde bir anahtar vardı. Babasının katilini bulmalıydı. Ama nasıl? Nereden başlayacaktı? Derya’ya danıştı. Derya, “Önce sakin ol” dedi. “Sonra düşün. Sonra harekete geç.”

Lale, günlerce araştırdı, sordu, soruşturdu. Derken, bir isme ulaştı: Behzat. Babasının iş ortağı. Aynı zamanda katil zanlısı.

Behzat, Mardin’in en zengin adamlarından biriydi. Kimsesi yoktu, sevgilisi yoktu, dostu yoktu. Sadece parası vardı. Lale, onunla tanışmak için bir plan yaptı. Kendini bir gazeteci olarak tanıttı, röportaj istedi. Behzat, kabul etti.

Buluştuklarında, Lale’nin kalbi duracak gibi oldu. Behzat’ın gözleri, babasının gözlerine benziyordu. Ama aynı zamanda bir canavarın gözleriydi.

Lale, sorular sormaya başladı. Babasından, işlerinden, ortaklıklarından. Behzat, cevap vermekten kaçındı. Sonra, “Sen kimsin?” diye sordu. Lale, “Ben Gülseren’in kızıyım” dedi.

Behzat’ın yüzü bembeyaz oldu. “Ne istiyorsun?” dedi. Lale, “Adaleti” dedi. “Babamın katilini.”

Behzat, gülmeye başladı. “Katil mi?” dedi. “Asıl katil senin baban. Beni dolandırdı, ortaklığımı elimden aldı, beni perişan etti. Onu öldüren ben değilim, kader.”

Lale, inanmadı. Bildiği tek şey vardı: Behzat’ın bir cani olduğu. Derya, ona yardım etti. Belgeler topladı, tanıklar buldu, avukat tuttu. Derken dava günü geldi.

Mahkeme salonu, yine doluydu. Lale, yine kararlıydı. Ama bu kez yalnız değildi. Derya yanında, bohçası yanında, annesinin ruhu yanındaydı.

Dava günlerce sürdü. Sonunda, Behzat suçlu bulundu. Müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Lale, adaletin yerini bulduğunu düşündü, ama içi hâlâ buruktu. Çünkü babası geri gelmeyecekti.

Behzat, cezaevine götürülürken, Lale’ye son bir kez baktı. “Yamalarını topla” dedi. “Hepsi senin.”

Lale, ne demek istediğini anlamadı. Ama eve döndüğünde, bohçasını açtı, yamaları saydı. Kırk iki tane vardı. Ama mavi yama, artık orada değildi. Onun yerine siyah bir yama çıkmıştı.

Lale, siyah yamayı aldı, avucunda hissetti. Soğuktu, karanlıktı, ağırdı. Tıpkı intikam gibi.

Yamanın Sonu

Yıllar geçti. Lale, kahveyi devraldı. Derya, yaşlandığı için emekli olmuş, bir köşeye çekilmişti. Lale ise kahvenin adını değiştirmemiş, duvarları hep yamalı bırakmıştı. Her yama, bir hikaye anlatıyor, her hikaye, bir yama oluyordu.

Lale hiç evlenmedi. Çocuğu olmadı. Sadece bohçası, yamaları ve anıları vardı. Ama mutluydu.

Bir akşam, kahveye bir genç kız geldi. Adını sordu. “Bahar” dedi. Lale, “Hoş geldin Bahar” dedi. Bahar, “Ben senin kızınım” dedi.

Lale, şaşkına döndü. “Nasıl?” dedi. Bahar, “Ben senin değil, annenin torunuyum” dedi. “Yıllar önce, annenin bir kızı daha oldu. Sakladı. Sonra o kız büyüdü, beni doğurdu. Ve öldü.”

Lale’nin dünyası başına yıkıldı. Meğer annesinin bir sırrı daha varmış. Hem de ne sır!

Bahar, bohçasını açtı. Kırk üçüncü yama çıktı. Pembe, bebek pembesi.

Lale, yamayı aldı, ağladı. Sonra Bahar’a sarıldı. “Hoş geldin” dedi. “Artık yalnız değiliz.”

Bahar, kahvede kalmaya başladı. Lale, ona yamaların hikayesini anlattı. Bahar, yamaları birleştirip bir battaniye yaptı. Battaniye, kırk üç yamadan oluşuyordu. Her biri farklı bir renkte, farklı bir dokuda, farklı bir hayattan.

Bahar, bir gün Lale’ye sordu: “Bu yamaların sonu var mı?” Lale, “Yok” dedi. “Hayat devam ettikçe, yamalar da devam eder.”

Bahar, “Peki ya mavi yama?” diye sordu. Lale, “Mavi yama, umut” dedi. “Kaybolan umut. Ama aslında hiç kaybolmaz. Sadece bazen görünmez olur.”

Ve o gece, gökyüzünde yıldızlar kayarken, Lale elindeki mavi yamayı gökyüzüne fırlattı. Yama, rüzgarda dans etti, yıldızlarla buluştu, sonsuzluğa karıştı.

Artık ne bir sır vardı, ne bir yama, ne de bir pişmanlık. Sadece bir umut. Mavi, sonsuz, kırk yama mavisi.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak