İkinci Şansın Rüzgarı
Dönüş
Ela’nın elleri, otobüsün camına yaslanmış, dışarıdaki karanlığı izliyordu. Otobüs, İstanbul’un ışıltılı caddelerinden çıkıp Edremit Körfezi’ne doğru ilerledikçe, içindeki huzursuzluk büyüyordu. Yirmi üç yıl önce, bir yaz sabahı, elinde küçük bir valiz, cebinde birkaç kuruş, yüreğinde kocaman bir yangınla terk ettiği bu topraklara şimdi bir cenaze için dönüyordu. Annesi Ayten’di ölen. Yetmiş üç yaşında, yalnız, sessiz ve kimsesiz. Ne bir vasiyet bırakmıştı arkasında, ne bir mektup. Sadece bir anahtar, bir de sararmış bir fotoğraf. Fotoğrafta, Ela’nın hiç tanımadığı bir adam vardı. Eli omzunda durmuş, gülümsüyordu. Annesi de gülümsüyordu. O kadar mutluydular ki, fotoğrafın camına dokununca içi ısınıyordu insanın.
Otobüs, Balıkesir’in çam kokulu ormanlarını geçip Bergama ovasına indiğinde, güneş batıyordu. Kızıl ışıklar, zeytin ağaçlarını kızıla boyuyor, uzun gölgeler yollara düşüyordu. Ela, camı açtı, rüzgarı yüzünde hissetti. Ayvalık’ın o kendine has kokusu gelmeye başlamıştı bile. Deniz tuzu, ıhlamur çiçeği, ıslak taş. Yıllar önce bıraktığı her şey, sanki dün gibiydi.
Yol boyunca düşündü durdu. Annesine neden bu kadar az geldiğini, neden onu hep ertelediğini, neden son mektubuna bile cevap yazmadığını. Pişmanlık, ciğerlerine işleyen keskin bir sızı gibiydi. Her solukta biraz daha derine batıyor. Keşke daha sık arasaydım, keşke bir kere daha görebilseydim, keşke, keşke. Ama keşkelerin hiçbir faydası yoktu. Annesi artık topraktı, rüzgardı, denizdi. Ve o, yetişmek için çok geç kalmıştı.
Otobüs, Ayvalık’ın eski terminaline yanaştığında gece olmuştu. Işıklar yanmış, sokaklar boşalmış, martılar uykuya çekilmişti. Ela, valizini aldı, indi. Terminalde onu karşılayan kimse yoktu. Zaten kimse beklenmiyordu. Kimse bilmiyordu geleceğini. Yıllar önce buradan ayrılırken kimse uğurlamamıştı, şimdi de kimse karşılamıyordu. Ne acı bir tesadüftü bu.
Yürümeye başladı. Taş sokaklar, ay ışığında parlıyordu. Evler, yılların yorgunluğunu taşıyan duvarlarıyla sessizdi. Ela’nın ayak sesleri, boş sokaklarda yankılanıyor, rüzgar onunla birlikte fısıldaşıyordu. Annesinin evi, kasabanın en eski taş evlerinden biriydi. Çınar ağaçlarıyla çevrili bahçesi, mavi boyalı kapısı, demir parmaklıklı pencereleriyle, tıpkı yıllar önce bıraktığı gibi duruyordu.
Kapıyı açtı. İçerisi loş, nemli, toz kokuyordu. Sanki yıllardır kimse girmemişti. Eşyalar, aynen bıraktığı gibi duruyordu. Annenin el işi örtüler, duvarda asılı eski takvimler, mutfakta paslanmış ocak. Her şey bir anıyı fısıldıyor, her eşya bir sırrı saklıyordu.
Ela, annesinin yatak odasına girdi. Yatak düzgün toplanmıştı, sanki öleceğini biliyor da temiz bırakmak istemişti. Komodinin üzerinde bir fotoğraf vardı. Ela’nın mezuniyet fotoğrafı. Yıllar önce postalamıştı. Annesi, onu çerçeveletmiş, başucuna koymuştu. Demek ki her gece ona bakıyor, her sabah onunla uyanıyordu.
Dolabın gözünde, eski bir sandık buldu. Açtı. İçinde sararmış mektuplar, bir günlük ve bir anahtar vardı. Günlüğün kapağında: “Kızım Ela’ya” yazıyordu. Ela’nın elleri titredi. Okumaya başlamadan önce derin bir nefes aldı.
Günlüğün ilk sayfasında şunlar yazıyordu:
“Sevgili kızım, eğer bu günlüğü okuyorsan, artık buralarda değilim demektir. Ama sakın üzülme. Ben huzur içindeyim. Sadece bir gerçeği bilmeni istiyorum. Baban, Cemal ölmedi. O yaşıyor. İzmir’de yaşıyor. Onu bul, sor, öğren. Ve benim adıma ona sarıl.”
Ela, günlüğü kapatıp yere bıraktı. Sanki dünya başına yıkılmıştı. Meğer annesi yıllarca ona yalan söylemişti. Babası ölmemişti. Yaşıyordu. Hem de İzmir’de. Neden saklamıştı? Neden aramamıştı? Neden bir mektup bile yazmamıştı?
Yere çöküp ağladı. Gözyaşları, yılların birikmiş acısını akıtıyordu. Ne kadar ağladı, ne kadar sızladı bilmiyordu. Ta ki gözlerinde yaş kalmayana kadar.
Sabahı, annesinin yatağında buldu. Güneş, pencereden sızıyor, odanın tozlu havasını aydınlatıyordu. Kalktı, yüzünü yıkadı, kahve yaptı. Bahçeye çıktı. Zeytin ağaçları, rüzgarla dans ediyor, kuşlar cıvıldaşıyor, uzakta deniz görünüyordu. Annesi bu manzaraya bakarak büyümüştü, bu manzaraya bakarak yaşlanmıştı, bu manzaraya bakarak ölmüştü.
Cenaze, öğleyin kılınacaktı. Ela, siyah bir elbise giydi, saçını bağladı, annesinin komodinden aldığı tesbihi cebine koydu. Mezarlığa doğru yürüdü. Yolda, birkaç kişi başsağlığı diledi. Kimini tanıdı, kimini tanımadı. Herkes yabancıydı.
Mezarlığa geldiğinde, bir adam dikkatini çekti. Ellili yaşlarda, esmer, kır saçlı, yüzü çizgilerle doluydu. Yalnız başına ağlıyordu. Ela’ya yaklaştı, başını eğdi. Başınız sağ olsun, dedi. Ben Kenan. Annenizin komşusu.
Ela, teşekkür etti. Kenan, bir süre sessizce bekledi. Sonra usulca, evin anahtarını aldınız mı? diye sordu. Ela, aldım dedi. Kenan, evin bahçesinde bir şey var, dedi. Annen onu her zaman saklardı. Belki size bir şey anlatır.
Ela, Kenan’ın ne demek istediğini anlamadı. Ama merak etti. Cenaze dağıldıktan sonra, annesinin evine gitti. Bahçede, çınar ağacının dibinde, toprağa gömülü küçük bir kutu buldu. Üzeri yosun tutmuş, nemden çürümüştü. Açtı. İçinde, bir anahtar daha vardı. Demirden, paslanmış, üzerinde bir rakam: 41.
Ela, anahtarı aldı, avucunda hissetti. Soğuktu, ağırdı, sanki yılların yükünü taşıyordu. Kenan, yanına geldi. Ne olacak şimdi? dedi. Ela, bilmiyorum, dedi. Ama bulacağım. Babamı bulacağım.
Kenan, yardım edebilir miyim? dedi. Ela, kabul etti. Birlikte, kasabanın eski kahvesine gittiler. Oturdular, çay içtiler, konuştular. Kenan, annesinin yıllardır bu sırrı sakladığını, kimseye anlatmadığını, her gün çınar ağacının altına oturup ağladığını söyledi.
Ela, babasının adresini araştırmaya karar verdi. Kenan, ona yardım etti. Derken, bir hafta sonra, İzmir’de bir adres buldular.
Ela, bir sabah erkenden yola çıktı. İzmir, kalabalık, gürültülü ve yabancıydı. Adresi bulmakta zorlandı ama sonunda buldu. Kapıyı çaldı. Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Kadın, Ela’ya baktı, tanıdı. Gözleri doldu, elleri titredi. Cemal öldü, dedi. Geçen yıl.
Ela, tek kelime edemedi. Babasına yetişememişti. Yine geç kalmıştı.
Yüzleşme
Kadın, Ela’yı içeri aldı. Ev, küçük, eşyalı, tozlu ve karanlıktı. Duvarlarda eski fotoğraflar asılıydı. Ela, içlerinden birinde babasını gördü. Ona bakıyordu. Sanki canlıydı. Sanki konuşacaktı. Kadın, otur, dedi. Çay koyayım.
Ela, oturdu. Etrafına bakındı. Her yerde babasının izi vardı. Bir sigara paketi, bir gözlük, bir takım elbise. Sanki ölmemiş gibiydi. Sanki sadece uyuyordu. Kadın, çayı getirdi, karşısına oturdu. Gözleri kızarmıştı. Elleri hâlâ titriyordu.
Adım Semra, dedi. Cemal’in ikinci eşi. Ela, başını salladı. Sizi tanıyorum, dedi. Fotoğraflardan.
Semra, yıllar önce Cemal’le tanıştığını anlatmaya başladı. Bir arkadaş vasıtasıyla. Cemal, o zamanlar yeni ayrılmıştı Ayten’den. Izdırap içindeydi. Her gün ağlıyor, her gece içiyor, her sabah pişman oluyordu. Semra, ona sahip çıktı, iyileştirdi, evlendirdi. Ama Cemal, hiçbir zaman eski gibi olmadı. Hep bir parçası eksikti. Hep bir yerlerdeydi. Çocukları olmadı. Olamazdı. Çünkü Cemal, hep Ayten’i düşünüyor, hep onun hayalini kuruyor, hep onun özlemini çekiyordu.
Semra, uzun süre sessiz kaldı. Sonra gözyaşlarına boğuldu. Onu çok sevdim, dedi. Ama o beni hiç sevmedi. Ben sadece bir avuntuyum. Bir teselli. Bir sığınak. Onun asıl limanı hep Ayten’di. Hep Ayten.
Ela, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Semra’nın acısını anlıyordu. Çünkü kendisi de yıllardır aynı acıyı çekiyordu. Sevilmeden sevmek, görülmeden görülmek. Var olmadan yok olmak.
Semra, Cemal’in son günlerini anlattı. Hastalandığını, yatağa düştüğünü, ellerini tuttuğunu, son sözünün Ayten olduğunu. Ayten, dedi. Gel beni al. Ve kapadı gözlerini.
Ela, dayanamadı, ağladı. Semra da ağladı. İkisi de aynı adamın kurbanıydı. İkisi de aynı aşkın yaralısı.
Semra, Ela’ya bir kutu uzattı. Bunu sana vermemi vasiyet etti, dedi. Ela, kutuyu açtı. İçinde bir fotoğraf vardı. Annesi ve babası, genç, mutlu, umut dolu. Fotoğrafın arkasında bir not: “Affet beni Gülseren. Seni hep sevdim.”
Ela, fotoğrafı kalbine bastı. Babasının ellerini hissetti. Onun kokusunu duydu. Onun nefesini yanağında hissetti. Keşke tanısaydım onu, dedi. Keşke bir kez olsun sarılsaydım.
Semra, belki de tanışmanız gerekmiyordu, dedi. Belki de bu ayrılık, sizi daha da güçlendirdi.
Ela, gözyaşlarını sildi. Kalktı. Teşekkür ederim, dedi. Her şey için.
Semra, kapıya kadar geçirdi. Elveda, dedi. Umarım mutlu olursun.
Ela, gülümsedi. Umarım, dedi.
Ayvalık’a döndü. Geceydi. Yıldızlar parlıyor, deniz uğulduyor, rüzgar usulca esiyordu. Annesinin evine girdi. Işıkları yaktı. Bahçeye çıktı. Çınar ağacının altına oturdu. Babasının mektubunu okudu. Annesinin günlüğünü karıştırdı. Geçmişi düşündü. Yarını hayal etti.
Kenan, ertesi sabah geldi. Sessizce oturdu yanına. Kahve yaptı, getirdi. Ne yapacaksın şimdi? dedi.
Ela, burada kalacağım, dedi. Annesinin evini satmayacağım. Onun gibi bekleyeceğim. Kimi bekleyeceksin? dedi Kenan.
Ela, gülümsedi. Bilmiyorum, dedi. Belki seni.
Kenan’ın yüzü kızardı. Yıllardır bekliyordum, dedi. Daha da beklerim. Ela, neden söylemedin? dedi.
Kenan, korktum, dedi. Seni kaybetmekten.
Ela, kaybetmedin, dedi. Ben buradayım.
O akşam, çınar ağacının altında, yıldızların altında, denizin sesiyle birbirlerine sarıldılar. Söz verdiler. Öpüştüler.
Düğün, yazın en sıcak gününde, bahçede, çınar ağaçlarının altında yapıldı. Konuklar azdı. Ama hepsi samimiydi. Ela, beyaz bir elbise giymiş, saçlarına zeytin dalları takmış, ayaklarını yere basmıştı. Kenan, siyah bir takım elbise, yakasında bir gül vardı. Nikahı yaşlı bir muhtar kıydı. Yüzükler takıldı, dualar edildi, şekerler dağıtıldı.
Ela, bir ara gökyüzüne baktı, annesinin ve babasının ruhunu selamladı. İşte, dedi. Kavuştuk. Siz de kavuşun.
O gece, yıldızlar tepede parladı, deniz usulca uğuldu, rüzgar tatlı tatlı esti. Ela ve Kenan, birbirlerine sarıldılar, seviştiler, sabaha kadar konuştular, güldüler, ağladılar.
Artık ne bir sır vardı, ne bir yalan, ne bir pişmanlık. Sadece bir aşk vardı. Ege’nin mavisinde, zeytin ağaçlarının yeşilinde, Ayvalık’ın taş evlerinin arasında filizlenen, büyüyen, çoğalan bir aşk.
Ve Ela, sonunda anlamıştı: Hayat, ikinci şansları verirdi. Verirdi. Yeter ki beklenirdi, inanılırdı, pes edilmezdi.
Rüzgarın Çağrısı
Düğünün üzerinden aylar geçmişti. Ela, artık kendini Ayvalık’ın bir parçası gibi hissediyordu. Sabahları erkenden kalkar, kahvesini alır, çınar ağacının altına oturur, güneşin doğuşunu izlerdi. Kenan, bazen yanına gelir, sessizce oturur, zaman zaman da elini tutardı. Hiç konuşmazlardı. Konuşmaya gerek duymazlardı. Çünkü ikisi de biliyordu ki bazı şeyler sözlerden önce kalpte yaşanır, bazı duygular kelimelerin ötesindedir.
Ela, bir sabah yine aynı yerde otururken, uzaklardan bir ses duydu. Tanıdık bir ses. Sanki yıllar önce bir yerlerden hatırlıyordu. Ses, ona doğru yaklaştıkça kalbi hızlanıyor, nefes alışı değişiyor, elleri terlemeye başlıyordu. Meğer ses, rüzgarın taşıdığı bir yankıymış. Belki de bir kuşun çığlığıydı. Belki de denizin fısıltısıydı. Ama Ela, o anda içinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Sanki yıllardır uyuyan bir duygu, bir anda uyanıvermişti.
O gün, kasabanın iskelesinde oturup denizi izlerken, yanına yaşlı bir adam oturdu. Adam, seksenine merdiven dayamış, elleri nasırlı, yüzü çizgilerle dolu, gözleri buğulu bir ihtiyardı. Ela’ya baktı, uzun uzun süzdü. Sen Ayten’in kızı mısın? diye sordu. Ela, evet, dedi. Adam başını salladı, derin bir nefes aldı. Tanırdım onu, dedi. Çok iyi tanırdım.
Adamın adı Rıza’ydı. Annesinin çocukluk arkadaşı. Yıllar önce birlikte büyümüşler, birlikte okumuşlar, birlikte hayal kurmuşlardı. Ama sonra hayat onları ayırmış, rüzgar başka yönlere savurmuştu.
Rıza, Ela’ya annesinin gençliğini anlatmaya başladı. Ne kadar güzel olduğunu, ne kadar neşeli, ne kadar umut dolu olduğunu. Babası Cemal’le tanıştığı günü, gözlerinin parladığını, yüzünün kızardığını, konuşurken dilinin sürçtüğünü. Ona deli gibi âşık olduğunu, geceleri uyumadığını, gündüzleri dalgın dalgın dolaştığını. Ama aileler karşı çıkmış, Cemal’i başka bir kızla evlendirmişler, onu da başka bir adama. Yürekleri yangın yerine dönmüş, ikisi de mutsuz olmuş, ikisi de hep aynı acıyı paylaşmışlar. Ama hiçbir zaman bir araya gelememişler. Çünkü töre, namus, gelenekler. Hepsi birer engelmiş. Ama aşk, engelleri aşamadığına göre aşk değilmiş. Sadece bir hüzün, bir özlem, bir hasretmiş.
Ela, Rıza’nın anlattıklarını dinlerken içi sızlıyor, gözleri doluyor, kalbi daralıyordu. Annesi hep ağlıyor muydu? diye sordu. Rıza, her gece ağlıyordu, dedi. Ama kimseye göstermiyordu. Kimse bilmiyordu. Sadece çınar ağaçları biliyordu. Onlar dinliyor, onlar susuyor, onlar bekliyordu.
Ela, kalktı, Rıza’ya sarıldı. O yaşlı adam gözyaşlarını tutamadı. Yıllardır sırtında taşıdığı yükü, bir anda bırakıverdi. Teşekkür ederim, dedi. Anlatabildiğim için. Biraz olsun hafifledim.
Ela, eve döndü. Kenan’a her şeyi anlattı. Kenan, seni anlıyorum, dedi. Ama geçmişe takılıp kalma. Geleceğe bak. Ela, gelecek korkutuyor beni, dedi. Çünkü ne olacağını bilmiyorum.
Kenan, kimse bilmiyor, dedi. Ama önemli olan bilmek değil, birlikte olmak. Sen varsan, her şey daha kolay.
Ela, Kenan’a sarıldı. Onun sıcaklığında huzur buldu. Onun nefesinde kayboldu.
Aradan günler geçti. Ela, bir sabah uyandığında, kendini çok halsiz hissetti. Başı dönüyor, midesi bulanıyor, her yeri ağrıyordu. Kenan, doktora gitmesini söyledi. Ama Ela, gitmedi. Belki de gitmek istemedi. Çünkü içinde bir şeylerin değiştiğini biliyordu. Yeni bir hayatın başladığını hissediyordu.
Nitekim, öyleydi de.
Birkaç hafta sonra, Ela hamile olduğunu öğrendi. Kenan, sevinçten havalara uçtu. Koştu, ebelere, komşulara, arkadaşlara müjdeyi verdi. Ela, ağladı. Ama bu kez mutluluktan. Çünkü annesinin adını taşıyacak bir kızı olacaktı. Bir Ayten daha doğacaktı. Belki de bu, onun yeniden doğuşuydu.
Hamilelik boyunca Ela, çok dikkatli oldu. Bol bol dinledi, beslendi, doktor kontrolünü ihmal etmedi. Kenan, onun her ihtiyacını karşıladı. Sabahları kahvaltı hazırladı, akşamları ayaklarına masaj yaptı, geceleri masallar anlattı.
Doğum günü geldiğinde, Ela hastaneye yattı. Kenan, yanında bekledi, elini tuttu, terini sildi, dualar etti. Kızları, Ayten, bir pazar sabahı, güneş doğarken dünyaya geldi. Saçları simsiyah, gözleri masmavi, elli parmakları upuzundu.
Ela, kızını kucağına aldı, ağladı. Göz yaşları, bebeğin yüzüne damladı. Ayten, sanki annesinin ruhunu taşıyordu. Onun gülüşü, onun bakışı, onun nefesiydi.
Kenan, karısına sarıldı, kızını öptü. Ailemiz büyüdü, dedi. İnşallah daha da büyür.
Ela, gülümsedi. Zaten yeterince büyük, dedi. Ama yine de olsun.
Eve döndüklerinde, çınar ağacının altına oturdular. Minik Ayten’i kucaklarına aldılar. Ona Annesinin hikayesini anlattılar. Babasını ağlattılar. Yıldızları seyrettiler. Denizi dinlediler. Rüzgarı hissettiler.
Ela, artık geçmişle barışmıştı. Onu affetmişti. Belki de en büyük ders buydu. Affetmek. Kendini affetmek, başkalarını affetmek. Geçmişin yükünü bırakıp geleceğe yürümek.
İşte o gece, rüyasında annesini gördü. Annesi, ona gülümsüyordu. Ellerini uzatıyor, gel diyordu. Ela, yanına gitti, sarıldı. Özür dilerim anne, dedi. Yıllarca sana gelememek, yıllarca arayamamak için. Annesi, önemli değil, dedi. Sen benim kızımsın. Ne yapsan affederim.
Ela, uyandığında gözleri yaşlıydı. Kenan, ne oldu? dedi. Rüyamda annemi gördüm, dedi. Bana gülümsüyordu.
Kenan, rüyalar gerçek olur, dedi. Belki de seni bekliyordur.
Ela, başını salladı. Belki de.
Günler, haftalar, aylar geçti. Ayten büyüdü, yürümeye başladı, konuşmaya başladı, okula başladı. Ela ve Kenan, birlikte yaşlandı, birlikte güldü, birlikte ağladı, birlikte sevdi.
Ve Ela, her sabah, kahvesini alıp çınar ağacının altına oturur, güneşin doğuşunu izler, annesini düşünür, babasını anar, hayatı sorgular, sevgiyi büyütürdü.
Çünkü bilirdi ki, aşk beklemekle bulunmaz, yaşamakla bulunur.
Taşların Hafızası
Ayten büyüdükçe, Ela’nın içindeki boşluk da büyüyordu. Annesini özlüyordu, babasını özlüyordu, gençliğini özlüyordu. Ama en çok da, geçmişin peşinden koşmadığı için pişmandı. Keşke daha erken gelseydim, keşke daha çok araştırsaydım, keşke daha fazla soru sorsaydım. Ama keşkelerin hiçbir faydası yoktu. Zaman geri gelmiyordu. Ölüler dirilmiyordu.
Kenan, onun bu ruh halini fark etti. Bir gece, yatakta sarıldılar. Neyin var? diye sordu. Ela, bilmiyorum, dedi. İçimde bir huzursuzluk var. Sanki bir şeyler eksik.
Kenan, belki de eksik olan, kendindir, dedi. Belki de kendini bulman gerekiyor.
Ela, ne demek istiyorsun? diye sordu.
Kenan, annenin evinde, bahçede, çınar ağacının dibinde, belki de göremediğin bir şeyler vardır, dedi. Belki de seni bekleyen bir sır daha vardır.
Ela, ertesi gün, eline bir kürek aldı, bahçeye çıktı. Çınar ağacının dibine vardı. Toprağı kazmaya başladı. Derken, sert bir şeye çarptı. Demir bir sandıktı bu. Paslanmış, yosun tutmuş, üzeri toprakla kaplanmıştı. Sandığı çıkardı, açtı. İçinde mektuplar, bir günlük daha ve bir fotoğraf vardı. Günlüğün kapağında: “Kızım Ela’ya” yazıyordu. Ama bu kez, yazı farklıydı. Sanki başka birinin elinden çıkmıştı.
Ela, günlüğü açtı, okumaya başladı. Günlüğü yazan, babasıydı.
“Sevgili kızım Ela, eğer bu günlüğü okuyorsan, artık buralarda değilim demektir. Ama sakın üzülme. Ben huzur içindeyim. Sadece bir gerçeği bilmeni istiyorum. Seni hiç unutmadım. Her gün, her gece, her an seni düşündüm. Seni özledim, seni bekledim, seni sevdim. Ama kavuşamadım. Çünkü korktum. Ailemden, toplumdan, insanlardan. Ama en çok da senden korktum. Senin beni sevmeyeceğinden, beni affetmeyeceğinden. Belki de haklıydım. Belki de affedilmeyi hak etmiyordum.
Ama yine de, bir umut. Bu mektupları, bu fotoğrafı, bu günlüğü sana bırakıyorum. Belki bir gün bulursun, belki okursun, belki anlarsın. Ve belki de, beni affedersin.”
Ela, günlüğü kapatıp yere bıraktı. Ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kenan, yanına geldi, sarıldı. Neden? diye sordu. Neden böyle oldu?
Ela, bilmiyorum, dedi. Belki de kader, belki de talih. Ama önemli değil. Artık geçmiş geçmişte kaldı.
Kenan, geçmiş geçmişte kalır, dedi. Ama hatıralar hep kalbimizde yaşar.
Ela, başını salladı. Evet, dedi. Ve onlarla yaşamayı öğrenmeliyiz.
O gece, Ela uzun süre uyuyamadı. Babasının günlüğünü okudu, mektuplarını karıştırdı, fotoğraflarına baktı. Sanki onu ilk kez tanıyordu. Sanki onunla ilk kez konuşuyordu.
Sabah olduğunda, annesinin mezarına gitti. Uzun süre bekledi, konuştu, ağladı, dua etti. Sonra babasının mezarının olduğu yere gitti. Mezar taşında sadece bir isim vardı: Cemal, 1950-2012. Ela, toprağa dokundu, bir avuç toprak aldı, kokladı. Sonra cebine koydu.
Artık babası topraktı, annesi gökyüzüydü. İkisi de onunla beraberdi. İkisi de onun içindeydi.
Ela, eve döndüğünde, Kenan ona bir sürpriz yapmıştı. Evin bahçesine, çınar ağacının altına bir bank yerleştirmiş, üzerine de bir plaket takmıştı: “Ayten ve Cemal’in izinde, Ela ve Kenan’ın yuvası.”
Ela, ağladı. Teşekkür ederim, dedi. İyi ki varsın.
Kenan, ben de iyi ki varsın, dedi. Sen olmasan, bu ev, bu bahçe, bu ağaç hiçbir şey ifade etmezdi.
O günden sonra, Ela artık geçmişle barışmıştı. Onu affetmiş, rafa kaldırmış, yerine yenilerini koymuştu. Çünkü biliyordu ki, hayat devam ediyordu. Yeni anılar biriktiriyor, yeni hatıralar oluşturuyor, yeni bir aşk yaşıyordu.
Ayten büyüdü, genç bir kız oldu. Üniversiteyi kazandı, İstanbul’a gitti. Ela, onu yolcu ederken ağladı. Kenan, ağlama, dedi. O da senin gibi güçlü, o da senin gibi cesur, o da senin gibi fedakar.
Ela, belki, dedi. Ama hiçbir anne, evladının gidişine dayanamaz.
Kenan, dayanacaksın, dedi. Çünkü başka çaren yok.
Ela, başını salladı. Haklısın, dedi. Başka çarem yok.
Aradan yıllar geçti. Ayten, üniversiteyi bitirdi, İstanbul’da iş buldu, evlendi, bir kızı oldu. Adını Gülseren koydular. Ela, torununu kucağına aldığında, annesinin ruhunu hissetti. Onun gülüşü, onun bakışı, onun nefesiydi.
Kenan, yaşlanmıştı. Saçları ağarmış, yüzü buruşmuş, elleri titremeye başlamıştı. Ama gözleri hâlâ pırıl pırıldı. Her sabah, erkenden kalkar, kahvesini alır, çınar ağacının altına oturur, Ela’yı beklerdi. Ela gelince, elini tutar, öper, başını omzuna yaslardı.
Bir sabah, Kenan uyanmadı. Ela, yanına gitti, elini tuttu, adını seslendi. Ama Kenan, artık bu dünyada değildi. Gitmişti. Annesine, babasına, geçmişine kavuşmuştu.
Ela, ağlamadı. Çünkü biliyordu ki, Kenan onu hep sevmişti, hep yanında olmuştu, hep desteklemişti. Şimdi ise, rüzgarla birlikteydi.
Onu, çınar ağacının altına, annesinin ve babasının yanına gömdü. Mezar taşına şunları yazdırdı: “Sevdi, sevildi, bekledi, kavuştu.”
Ve Ela, her sabah, kahvesini alıp çınar ağacının altına oturur, Kenan’ı düşünür, Ayten’i anar, Gülseren’i sever, hayatı sorgular, aşkı büyütürdü.
Ta ki bir gün, o da göçüp gidene kadar.
Zamanın Duruşu
Ela’nın saçlarına aklar düşmüştü. Yüzü, yılların yorgunluğunu taşıyor, gözlerinin altındaki torbalar büyümüştü. Ama bakışları hâlâ aynıydı. Delicidir, meraklıdır, sorgulayıcıdır. Her sabah, çınar ağacının altına oturur, kahvesini yudumlar, güneşin doğuşunu izlerdi. Ayten, torunu Gülseren, bazen yanına gelir, sessizce oturur, elini tutardı. Konuşmaya gerek duymazlardı. Çünkü ikisi de biliyordu ki sessizlik, bazen en anlamlı konuşmadır.
Gülseren, on altı yaşına basmıştı. Uzun boylu, kumral saçlı, ela gözlü. Tıpkı annesi Ayten gibi, tıpkı babaannesi Ela gibi. Okulda başarılıydı, resim yapıyor, piyano çalıyor, şiirler yazıyordu. En çok da dedesi Kenan’ı anlatan hikayeler dinlemeyi seviyordu. Ela, ona anlatır, anlattıkça ağlar, ağladıkça gülümser, gülümsedikçe gençleşirdi.
Bir akşam, Gülseren okuldan döndüğünde, çok heyecanlıydı. Okulda bir şiir yarışması düzenleneceğini ve kendisinin de katılmak istediğini söyledi.
Konu ne? diye sordu Ela.
Gülseren, “Kayıp Zaman” üzerine yazacağım, dedi. Dedelerimin kayıp zamanları, annemin kayıp zamanları, senin kayıp zamanların.
Ela, evlat, dedi. Kayıp zaman diye bir şey yoktur. Her zaman, hikayemizin bir parçasıdır. Bazen acıdır, bazen tatlı. Ama hepsi, bizi biz yapan parçalardır.
Gülseren, başını salladı. Anladım, dedi. Ama yine de yazmak istiyorum.
Ela, yaz, dedi. Yaz ki, bir gün senin torunların da okusun.
Gülseren, günlerce çalıştı, notlar aldı, araştırdı, sordu, soruşturdu. Sonunda bir şiir yazdı. Adını: “Çınar Ağacının Altında” koydu.
Yarışma günü, büyük bir salonda yapıldı. Gülseren, sahneye çıktı, heyecanlıydı. Elleri titriyor, sesi çatallıyordu. Ama okumaya başladı. Okudukça rahatladı, okudukça cesaretlendi, okudukça coştu.
Şiiri şöyle başlıyordu:
“Bir varmış, bir yokmuş. Ayvalık’ın taş sokaklarında, zeytin ağaçlarının gölgesinde bir kadın yaşarmış. Adı Ela’ymış. Annesi Ayten, babası Cemal’miş. Ama Cemal, hiç yanlarında olmamış. O İzmir’de, onlar Ayvalık’ta. Yıllar sürmüş bu ayrılık. Meğer aşkmış, meğer kader. Kızı Ela büyümüş, okumuş, İstanbul’a gitmiş, adam olmuş. Ama içinde hep bir sızı, hep bir özlem, hep bir pişmanlık. Annesine kızmış, babasına öfkelenmiş, kendine yabancılaşmış. Ta ki bir gün, annesi ölene kadar.
İşte o zaman anlamış. Aslında nefret, sevginin ta kendisiymiş. Kızgınlık, beklentinin diğer adıymış. Pişmanlık ise, geç kalmışlığın acısı.
Ama hikaye bitmemiş. Çünkü hayat, ölümle bitmez. Yaşayanlarla devam eder. Ve Ela, bir gün çınar ağacının altında, toprağı eşelerken babasının mektuplarını bulmuş. Onu affetmiş, kendini affetmiş, yeniden başlamış.
Şimdi, o ağacın altında oturan, güneşi izleyen, rüzgarı dinleyen, denize bakan bir başka Ela var. Adı bazen Ayten, bazen Gülseren, bazen de aşk.
İşte hikaye bu kadar. Yaşayan bilir, gerisi boş laf.
Salon, alkışlarla yıkılıyordu. Gülseren, gözyaşlarını tutamadı. Jüri, birinci seçti onu. Ödülünü alırken, Ela’yı düşündü. Onun emeği, onun azmi, onun sabrı.
Eve döndüğünde, Ela’yı çınar ağacının altında beklerken buldu. Sarıldılar, ağladılar, güldüler. Gülseren, kazandım büyükanne, dedi.
Ela, biliyorum, dedi. Her zaman biliyordum.
Gülseren, nereden biliyordun? diye sordu.
Ela, çünkü sen, benim parçamsın, dedi. Benim umudumsun, benim geleceğimsin.
Gülseren, ağladı. Sen de benim geçmişimsin, dedi. Ve geçmiş olmadan gelecek olmaz.
O gece, çınar ağacının altında, yıldızların altında, denizin sesiyle, birlikte oturdular. Ela, Gülseren’e babası Kenan’ı anlattı. Onun nasıl biri olduğunu, ne kadar çok sevdiğini, ne kadar fedakar olduğunu. Gülseren, dinledi, sordu, öğrendi.
Belki de en büyük ders, buydu. Anlatmak, dinlemek, sorgulamak, öğrenmek.
Ve Ela, artık ölmeye hazırdı. Çünkü geride, onu yaşatacak bir torun bırakmıştı.
Sonsuzluğun Rüzgarı
Ela, yetmiş sekiz yaşında, bir sonbahar sabahı, çınar ağacının altında, kahvesini yudumlarken, gözlerini kapadı ve bir daha açmadı. Gülseren, yanına geldiğinde, Ela’nın başı öne eğilmiş, elleri kucağında birleşmiş, dudaklarında hafif bir tebessüm vardı. Sanki uyuyordu. Sanki bir rüya görüyordu. Ama o rüya, artık sonsuzluktu.
Gülseren, ağlamadı. Çünkü biliyordu ki, Ela gitmedi. O, rüzgarın her fısıltısında, denizin her dalgasında, zeytin ağaçlarının her yaprağında yaşayacaktı. Onun anıları, onun hikayeleri, onun sevgisi hep orada, hep canlı, hep taze kalacaktı.
Cenazesi, çınar ağacının altına, anne ve babasının yanına, Kenan’ın yanına defnedildi. Mezar taşına, kendi yazdığı sözler yazıldı: “Sevdim, sevildim, bekledim, kavuştum.”
Gülseren, her sabah, kahvesini alıp çınar ağacının altına oturur, Ela’yı düşünür, Kenan’ı anar, Ayten’i hatırlar, Cemal’i sorgular, hayatı över, ölümü yenerdi.
Zaman geçti. Gülseren büyüdü, üniversiteyi bitirdi, mimar oldu. Annesi Ayten gibi, babaannesi Ela gibi. Ama o, onlardan farklı olarak, çok sevdi, çok gezdi, çok güldü. Hiç pişman olmadı. Hiç keşke demedi. Çünkü Ela ona öğretmişti: Pişmanlık, zaman kaybıdır. Keşke, boş bir hevestir. Asıl olan, anı yaşamak, sevdiğinle olmak, mutlu olmaktır.
Gülseren, bir gün, İtalya’da bir konferansta tanıştığı bir adama âşık oldu. Adam, İspanyol’du. Adı Diego’ydu. Uzun boylu, esmer, kara gözlü, delikanlı. Birlikte gezdiler, güldüler, eğlendiler. Sonra evlendiler. İki çocukları oldu. Biri kız, biri erkek. Kızın adını Ela koydular. Erkeğin adını Kenan.
Her yaz, Ayvalık’a gelirler, çınar ağacının altına otururlar, dedelerinin hatırasını yaşatırlardı.
Ve böylece, hikaye devam etti. Nesilden nesile, dilden dile, yürekten yüreğe. Aşk, hiç ölmedi. Sadece sustu. Bekledi. Ve yeniden doğdu.
Şimdi, Ayvalık’ın taş sokaklarında, zeytin ağaçlarının gölgesinde, bir kadın oturuyor. Adı Ela. Küçük Ela. Elleri minicik, gözleri kocaman. Annesine soruyor: Anne, neden bu ağacın altında oturuyoruz?
Annesi Gülseren, gülümsüyor. Çünkü bu ağaç, senin büyük büyük annenin anılarını saklıyor, diyor. Onun aşkını, özlemini, hasretini. Onun gibi sevmeyi, onun gibi beklemeyi, onun gibi kavuşmayı.
Küçük Ela, anlamıyor belki. Ama büyüdüğünde anlayacak. Tıpkı büyükannesi gibi, tıpkı büyük büyükannesi gibi. Yeter ki zaman tanısın, hayata güvensin, sevgiye inansın.
Ve rüzgar, hâlâ esiyor. Ayvalık’ın üzerinde, Ege’nin mavisinde, zeytin ağaçlarının yeşilinde. Aynı rüzgar. Aynı aşk. Aynı hikaye.
Çünkü bazı hikayeler bitmez. Sadece sayfaları kapanır, yenileri açılır.
Ve biz, o sayfalarda yaşar, o hikayelerde var olur, o aşkta kayboluruz.