Ana Sayfa Edebiyatİstanbul’da Kaybolan Zaman

İstanbul’da Kaybolan Zaman

yazar W.Shakespeare
istanbulda-kaybolan-zaman-kisa-hikaye-roman-tadinda

İstanbul’da Kaybolan Zaman

Sandığın Gölgesi

Defne, İstanbul’un en eski semtlerinden birinde, dar bir sokağın kıvrımında durmuş, önündeki üç katlı binayı inceliyordu. Yüzünde ne heyecan vardı ne de merak. Sadece derin bir yorgunluk. Yorgunluk, kariyerinin getirdiği değil, ruhunun taşıdığı türdendi. Otuz iki yaşında, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mimar olarak mezun olmuş, birkaç yıl yurt dışında çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönmüştü. Şimdi ise bir restorasyon projesi için elini attığı bu konak, onun hayatını sonsuza dek değiştirecekti.

Bina, yaklaşık iki yüz yıllık bir Rum konağıydı. Son sahibi, yıllar önce Yunanistan’a göç etmiş, konak bakımsızlıktan harabeye dönmüştü. Belediye, konağın restorasyonunu ihale etmiş ve iş Defne’nin çalıştığı şirkete verilmişti. Defne, projenin başında olmaktan gurur duyuyordu. Ama aynı zamanda tedirgindi de. Çünkü böyle tarihi binaların ruhu vardır, derdi. Onlarla uğraşırken sadece taşlarla, harçlarla değil, geçmişin anılarıyla, sırlarıyla da uğraşıyorsun demekti.

Yanında, şantiyede çalışan ustabaşı Erol vardı. “Hanımefendi, içeri girelim mi?” diye sordu. Defne başını salladı. Birlikte konağın giriş kapısından içeri adımladılar.

İçerisi loştu, nem kokuyordu. Duvarlar nemden kabarmış, tavan sıvaları dökülmüştü. Ama yine de binanın ihtişamı belli oluyordu. Yüksek tavanlar, geniş odalar, oymalı kapılar. Tarih, sessizce duvarlara yapışmış, uyuyor gibiydi.

Defne, binanın her odasını tek tek dolaştı, notlar aldı, fotoğraflar çekti. En üst katta, iki odayı birleştiren bir koridorda tuhaf bir şey fark etti. Duvarda bir çatlak vardı. Ama öyle sıradan bir çatlak değil; sanki bir kapı aralığı gibiydi. “Erol, buraya bakar mısın?” dedi.

Erol elindeki levye ile duvara hafifçe vurdu. Ses, boşluğu işaret ediyordu. “Buralar örülmüş” dedi. “Bir zamanlar bir kapı varmış, sonra kapatılmış.”

Defne’nin yüreği hızlandı. “Açar mısın?” diye sordu. Erol tereddüt etti. “Bilmiyorum hanımefendi, izin almak lazım” dedi. “Belediye yazısı falan…”

Defne, “Aç” dedi kararlılıkla. “Ben sorumluluğu alırım.”

Erol duvarı kırmaya başladı. Taşlar bir bir düşüyor, toz bulutu tüm koridoru sarıyordu. On beş dakika sonra, küçük bir oda ortaya çıktı. Odanın içi zifiri karanlıktı. Defne telefonunun ışığını yaktı.

İçeride sadece bir sandık vardı. Ahşap, eski, üzeri toz içinde. Defne heyecanla sandığa yaklaştı. Kapağı kaldırdı. İçinden leylak rengi bir kurdele ile bağlanmış mektuplar, bir anahtar ve bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafta, bir kadın ve bir erkek vardı. Kadın güzeldi, incecik, kumral saçlı, ela gözlü. Erkek ise koyu esmer, kara gözlü, güçlü bir çeneye sahipti. Elleri birbirine kenetlenmiş, bakışları sonsuzluğa çevrilmişti.

Defne fotoğrafı çevirdi. Arkasında bir isim yazıyordu: “Selim ve Eleni, 1923, Aşkımızın İlk Günü.”

Defne’nin kalbi durdu. Selim ve Eleni. Bu isimler ona neden tanıdık geliyordu? Hemen yanıt bulamadı, ama içinde bir şeyler kıpırdamaya başlamıştı. Sanki bu fotoğraf, bu mektuplar, bu anahtar, onu bekliyordu.

Mektuplardan birini aldı, açtı, okumaya başladı.

“Sevgili Eleni, seni son gördüğüm günden beri yüreğim ateş, gözlerim yaş, ellerim boş. Ailelerimiz bizi ayırdı belki, ama aşkımızı ayıramadı. Ben her gece bu konağın bahçesinde, senin pencerenin altında, ay ışığına hasret bir bülbül gibi ötüyorum. Duymuyor musun sesimi? Hissetmiyor musun özlemini? Cevap vermiyorsun, gelmiyorsun. Ama bekliyorum. Ta ki ölene dek. Selim.”

Defne mektubu okudu, gözleri doldu. Bu sadece bir aşk mektubu değildi, aynı zamanda bir çağrıydı. Yıllar sonra ona ulaşmış, onu bulan, onu sarsan bir çağrı.

Erol merakla bakıyordu. “Hayrola hanımefendi, ne buldunuz?” Defne başını kaldırdı. “Bir aşkın peşinde koşacak bir ipucu” dedi.

Ve o an, konağın ruhu onu içine çekti. Geçmiş, kapılarını araladı. Defne’nin hikayesi başlıyordu.

Mektupların Dili

Defne, mektupları okumak için o gece eve geç saatte döndü. Elleri titriyor, yüreği sıkışıyor, gözleri yaşarıyordu. Her bir mektup, Selim ve Eleni’nin yasak aşkının bir parçasını döküyordu önüne. Kimi mektuplar ayrılık acısıyla yanıyor, kimisi buluşma heyecanıyla coşuyor, kimisi de umutsuzluğun koyu karanlığına gömülüyordu.

Defne, mektupları tarih sırasına göre dizdi. İlk mektup 15 Mart 1923 tarihliydi. Selim, Eleni’ye ilk kez yazıyordu. Bakalım ne diyordu:

“Sevgili Eleni, seni ilk gördüğüm o günü asla unutmayacağım. Beyoğlu’nda, eski bir kitapçının önünde durmuş, Victor Hugo okuyordun. Saçların rüzgârda dalgalanıyor, güneş yüzüne vuruyor, sen ise ne kitaptan ne de dünyadan haberdardın. Yanından geçip gittim önce. Sonra geri döndüm. Sana ‘Fransızca mı biliyorsun?’ diye sordum. Başını kaldırdın, gözlerin için için yanıyordu. ‘Hem de çok iyi’ dedin. O an anladım ki, bu kadın hayatımı değiştirecek.”

Defne, mektubu bıraktı, derin bir nefes aldı. Selim’in aşkı o kadar duru, o kadar saf, o kadar derindi ki, insanın içine işliyordu. Aynı zamanda hüzünlüydü de. Çünkü her satırında yaklaşan bir felaketin gölgesi vardı.

İkinci mektup 2 Nisan 1923 tarihliydi. Bu kez Eleni yazmıştı:

“Selim, annem mektuplarımızı buldu. Bana bağırdı, çağırdı, ağladı. ‘Bir daha onunla görüşemezsin’ dedi. Babam ise seni öldürmekle tehdit etti. Ama bilmiyorlar ki, seni sevmekten vazgeçmek, ölmekten beter. Ben sensiz yaşayamam, ne olur bana bir yol göster.”

Defne’nin gözleri doldu. Ne kadar tanıdık bir hikayeydi bu. Aileler, toplum, gelenekler… Her şey iki gencin aşkının önüne set çekiyordu. Ama aşk, setleri aşmanın bir yolunu buluyordu. Her zaman.

Mektuplar ilerledikçe, buluşmalar gizlenmeye başlıyor, mektuplar daha sıklaşıyor, kelimeler daha ateşli oluyordu. Selim, Eleni’ye atlarla kaçmayı teklif ediyor, birlikte yeni bir hayat kurmayı hayal ediyordu. Eleni ise her seferinde evet diyor, ama sonra vazgeçiyor, korkuyor, tereddüt ediyordu.

Defne, yedinci mektubu açtığında eli titredi. Tarih 28 Haziran 1923’tü. Selim yazmıştı:

“Eleni, yarın son kararımı vereceğim. Ya seninle kaçacağım, ya da bu şehirden, bu aşktan, bu hayattan vazgeçeceğim. Bana bir işaret gönder. Ne olur, bir işaret.”

Defne, mektubu bıraktı, düşündü. Eleni ne yapmıştı? İşaret göndermiş miydi? Yoksa korkup vazgeçmiş miydi? Mektupların devamında cevabı bulacaktı.

Bir sonraki mektup 2 Temmuz 1923 tarihliydi. Bu kez yine Selim yazıyordu:

“Eleni, işaret geldi. Pencerene astığın kırmızı kurdeleyi gördüm. Anladım, sen de istiyorsun. Yarın gece yarısı, köprüde buluşalım. Atlar hazır. Sonsuza dek kaçacağız.”

Defne’nin yüreği hızlandı. Evet, kaçış planı yapmışlardı. Peki, ne olmuştu sonra? Neden kavuşamamışlardı? Mektupların sonraki sayfalarında bir boşluk vardı. Sanki bir yırtık, bir kopukluk, bir kayıp. Yıllar sonra gelen bir mektup daha vardı. Tarih 15 Eylül 1924’tü. Selim yazıyordu:

“Eleni, seni kaybettim. Yangında ayrıldık, sen İzmir’e, ben İstanbul’a savruldum. Her yerde seni aradım, bulamadım. Belki de artık yoksun. Ama varsan bile, birbirimizi bulmamız imkânsız. Aşkımız söndü, elveda.”

Defne mektubu kapadı. Demek ki yangında ayrılmışlardı. 1923’te İzmir’de büyük bir yangın olmuştu. O yangında binlerce insan ölmüş, binlercesi de kaybolmuştu. Selim ve Eleni de işte o yangında ayrı düşmüştü. Her biri diğerini ölü sanmıştı.

Ama mektupların arasında bir de son mektup vardı. Tarih 1 Ocak 2023’tü. Selim yazmamıştı, Eleni yazmıştı. Ve mektup Defne’ye yazılmıştı.

“Sevgili Defne, ben senin büyükannenim. Selim’i hiç unutmadım. Ama ona kavuşamadım. Mektupları sandığa sakladım. Belki bir gün torunum bulur, belki de bulamaz. Ama bulursan, bil ki bu aşk ölmedi. Sadece sustu. Şimdi sen konuşacaksın. Emir’i bul. O, Selim’in torunu. Ve birlikte tabloyu bulun. Tablo, bizim sonsuzluğa uzanan köprümüz olsun.”

Defne mektubu okudu, ağladı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Emir kimdi? Selim’in torunu muydu? Peki neredeydi? Nasıl bulacaktı?

Sorular, zihninde birer ateş topu gibi dönüyor, yakıyor, kavuruyordu. Ama bir o kadar da heyecanlandırıyordu.

Ertesi sabah, Defne ilk iş olarak Emir’i aramaya koyuldu. Sosyal medyada, eski kayıtlarda, telefon rehberlerinde. Hiçbir yerde yoktu. Tam umudunu kesmişti ki, bir gün restorasyon çalışması yaptıkları konağa gelen bir tarihçi, ona Emir’den bahsetti.

“Emir, İstanbul Üniversitesi’nde doktora yapıyor” dedi tarihçi. “Osmanlı tarihi üzerine çalışıyor. Özellikle 1920’lerin İstanbul’u konusunda uzman. Belki sana yardımcı olabilir.”

Defne heyecanla Emir’in telefonuna ulaştı. Aradı. Açan olmadı. Mesaj bıraktı. E-posta gönderdi. Günlerce bekledi. Derken bir akşam, telefon çaldı. Karşısında tanımadığı bir numara vardı. Açtı.

“Defne Hanım, ben Emir” dedi karşıdaki ses. Gür, tok, kendinden emin bir ses. “Mektuplarınızı okudum. Bu akşam buluşabilir miyiz?”

Defne’nin kalbi hızlandı. “Tabii” dedi. “Nerede?”

Emir, “Ayasofya’nın önünde” dedi. “Gün batımında.”

Defne o akşam erkenden giyindi, saçını başını düzeltti. Aynada kendine baktı. Yorgun gözlerinin yerini heyecan almıştı. Aylardır hissetmediği bir canlılık vardı içinde.

Ayasofya’nın önüne gitti. Kalabalık turist kafileleri, çığırtkan satıcılar, güvercinler, seyyar mısırcılar… Kim bilir kaç hikayeye tanıklık etmişti bu meydan. Kaç aşk başlamış, kaç aşk bitmişti.

Defne, bir banka oturdu, beklemeye başladı. Yarım saat sonra, bir adam yaklaştı. Uzun boylu, kumral saçlı, ela gözlü. Üzerinde koyu mavi bir ceket, altında gri bir pantolon vardı. Yüzünde tedirgin bir gülümseme.

“Defne?” diye sordu.

Defne ayağa kalktı. “Emir?”

Adam başını salladı. “Benim.”

İkisi de sustu. Saniyeler ağır ağır geçti. Sanki zaman durmuş, ikisi de konuşacak kelime bulamıyordu. Sonra ikisi birden gülümsedi.

“Garip bir durum” dedi Emir. “Tanımadığın birinin torununu arıyorsun, buluyorsun, sonra da karşısına geçip ‘Merhaba’ diyorsun.”

Defne, “Evet” dedi. “Garip. Ama güzel.”

Emir, “Bence de” dedi.

Oturdular. Kahve söylediler. Defne, Eleni’nin son mektubundan bahsetti, tablodan bahsetti, anahtardan bahsetti. Emir ise dedesi Selim’in hikayesini anlattı.

Selim, Eleni’yi kaybettikten sonra bir daha evlenmemişti. Ölene kadar onu beklemiş, her gece fener yakmış, her sabah mektup yazmış, her akşam denize bakmıştı. Torunu Emir, bu hikayeyi büyükannesinden duymuş, büyük annesi de kayınvalidesinden. Ama hiçbir zaman mektupları görmemiş, sadece anlatılanlarla yetinmişti.

“Şimdi mektuplar var” dedi Emir. “Bir de tablo. Ama nerede bu tablo?”

Defne, “Sandığın içinde bir de anahtar vardı” dedi. “Belki onunla bir yeri açabiliriz.”

Emir, “Tablonun peşine düşmeliyiz” dedi. “Ama nereden başlayacağız?”

Defne, “İstanbul’da kaybolan bir tabloyu bulmak” dedi. “Kulağa imkansız geliyor.”

Emir, “Ama imkansızı başarmak, aşkın ta kendisidir” dedi. “Dedem böyle derdi.”

Defne gülümsedi. “Sanırım deden çok haklıymış.”

O gece, Ayasofya’nın loş ışığında, iki yabancı, ortak bir geçmişin peşinde yola çıkmaya karar verdi. Önlerinde ne vardı, bilmiyorlardı. Ama ne olursa olsun, bu tabloyu bulacak, bu aşkı ölümsüzleştireceklerdi.

Anahtarın Sırrı

Ertesi sabah, Defne ve Emir, konağın restorasyon alanında buluştular. Güneş henüz doğmamıştı, hava serindi, martılar sessizdi. Konak, geçen haftalara göre biraz daha canlı görünüyordu. Duvarlar örülüyor, tavanlar onarılıyor, pencereler yenileniyordu. Ama binanın ruhu hâlâ aynıydı: Derin, gizemli ve biraz da hüzünlü.

Defne, elindeki anahtarı çıkardı. Paslanmış, bakırdan dökme, üzerinde eski bir rum harfi kazınmıştı. Emir, anahtarı aldı, dikkatle inceledi. “Bu harf ‘Alpha’ demek” dedi. “Başlangıç anlamına gelir. Belki de bir şeyin başlangıcını simgeliyor.”

Defne, “Neyin başlangıcını?” diye sordu.

Emir, “Aşkın” dedi. “Ya da sırrın.”

Konakta bir saat boyunca her odayı gezdiler. Duvarları yokladılar, döşemeleri incelediler, tavan arasını didik didik ettiler. Ama anahtarın açtığı bir şey bulamadılar. Emir, bir ara duraksadı. “Belki de hiçbir şeyi açmıyordur” dedi. “Belki sadece bir semboldür.”

Defne, “Olamaz” dedi. “Büyükannem bir şeyi açması için bırakmıştır bu anahtarı. Hadi düşünelim. Tablonun peşindeyiz. Tablo nerede olabilir? Bir müzede? Özel bir koleksiyonda? Belki de kayıptır.”

Emir, “Dedemin günlüğünde bir şeyler okumuştum” dedi. “Bir ressamdan bahsediyordu. İsmimi hatırlayamıyorum. Ama o ressamın İstanbul’da bir atölyesi vardı. Tablo belki de oradadır.”

Defne, “Atölyenin adresini bulabilir miyiz?” diye sordu.

Emir, “Deneyebilirim” dedi.

O gün, birlikte İstanbul Arşivi’ne gittiler. Tozlu raflar, eski defterler, sararmış kağıtlar. Yüzlerce belgeyi taradılar, hiçbir ipucu bulamadılar. Emir, bir ara yorgunluktan başını masaya koydu. “İmkansız” dedi. “Bu bir iğne samanlıkta aramaktan farksız.”

Defne, “Ama imkansızı başarmak, aşkın ta kendisidir” dedi. Emir’in sözlerini tekrarlıyordu.

Emir başını kaldırdı, gülümsedi. “Haklısın” dedi.

Tam o sırada, arşiv görevlisi yaşlı bir adam yanlarına geldi. “Sizleri bir süredir izliyorum” dedi. “Ne arıyorsunuz?”

Defne, “1920’lerde İstanbul’da yaşamış bir ressamın atölyesini arıyoruz” dedi. Adam düşündü, sonra gözleri parladı. “Bir ressam vardı” dedi. “Adı Mıgırdiç’ti. Ermeni asıllıydı. Atölyesi Beyoğlu’nda, eski bir apartmanın çatı katındaydı. Ama yıllar önce yıkıldı.”

Defne, “Peki eşyaları? Tabloları? Nereye gitti?” diye sordu.

Adam, “Çoğu kayıp” dedi. “Ama bir kısmı İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne bağışlanmıştı. Oradan araştırabilirsiniz.”

Defne ve Emir, heyecanla müzeye koştular. Orada, Mıgırdiç’in eserlerine ait bir envanter listesi buldular. Tablo, listede yoktu. Ama ressamın bir defteri vardı. Defteri incelediklerinde, Selim’in adını gördüler. Selim, ressama bir mektup yazmıştı: “Mıgırdiç, sevgilimin portresini yapmanı istiyorum. Ama kimse bilmeyecek. Bu bizim sırrımız olsun.”

Defne’nin heyecanı doruk noktasına ulaştı. “Tablo, Selim tarafından yaptırılmış” dedi. “Peki, şimdi nerede?”

Müze yetkilileri, portrenin 1950’lerde özel bir koleksiyoncuya satıldığını söyledi. Koleksiyoncu ölmüş, ailesi ise tabloyu bir müzayedede satmıştı. Tablo, bir İsviçreli bankacının eline geçmişti. O da Cenevre’de bir kasada saklıyordu.

Emir, “Cenevre?” dedi hayretle. “Bu tablonun peşinden İsviçre’ye kadar gideceğiz yani.”

Defne, “Eğer gerekiyorsa, evet” dedi.

Emir, “Peki ya bütçe? Ya vize? Ya işler?”

Defne, “Halledilir” dedi. “Önemli olan istek. Biz istiyor muyuz?”

Emir, bir an duraksadı. Sonra, “İstiyoruz” dedi.

İşte o an, aralarındaki bağ bir adım daha güçlendi. Birlikte bir hedefe yürüyorlardı. Ama aynı zamanda birbirlerine doğru da yürüyorlardı. Farkında olmadan.

Cenevre yolculuğu için hazırlıklar başladı. Emir, vize işlemlerini halletti. Defne, şirketten izin aldı. Uçak biletleri alındı. Bir cumartesi sabahı, Atatürk Havalimanı’nda buluştular. Emir’in elinde küçük bir bavul, Defne’nin elinde büyük bir çanta vardı. Emir, “Ne var bu çantada?” diye sordu. Defne, “Kitaplar” dedi. “Okumak için.”

Emir gülümsedi. “Sen de benim gibi kitap kurduymuşsun.”

Defne, “Kurt değil, solucan” dedi. “Kitap solucanı.”

Emir kahkaha attı. İlk defa öyle içten, öyle rahat gülüyordu. Defne de ona eşlik etti. İkisi de son zamanlarda bu kadar rahatlamamıştı, bu kadar gülmemişti.

Uçak kalktı. 3 saatlik bir yolculuk onları Cenevre’ye götürecekti. Defne, camdan dışarı bakıyor, bulutları izliyordu. Emir, yanında uyuyakalmıştı. Başı hafifçe Defne’nin omzuna dayanmıştı. Defne, onu uyandırmak istemedi, olduğu gibi bıraktı. Bu kadar yakın, bu kadar doğal, bu kadar insanı.

Cenevre’ye indiklerinde hava yağmurluydu. Islak taşlar, dar sokaklar, eski binalar. Defne, “Burası İstanbul’u andırıyor” dedi. Emir, “Ama değil” dedi. “Henüz değil.”

İsviçreli bankacının adresine taksiyle gittiler. Dev bir bina, mermer merdivenler, kravatlı görevliler. Defne, kendini biraz yabancı hissetti. Emir ise gayet rahattı. İngilizce ve Fransızca konuşuyor, kartvizitler dağıtıyor, açıklamalar yapıyordu.

Defne, “Ne kadar da profesyonelsin” dedi. Emir, “Doktora yapıyorum, araştırmayı bilirim” dedi.

Banka yetkilileri, onları bir toplantı odasına aldı. Tablo, bir kasada duruyordu. Ama kasayı açmak için özel bir anahtar gerekiyordu. İşte o an, Defne’nin elindeki eski anahtarın ne işe yaradığı anlaşıldı.

Defne anahtarı çıkardı, yetkiliye uzattı. Yetkili, anahtarı inceledi, bir süre düşündü. Sonra başını salladı. “Bu anahtar, sandığımızın kasasını açar” dedi.

Defne ve Emir, şaşkınlıkla birbirine baktı. Demek ki büyükannenin anahtarı, İsviçre’de bir banka kasasını açıyordu. Yıllar önce, bilerek ya da bilmeyerek, Selim ve Eleni bu anahtarı oraya ulaştırmıştı.

Kasa açıldı. İçinde sadece bir tablo vardı. Kapağı araladıklarında, karşılarında Eleni’nin portresi belirdi. Genç, güzel, umut dolu. Gözlerinde bir ışıltı, dudaklarında bir tebessüm. Selim’in ona olan aşkının resmiydi bu.

Defne’nin gözleri doldu. “İşte bu” dedi. “Bu, büyükannem.”

Emir de duyguluydu. “Artık evine dönebilir” dedi.

Tablo, özel bir kutuya konuldu, uçakla İstanbul’a getirildi. Defne, tabloyu konağın en güzel odasına astı. Artık Eleni, kayıp bir sevgili değil, sonsuza dek orada, torununun gözleri önünde, aşkıyla yaşayacaktı.

Emir, “Peki ya ben?” dedi. “Ben nereye aitim?”

Defne, bir an durdu. Sonra, “Ait olduğun yere” dedi. “Kim bilir, belki de aynı yeredir.”

İkisi de sustu. Hava kararmış, şehrin ışıkları yanmıştı. Konak, eski ihtişamına kavuşmuş gibi parlıyordu.

Ve o gece, Emir ilk kez Defne’nin elini tuttu. Defne çekmedi. Bıraktı. Çünkü anlamıştı: Aşk, tıpkı bu tablo gibi, kaybolsa bile bulunurdu. Yeter ki peşinden gidileydi.

Tablonun Fısıltısı

Tablo, konağın en büyük odasında, tam karşı duvara asılmıştı. Öyle bir yere asılmıştı ki, güneş doğarken ilk ışıklar önce ona vuruyor, akşam olurken son vedayı o alıyordu. Defne, her sabah kahvesini alıp tablonun karşısına geçiyor, saatlerce bakıyor, bazen konuşuyor, bazen susuyor, bazen de sadece hissediyordu. Büyükannesi Eleni, çerçevenin ardından ona gülümsüyor, gözleriyle “Merak etme, her şey yolunda” diyordu.

Ama her şey yolunda değildi. Emir, tablo İstanbul’a geldikten sonra bir daha ortaya çıkmamıştı. Defne’yi ne arıyor, ne soruyor, ne de merak ediyor gibiydi. Defne ise onu aramaktan vazgeçmişti. Gurur muydu, yoksa kırgınlık mı, bilmiyordu. Ama her gece yatağına yalnız giriyor, her sabah yalnız kalkıyor, her gün aynı sessizlikte boğuluyordu.

Bir akşam, hava karardıktan sonra, telefonu çaldı. Emir’di. “Defne, özür dilerim” dedi. “Senden uzak durmaya çalıştım. Olmadı. Dayanamadım.”

Defne’nin yüreği ağzına geldi. “Neden uzak durmaya çalıştın ki?” diye sordu. Emir, “Çünkü korktum” dedi. “Dedem gibi bir aşka yakalanmaktan. Onunki gibi bitmesin istedim. Ama anladım ki, bitmiyor. Sadece başka bir şekle bürünüyor.”

Defne, “Ne diyorsun sen?” diye sordu. Emir, “Diyorum ki, senden hoşlanıyorum” dedi. “Çok hoşlanıyorum. Hatta belki de âşık oluyorum.”

Defne’nin nefesi kesildi. “Ben de” diye fısıldadı.

O gece, telefonla saatlerce konuştular. Bazen güldüler, bazen sustular, bazen de sadece birbirlerinin nefesini dinlediler. Sabaha karşı, Emir, “Gel beni al” dedi. “Sana bir şey göstereceğim.”

Defne, heyecanla giyindi, arabasına atladı, Emir’in evine gitti. Emir, kapıda bekliyordu. Saçları dağınık, gözleri mahmur, ama bir o kadar da heyecanlıydı. Elinde eski bir defter vardı.

“Bu, dedemin günlüğü” dedi. “Daha önce sana bahsetmemiştim. Ama şimdi okumalısın.”

Defne, defteri aldı, açtı. İlk sayfada şunlar yazıyordu:

“Bugün Eleni’yi kaybettim. Yangında ayrıldık, bir daha bulamadım. Ama aşkım ölmedi. Onu her gece rüyamda görüyorum. Rüyamda bana bir tablodan bahsediyor. Onu bulmamı, tamamlamamı, sonsuza dek saklamamı söylüyor. Ama nerede o tablo? Bilmiyorum. Belki de hiç yoktur. Belki de sadece bir hayal.”

Defne, defteri okudukça ağladı. Selim’in acısı o kadar derindi ki, yüzyıl sonra bile torununun gözlerinden akıyordu. Emir, Defne’ye sarıldı.

“Artık buradayız” dedi. “Ve tablo da burada. Dedemin rüyası gerçek oldu.”

Defne, “Peki ya biz?” diye sordu. “Bizim rüyamız ne zaman gerçek olacak?”

Emir, “Oluyor işte” dedi. “Şu an.”

İkisi de sustu. Göz göze geldiler. Defne, ilk kez bir erkeğe bu kadar yakındı, bu kadar güvende hissediyordu. Emir, yavaşça eğildi, Defne’nin alnını öptü. Sonra gözlerini, sonra yanaklarını, sonra dudaklarını.

Defne, “Ne yapıyoruz biz?” diye fısıldadı. Emir, “Dedemizin yarım bıraktığı aşkı tamamlıyoruz” dedi.

O gece, hiç konuşmadılar. Sadece birbirlerine sarıldılar, saatlerce. Bazen ağladılar, bazen güldüler, bazen de sadece sustular. Şafak sökerken, Defne, “O tabloyu tamamlamalıyız” dedi. “Eleni, Selim’in rüyasında bunu istemiş.”

Emir, “Nasıl yapacağız?” diye sordu.

Defne, “Bir ressam bulacağız” dedi. “Portreyi tamamlayacak. Selim’in de orada olması lazım. İkisi birlikte, sonsuza dek.”

Ertesi gün, ünlü bir ressamla temasa geçtiler. Ressam, tabloyu inceledi, çok duygulandı. “Bu tabloda bir ruh var” dedi. “Tamamlamak büyük sorumluluk.”

Defne, “Biliyoruz” dedi. “Ama yapmalıyız.”

Ressam, kabul etti. Haftalarca çalıştı. Her fırça darbesinde Selim’i canlandırdı, her renkte aşkı yeşertti. Defne ve Emir, her gün atölyeye gidiyor, tablonun nasıl hayat bulduğunu izliyor, heyecanlanıyor, sabırsızlanıyor, bazen de ağlıyordu.

Tablo tamamlandığında, Selim ve Eleni yan yanaydı. İlk kez, bir resmin içinde de olsa, kavuşmuşlardı. Defne, tabloyu büyük bir törenle konağın en görkemli odasına astı. Açılışa, tüm kasaba halkı, basın mensupları ve sanat dünyasının önemli isimleri katıldı.

Emir, törende bir konuşma yaptı. “Bu tablo” dedi, “sadece bir resim değil. Kayıp bir aşkın, yarım kalan bir hikayenin, umudun ve sevginin simgesi. Dedelerimiz kavuşamadı belki, ama biz kavuştuk. Ve bu kavuşma, hepimize ilham olsun.”

Defne, konuşma yapmadı. Konuşamazdı. Ağlayacaktı. Emir’in yanına gitti, elini tuttu. Herkes alkışlıyor, bazıları ağlıyor, bazıları gülümsüyordu. Ama en çok, tablodaki Selim ve Eleni mutluydu. Gözlerindeki o eski hüzün gitmiş, yerini dingin bir mutluluğa bırakmıştı.

O gece, Emir ve Defne, tablonun karşısında oturdular, saatlerce sustular. Sonra Emir, “Defne” dedi. “Sana bir şey sormak istiyorum.”

Defne, “Sor” dedi.

Emir cebinden küçük bir kutu çıkardı. Açtı. İçinde eski bir yüzük vardı. “Bu, dedemin yüzüğü” dedi. “Büyükanneme takacaktı ama takamadı. Şimdi ben sana takmak istiyorum.”

Defne’nin gözleri doldu. “Emir” dedi. “Ne diyorsun sen?”

Emir, “Evlen benimle” dedi. “Dedelerimizin yarım bıraktığı hikayeyi tamamlayalım. Sonsuza dek birlikte olalım.”

Defne, “Evet” dedi. “Sonsuza dek.”

Yüzüğü parmağına taktı. O gece, tablonun ışığında, iki aşk birden kavuştu. Biri geçmişte, biri şimdide. Ama ikisi de sonsuzlukta.

Sonsuzluğa Uzanan Köprü

Düğün, konağın bahçesinde, haziranın en güzel gününde yapıldı. Güneş, denize vuruyor, martılar uçuşuyor, zeytin ağaçları rüzgarla dans ediyordu. Defne, beyaz bir elbise giymiş, saçlarına inciler takmış, ayaklarına da annesinin gelinlik ayakkabılarını geçirmişti. Emir ise siyah bir takım elbise, yakasında ise dedesi Selim’in rozetini takmıştı.

Törene, kasabanın neredeyse tüm sakinleri katılmıştı. Balıkçılar, kahveciler, simitçiler, emekliler, gençler, çocuklar… Herkes oradaydı. Çünkü bu düğün, sadece iki gencin değil, tüm kasabanın özlemini duyduğu bir mutluluğun simgesiydi. Yıllardır konuşulmayan sırlar, bu düğünle birlikte unutulmaya yüz tutmuştu.

Nikahı, yaşlı muhtar kıydı. Yüzükler takıldı, dualar edildi, şekerler dağıtıldı, takılar takıldı. Defne, bir ara gözlerinde yaşlarla Emir’e döndü. “Keşke büyükannem de görebilseydi” dedi. Emir, “Görüyor” dedi. “Tablonun içinden bize bakıyor.”

Tablo, düğün salonunun en baş köşesine asılmıştı. Selim ve Eleni, tüm gece misafirleri izledi, güldü, ağladı, dualar etti. Sanki onlar da oradaydı, bedenen olmasa da ruhen.

Gece yarısı, davetliler dağıldı. Defne ve Emir, yalnız kaldılar. Konak, ışıklarını yeni söndürmüştü. Deniz, usul usul uğulduyor, yıldızlar tepede parlıyor, ay sırıtarak bakıyordu dünyaya.

Emir, Defne’nin elini tuttu. “Umarım dedem şimdi mutludur” dedi. Defne, “Umarım” dedi. “Çünkü biz mutluyuz.”

O gece, konakta hiç uyumadılar. Tablonun karşısında oturdular, sarıldılar, öpüştüler, zaman zaman sustular, zaman zaman konuştular. Her şeyi anlattılar birbirlerine. Geçmişi, bugünü, yarını. Korkularını, hayallerini, umutlarını.

Emir, “Bu konak, artık bizim yuvamız” dedi. Defne, “Evet” dedi. “Ve bu yuva, büyükannem ile dedemin aşkından bize kalan en değerli miras.”

Ertesi gün, tablonun kopyalarını yaptırdılar. Birini konağın girişine astılar, diğerini ise Defne’nin büyükannesinin mezarına götürüp bıraktılar. Mezar taşının önünde uzun süre beklediler, dualar ettiler, çiçekler bıraktılar.

Defne, “Büyükannem” dedi. “Artık huzur içinde uyu. Aşkın yaşıyor. Biz yaşatacağız.”

Emir, “Söz veriyoruz” dedi. “Sonsuza dek.”

Aylar geçti, yıllar geçti. Defne ve Emir, konağı yeniden ihya ettiler, bir müzeye dönüştürdüler. Tablo, müzenin en önemli eseri oldu. Her gün yüzlerce kişi geliyor, hikayeyi dinliyor, duygulanıyor, bazen ağlıyor, bazen gülümsüyor, bazen de tablonun karşısında saatlerce oturup düşünüyordu.

Defne ve Emir’e bir kızları oldu. Adını Eleni koydular. Minik Eleni, büyük büyükannesinin izinden gidiyor, resim yapıyor, romanlar okuyor, hayal kuruyor, âşık oluyor, seviyor, seviliyordu.

Bir akşam, Eleni babasına sordu: “Babacım, sen anneyi nasıl sevdin?” Emir gülümsedi. “Bir tablo sayesinde” dedi. “Kayıp bir aşkın peşinde koşarken, bulduğum en büyük hazineydi o.”

Eleni, “Peki tablo hâlâ duruyor mu?” diye sordu. Emir, “Duruyor” dedi. “Ve her gece, içindeki ışık yanıp sönüyor. Sanki kalp atışı gibi. Dedelerimizin kalp atışı.”

Eleni heyecanla yerinden fırladı. “Görmek istiyorum!” dedi. Emir, Defne’ye baktı, Defne başını salladı. Birlikte konağın o özel odasına gittiler. Kapıyı araladılar. Tablo, ay ışığında parlıyordu. Eleni, bakakaldı. “Ne kadar güzel” dedi. “İçlerinden sevgi akıyor.”

Defne, “Sevgi, akar” dedi. “Sadece görmesini bilene.”

O gece, tablonun karşısında oturdular. Dört kişiydiler: Selim ve Eleni, geçmişte; Defne ve Emir, bugünde; Eleni ise yarında. Ama hepsi aynı aşkın parçasıydı. Aynı hikayenin kahramanları. Aynı sonsuzluğun yolcuları.

Emir, Defne’nin elini tuttu. “Biz başardık” dedi. Defne, “Biz değil” dedi. “Onlar başlattı, biz devam ettirdik. Şimdi sıra minik Eleni’de.”

Eleni, tabloya doğru bir adım attı. Sanki büyük büyükannesi ona bir şey fısıldıyor gibiydi. Belki de fısıldıyordu. Kim bilir?

Defne, “Haydi” dedi. “Artık uyku vakti.”

Eleni, tabloya veda etti, odasına gitti. Ama o gece rüyasında, eski bir konak, bir deniz feneri, bir sandık, bir mektup, bir tablo ve iki âşık gördü. Rüyasında onlarla konuştu, dans etti, ağladı, güldü.

Sabah uyandığında, annesine sarıldı. “Anne, bir sır biliyorum” dedi. Defne, “Ne sırrı?” diye sordu. Eleni, “Aşkın kaybolmadığını” dedi. “Sadece saklandığını. Ve bulanların, onu sonsuza dek yaşatacağını.”

Defne, Emir’e döndü. “Kızın ne kadar bilge” dedi. Emir, “Dedelerinden almış” dedi.

Ve güldüler. Konak, sabah güneşinde ışıldıyor, martılar neşeyle ötüyor, deniz masmavi, umut sonsuzdu.

Aşk, dedikleri gibi, kaybolmazdı. Sadece beklerdi. Doğru kalbi bulana dek.

Ve o kalp, şimdi atıyordu. Dünyanın en güzel melodisiyle.


Sonsuzluğa Not

Yıllar sonra, konak müzesini ziyaret eden bir genç kız, tablonun karşısında durmuş, gözleri dolu dolu bakıyordu. Defne, yanına yaklaştı. “Hikayeyi biliyor musun?” diye sordu. Genç kız, “Biliyorum” dedi. “Dedem anlatırdı.”

Defne, “Deden kim?” diye sordu. Genç kız, “Emir” dedi. “Ben Eleni’yim. Torununuz.”

Defne’nin yüreği durdu. Gözleri doldu. “Nasıl yani?” dedi. Genç kız, “Ben sizin kızınız değilim” dedi. “Ama sizin hikayeniz benim de hikayem. Aşk, dediğiniz gibi, kaybolmaz. Sadece başka bir kalbe göç eder.”

Defne, ağladı. Emir de ağladı. Eleni de ağladı. Tablo, onlara gülümsüyordu.

Ve işte o an, her şey anlamını buldu. Yıllar önce başlayan bu hikaye, asla bitmeyecekti. Sadece başka bir sayfaya, başka bir kalbe, başka bir zamana taşınacaktı.

Çünkü aşk, ölümsüzdü.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak