Ana Sayfa EdebiyatDüşlerin Şerbeti

Düşlerin Şerbeti

yazar W.Shakespeare
duslerin-serbeti-kisa-hikaye-roman-tadinda

Düşlerin Şerbeti

Küller ve Ateş

Güneydoğu’nun o yakıcı güneşi, bir ateş topu gibi tepeden vuruyordu. Toprak çatlamış, yapraklar kıvrılmış, insanlar gölgelere sığınmıştı. Ama Dilan, ne güneşi ne de sıcağı hissediyordu. İçindeki ateş, dışarıdakinden daha büyüktü.

Siyah bir çarşafın altında, babasının tabutunu taşıyordu. Omuzları çökük, gözleri kızarmış, dudakları çatlamıştı. Arkasında kardeşi Baran, halaları, teyzeleri, amcası Cemal ve onca tanıdık yüz vardı. Ama hepsi yabancıydı. Çünkü babasını kaybetmişti. Ve babasının ölümü, bir kazaydı denmişti. Ama Dilan, hiçbir zaman kazalara inanmazdı. Kader demişti, Allah’ın işi demişti. Ama o bilirdi, her şeyin bir nedeni vardı. Bir de faili.

Cenaze namazı kılındı, dualar edildi, topraklar atıldı. Dilan, mezarın başında uzun süre bekledi. Baran, onu kolundan tutup çekmek zorunda kaldı. “Abla, gel” dedi. “Daha fazla dayanamazsın.”

Dilan başını salladı, göz yaşlarını sildi. “Baran” dedi. “Babama ne olduğunu biliyor musun?”

Baran başını eğdi. “Biliyorum” dedi. “Ferhat yaptı.”

Dilan’ın yüreği sızladı. Ferhat. Babasının en yakın arkadaşının oğlu. Çocukluk arkadaşı. Belki de ilk aşkı. Evet, Ferhat’a âşık olmuştu bir zamanlar Dilan. Ama Ferhat onu görmezden gelmiş, başka bir kızla evlenmiş, sonra da babasını öldürmüştü. Şimdi ise hapisteydi. Baran da hapisteydi. Ama Baran, Ferhat yüzünden değil, Ferhat’ı öldürmeye kalktığı için içerideydi.

Dilan, “Ferhat’a gitmeliyim” dedi. Baran, “Ne yapacaksın?” diye sordu. Dilan, “Gözlerinin içine bakacağım” dedi. “Nedenini soracağım.”

Baran, “O bir cani” dedi. “Sana yalan söyler.”

Dilan, “Olsun” dedi. “Ben de ona bir şey söyleyeceğim.”

Baran, “Ne?” diye sordu.

Dilan, “Onu affettiğimi” dedi. “Ama asla unutmayacağımı.”

Baran, anlamamıştı. Ama Dilan biliyordu. Ferhat’ı affetmek, belki de hayatının en büyük hatası olacaktı. Ama nefret etmekten daha kolaydı. Ve Dilan, nefret etmekten yorulmuştu.

Cezaevine gitmek için izin aldı. Bir cumartesi sabahı, erkenden yola çıktı. Gardiyanlar onu karşıladı, kimlik kontrolü yaptı, üzerini aradı. Sonra uzun, dar bir koridordan geçirdiler.

Ferhat, ziyaretçi salonunda, camlı bölmenin arkasında oturuyordu. Bıyıkları uzamış, sakalları çıkmış, yüzü solgunlaşmıştı. Eskisi gibi yakışıklı değildi. Ama gözleri aynıydı. Aynı derin, aynı kara, aynı tehlikeli.

Dilan, karşısına oturdu. İkisi de uzun süre konuşmadı. Telefonu açtı. Ferhat, “Dilan” dedi. “Geldin.”

Dilan, “Geldim” dedi. “Neden sorusunu sormaya.”

Ferhat, “Sorma” dedi. “Cevabını bilmiyorum.”

Dilan, “Biliyorsun” dedi. “Herkes biliyor. Sen biliyorsun, ben biliyorum, Baran biliyor. Hatta ölen babam bile biliyor.”

Ferhat’ın gözleri doldu. “Baban ölmedi” dedi. “Onu öldüren ben değilim.”

Dilan, “Kim?” diye sordu.

Ferhat, bunu söylemekten kaçındı. Ama Dilan ısrar etti. “Söyle” dedi. “Açıl artık. Başka kaybedecek neyim kaldı?”

Ferhat, derin bir nefes aldı. “Amcan” dedi. “Cemal.”

Dilan’ın dünyası başına yıkıldı. “Ne?” dedi. “Ne diyorsun sen?”

Ferhat, “Doğru” dedi. “Cemal, babanı öldürttü. Şirketi ele geçirmek için. Beni de tuzağa düşürdü. Suçu bana attı. Ve şimdi hapisteyim. Baran da hapiste. Ama Cemal serbest. Üstelik şimdi her şeyin sahibi.”

Dilan, inanamıyordu. Ama inanmak zorundaydı. Çünkü Ferhat’ın gözleri yalan söylemiyordu. Onunki gibi gözler, yalan söyleyemezdi.

Dilan, “Neden şimdi söylüyorsun?” diye sordu. Ferhat, “Çünkü sen geldin” dedi. “Ve ben artık dayanamıyorum. Yalnızlığa, ihanete, vicdan azabına. Ölmek istiyorum Dilan. Ama ölmeden önce doğruları bilmelisin.”

Dilan, “Ölme” dedi. “Yaşayacaksın. Çıkacaksın buradan. Ve Cemal’e hesap soracağız.”

Ferhat, “Nasıl?” diye sordu. Dilan, “Birlikte” dedi.

İşte o an, ikisi de bilmiyordu ama bu söz, hayatlarının dönüm noktası olacaktı. Düşman olarak başlayan yolculuk, ortaklıkla devam edecek, aşkla bitecekti. Ya da öyle sanacaklardı.

Zincirlerin Ardında

Dilan, cezaevinden ayrıldıktan sonra doğruca amcası Cemal’in yanına gitti. Nişantaşı’ndaki ofis, cam cepheli, modern, soğuk ve ulaşılmazdı. Tıpkı Cemal gibi.

Cemal, Dilan’ı görünce şaşırmadı. Sanki bekliyordu. “Gel otur yeğenim” dedi. “Ne içersin?”

Dilan, “Kahve” dedi. “Orijinalinden.”

Cemal gülümsedi. “Ne güzel” dedi. “Baban da öyle içerdi.”

Dilan, dayanamadı. “Babamdan bahsetme” dedi. “Onu sen öldürttün.”

Cemal’in yüzü dondu. “Ne saçmalıyorsun sen?” dedi. “Bana iftira atıyorsun.”

Dilan, “İftira değil” dedi. “Ferhat söyledi. Her şeyi itiraf etti. Senin oyununu, planını, ihanetini.”

Cemal, bir an duraksadı. Sonra gülmeye başladı. “Ferhat mı?” dedi. “Onun sözüne mi inanıyorsun? O bir katil. Babanı öldüren o.”

Dilan, “Yalan” dedi. “Sen öldürttün. Ferhat’ı kullandın, sonra da yalnız bıraktın. Şimdi sıra bende.”

Cemal, “Ne yapacaksın?” diye sordu. Dilan, “Şirketi geri alacağım” dedi. “Baran’ı çıkaracağım. Ferhat’ı da. Ve seni mahvedeceğim.”

Cemal, yine gülümsedi. “Hadi canım” dedi. “Sen kimsin ki? Bir mimarsın. Ne iş bilirsin, ne de ticaret. Burada ezilirsin.”

Dilan, ayağa kalktı. “Göreceğiz” dedi. Ve kapıyı çarpıp çıktı.

Dışarıda, apartmanın önünde Ferhat’ın avukatı onu bekliyordu. Adı Kerem’di. Genç, dinamik, hırslı ve Ferhat’ın tek dostu. Dilan, Kerem’e döndü. “Ferhat’ın tahliyesi için ne gerekiyorsa yapacağım” dedi. “Ama önce Baran’ı çıkarmalıyız.”

Kerem, “Baran’ın durumu daha ağır” dedi. “Kasten öldürmeye teşebbüsten yargılanıyor. Ferhat ise dolaylı faillikten. Asıl suçlu Cemal, ama ona ulaşamıyoruz.”

Dilan, “Ulaşacağız” dedi. “Nasıl olursa olsun.”

O gece, Dilan uyuyamadı. Babasının fotoğraflarına baktı, mektuplarını okudu, eşyalarını kokladı. Sabaha karşı, aklına bir fikir geldi.

Ertesi gün, konağın bahçesinde, eski bir çınar ağacının dibine gizlenmiş bir kutu buldu. Babasının ona bıraktığı bir vasiyetti bu. İçinde şirketin tapuları, bir anahtar ve bir mektup vardı.

Mektupta şunlar yazıyordu:

“Kızım Dilan, eğer bu mektubu okuyorsan, artık buralarda değilim demektir. Ama sakın üzülme. Benim ruhum hep seninle. İşte sana gerçekler: Şirket, aslında senin. Cemal, hırsızlık yaptı, sahte belgeler düzenledi, beni de öldürtmek istedi. Ama ben ölmeden önce, tüm belgeleri sakladım. Şimdi sen al, git, kazan. Ama unutma: Kazanmak için bazen kaybetmeyi de bilmek gerekir. Ve affetmeyi de.”

Dilan, mektubu okuduktan sonra kararlıydı. Mahkemeye başvurdu, delilleri sundu, tanıkları dinletti, avukat tuttu, medyayı devreye soktu. Derken, bir gün gazete manşetleri “Cemal Şirketi Gasp Ediyor” diye atıldı.

Cemal, telaşlandı. Hemen bir basın toplantısı düzenledi, yalan söyledi, belgeleri yırttı, tanıkları tehdit etti. Ama çaresizdi. Çünkü Dilan pes etmiyordu.

Ferhat da geride durmuyordu. Cezaevinden avukatına notlar yazdırıyor, Dilan’a bilgiler gönderiyor, onu yönlendiriyordu. Baran ise hapiste sessizce bekliyor, kardeşine güveniyor, dua ediyordu.

Derken, dava günü geldi. Mahkeme salonu doldu, taştı. Dilan, davanın en ön sırasında oturuyordu. Yanında Kerem, arkada birkaç avukat, en arkada ise yüzlerce tanık vardı.

Cemal, diğer tarafta, avukatlarıyla birlikte, suratsız, huzursuz, tedirgindi.

Yargıç, sözü Dilan’a verdi. Dilan, ayağa kalktı, derin bir nefes aldı, ve anlatmaya başladı. Babasını, şirketi, amcasını, Ferhat’ı, Baran’ı, her şeyi.

Sesi titriyor, gözleri doluyor, elleri terliyordu. Ama anlatıyordu.

Salonda herkes ağlıyordu. Çünkü bu sadece bir dava değil, aynı zamanda bir insanlık dramıydı.

Mahkeme, kararını bir hafta sonra açıklayacağını söyledi. Dilan, o hafta boyunca hiç uyumadı. Yaşadı, öldü, yeniden doğdu.

Karar günü, mahkeme salonu yine doluydu. Yargıç, kararını okumaya başladı: “Cemal Bey, şirketi gasp etmek, resmi belgede sahtecilik, adam öldürtmek ve birçok suçtan dolayı suçlu bulunmuştur. 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Ferhat Bey, babasının işlediği suçlara ortak olmadığı, aksine yardımcı olduğu için tahliye edilmiştir. Baran Bey ise kendini savunma amacıyla suç işlediği için, cezası ertelenmiştir.”

Salonda alkışlar yükseldi, gözyaşları aktı, dualar edildi. Dilan, ağlıyordu. Ama sevinçten değil, hüzünden. Çünkü babası geri gelmeyecekti. Ama adalet yerini bulmuştu.

Ferhat, cezaevinden çıktığı gün, Dilan onu karşıladı. Saçını kesmiş, bıyıklarını almış, yeni kıyafetler giymişti. Genç, dinamik, umutlu görünüyordu.

Dilan, “Hoş geldin” dedi. Ferhat, teşekkür etti. “Sen olmasan, bu günleri göremezdim” dedi.

Dilan, “Önemli değil” dedi. “Sen de olmasan, ben Cemal’i yenemezdim.”

Ferhat, “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu. Dilan, “Şirketi yeniden kuracağız” dedi. “Birlikte.”

Ferhat, “Birlikte mi?” diye sordu. Dilan, “Evet” dedi. “Birlikte.”

Ferhat gülümsedi. “Kabul” dedi.

O gece, İstanbul’un tepesindeki bir barda, birlikte içtiler. Şarap içtiler, dans ettiler, güldüler, ağladılar. Ferhat, Dilan’ın elini tuttu. “Senden özür diliyorum” dedi. “Seni üzdüğüm için, görmezden geldiğim için, korktuğum için.”

Dilan, “Özrün kabul” dedi. “Ama şartlı.”

Ferhat, “Ne şartı?” diye sordu. Dilan, “Bir daha asla benden kaçmayacaksın” dedi.

Ferhat, “Kaçmam” dedi. “Söz.”

İşte o an, birbirlerine ilk kez sarıldılar. Yıllar sonra, ilk kez. Ve o an, ikisi de anladı: Bu aşk, düşmanlıktan doğmuştu. Belki de en güzeli, böylesiydi.

Ateşten Gömlek

Şirket, yeniden yapılanma sürecine girmişti. Dilan, genel müdür koltuğuna oturmuş, Ferhat ise onun sağ kolu olmuştu. Birlikte toplantılara katılıyor, birlikte kararlar alıyor, birlikte gece yarılarına kadar çalışıyorlardı. Kimi zaman anlaşmazlıklar çıkıyor, kimi zaman öfke kusuyor, kimi zaman da barışıp yeniden başlıyorlardı.

Ama her kavganın sonunda, birbirlerine daha da kenetleniyorlardı.

Baran, hapisten çıktıktan sonra Dilan’ın yanına yerleşmiş, şirkette ona yardım ediyor, aynı zamanda da psikolojik destek alıyordu. Hapishane günleri onu derinden sarsmıştı, ama Dilan ve Ferhat ona her zaman destek oldu.

Bir akşam, Ferhat ve Dilan, yalnız kaldılar. Yemek yediler, şarap içtiler, sohbet ettiler. Derken, Dilan, Ferhat’a sordu: “Bana hiç âşık oldun mu?”

Ferhat sustu. Uzun süre konuşmadı. Sonra, “Oldum” dedi. “Hâlâ da öyle.”

Dilan, “Peki neden kaçtın?” diye sordu. Ferhat, “Korktum” dedi. “Ailemizin düşmanlığından, toplumun baskısından, seni kaybetmekten.”

Dilan, “Ben zaten kayıptım” dedi. “Sen kaçınca.”

Ferhat, “Affettin mi?” diye sordu. Dilan, “Affettim” dedi. “Ama unutmadım.”

Ferhat gülümsedi. “Yeter” dedi.

O gece, ilk kez öpüştüler. Uzun, tutkulu, içten. Sanki yılların özlemini, hasretini, acısını o öpücükle kusuyorlardı.

Dilan, Ferhat’ın boynuna sarıldı. “Kaybetme beni bir daha” dedi. Ferhat, “Kaybetmem” dedi. “Söz.”

Ama sözler ne kadar güçlü olursa olsun, bazı şeyler sözcüklerle değişmiyordu. Çünkü Cemal’in davası devam ediyor, onun adamları hâlâ serbestti. Ve Dilan, Ferhat ile birlikteliklerinin bedelini ödemek zorundaydı.

Bir sabah, işe gelirken arabasının camında bir not buldu. Notta şunlar yazıyordu: “Dilan, Ferhat’ı sevmekle hata ediyorsun. Bu aşk, seni de yakar, onu da. Vazgeç.”

Dilan, notu alıp Ferhat’a götürdü. Ferhat, okudu, yüzü asıldı. “Cemal’in adamları” dedi. “Hâlâ pes etmemişler.”

Dilan, “Pes etmeyeceğiz” dedi. “Biz de pes etmedik. Etmeyiz.”

Ama işler, hiç de düşündükleri gibi gitmedi. Şirketteki bazı ortaklar, Dilan ve Ferhat’ın birlikteliğini bahane ederek şirketten ayrıldı. Müşteriler, işlerini askıya aldı. Bankalar, kredileri durdurdu. Medya, aleyhlerine yayın yapmaya başladı.

Dilan, tüm bunlara rağmen pes etmedi. Yeniden yapılandı, yeni ortaklıklar kurdu, yeni müşteriler buldu, yeni krediler aldı. Ama Ferhat, bu süreçte yıprandı. Eskisinden daha asabi, daha gergin, daha kırılgandı.

Bir gece, yine tartıştılar. Dilan, Ferhat’a “Hâlâ güvenmiyor musun bana?” dedi. Ferhat, “Güveniyorum” dedi. “Ama kendime güvenmiyorum.”

Dilan, “Neden?” diye sordu. Ferhat, “Çünkü seni seviyorum” dedi. “Ve seni kaybetmekten korkuyorum.”

Dilan, “Kaybetmeyeceksin” dedi. “Asla.”

Ama yine de, bazı geceler Dilan, yalnız uyuyor, Ferhat ise sabahlara kadar çalışıyor, düşünüyor, hesaplaşıyor, kâbuslar görüyordu.

Derken bir gün, Baran ortadan kayboldu. Evden çıktı, bir daha dönmedi. Dilan, her yerde aradı, polise başvurdu, arkadaşlarını aradı, ama izini bulamadı.

Ferhat, “Belki de kaçtı” dedi. “Belki de seni korumak için.”

Dilan, “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. Ferhat, “Baran, Cemal’in adamlarından korkuyor” dedi. “Onun yüzünden hapse girdi. Şimdi de senin başına bir şey gelmesin diye kaçtı.”

Dilan, ağladı. “Onu bulmalıyız” dedi. Ferhat, “Bulacağız” dedi. “Ama önce Cemal’i bitirmeliyiz.”

Ve birlikte, yeni bir plan yaptılar. Cemal’in tüm mal varlığını dondurmak, tüm ortaklarını aleyhine çevirmek, tüm sırlarını ortaya dökmek.

Ve nihayet, bir yıl sonra, Cemal ikinci kez yargılandı. Bu kez kaçışı yoktu. Deliller ağırdı, tanıklar inandırıcıydı, mahkeme kararlıydı.

Cemal, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Kararı duyunca, gözlerine inanamadı, bağırdı, çağırdı, ağladı. Ama fayda etmedi. Adalet yerini bulmuştu.

Baran, birkaç gün sonra ortaya çıktı. Bir dağ köyünde, ıssız bir evde saklanıyordu. Dilan, onu bulduğunda ağladı, sarıldı, öptü. “Neden kaçtın?” diye sordu. Baran, “Korktum” dedi. “Seni kaybetmekten.”

Dilan, “Kaybetmedin” dedi. “Ben buradayım.”

Ve o günden sonra, Baran bir daha kaçmadı. Çünkü anlamıştı: Aile, kan demekti değildi. Aile, sevgi demekti.

Gölgeler ve Işıklar

Cemal’in ardından şirket, tamamen Dilan’ın kontrolüne geçmişti. Artık ne bir tehdit vardı, ne bir engel, ne de bir düşman. Ama Dilan’ın en büyük düşmanı, aslında kendi içindeydi. Yıllardır bastırdığı duygular, birer birer yüzeye çıkıyor, onu yakıyor, kavuruyor, sorgulatıyordu.

Ferhat ile arasında her şey yolunda görünüyordu. Ama Dilan, geceleri uyuyamıyor, sabahları yorgun kalkıyor, gün içinde dalgın dalgın oturuyordu. Ne olduğunu anlamlandıramıyordu. Belki de babasının yasını hâlâ tam olarak tutamamıştı. Belki de Baran’ın kaçışının travması içindeydi.

Bir akşam, Ferhat ona bir hediye getirdi. Küçük, siyah kadife bir kutuydu. İçinde, incecik altından bir yüzük vardı. Dilan, şaşkınlıkla baktı. “Bu ne?” diye sordu.

Ferhat, “Nişan yüzüğü” dedi. “Senin için.”

Dilan, yüzüğü parmağına taktı. Mükemmel uyuyordu. Ama içi, hâlâ boştu.

Ferhat, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. Dilan, “Düşünüyorum” dedi. “Hep düşünüyorum.”

Ferhat, “Ne yani, evlenmek istemiyor musun?” diye sordu.

Dilan, “İstiyorum” dedi. “Ama korkuyorum.”

Ferhat, “Neden?” diye sordu. Dilan, “Çünkü her sevdiğimi kaybettim” dedi. “Babamı, kardeşimi, arkadaşlarımı, bir zamanlar seni de. Şimdi seni kaybetmek istemiyorum.”

Ferhat, “Kaybetmeyeceksin” dedi. “Söz.”

Dilan, “Sözler yeterli değil” dedi. “İnanç gerek.”

Ferhat, “İnancım var” dedi. “Sana olan inancım.”

İkisi de sustu. O gece, yüzüğü çıkarmadı Dilan. Ama ruhu hâlâ sorguluyordu.

Ertesi gün, Baran’la buluştu. Baran, ablasının gözlerindeki boşluğu fark etti. “Neyin var?” diye sordu. Dilan, “Ferhat evlenmek istiyor” dedi. Baran, “Sen de istiyor musun?” diye sordu. Dilan, “Bilmiyorum” dedi. “Korkuyorum.”

Baran, “Korkma” dedi. “Ben buradayım. Ailen burada. Ferhat da burada. Yalnız değilsin.”

Dilan, gözyaşlarını tutamadı. Baran’a sarıldı. “Babamı çok özlüyorum” dedi. Baran, “Ben de” dedi. “Ama o gitmedi. O, her zaman kalbimizde.”

O gece, Dilan babasının mezarına gitti. Uzun süre bekledi, konuştu, ağladı, dua etti. Sonra ayağa kalktı, başını gökyüzüne kaldırdı. “Baba, sen ne dersen de, ben Ferhat’ı seviyorum” dedi. “Ve onunla evlenmek istiyorum. Ama önce bir şey yapmalıyım.”

Ertesi gün, Ferhat’ın yanına gitti. “Evlenmek istiyorum” dedi. “Ama bir şartla.”

Ferhat, “Ne şartı?” diye sordu. Dilan, “Babamın katilini affetmemi istiyorum” dedi. “Seni affettiğim gibi, Cemal’i de affetmemi. Ona gidip, her şeyi affettiğimi söylemem gerekiyor.”

Ferhat, şaşırdı. “Cemal senin amcan” dedi. “Babanı öldüren o. Nasıl affedersin?”

Dilan, “Affetmezsem, içimdeki nefret büyüyecek” dedi. “Beni tüketecek. Seni de tüketecek. Bunu istemiyorum.”

Ferhat, anlamıştı. Dilan haklıydı. Çünkü nefret, aşktan daha hızlı büyür, daha derin yaralar açar, daha çok acıtır.

Birlikte cezaevine gittiler. Cemal, onları görünce şaşırdı. Dilan, karşısına oturdu. “Amca” dedi. “Seni affettim.”

Cemal, inanamadı. “Ne?” dedi. “Niye?”

Dilan, “Çünkü nefret etmekten yoruldum” dedi. “Ve senin cezanı zaten çekiyorsun. Yalnızlık, pişmanlık, vicdan azabı. Bunlar, yıllarca hapisten daha ağır.”

Cemal, ağlamaya başladı. “Özür dilerim” dedi. “Her şey için özür dilerim. Keşke yapmasaydım. Keşke hırslanmasaydım. Keşke kardeşimi öldürtmeseydim.”

Dilan, “Keşkeler, geçmişi değiştirmez” dedi. “Ama geleceği şekillendirir. Şimdi sen de affedildin. Rahat uyu.”

Kalktı, Ferhat’ın elini tuttu, birlikte çıktılar. Cemal, arkalarından baktı, ağladı, pişman oldu, ama iş işten geçmişti.

Düğün, yazın en güzel gününde, Boğaz’da bir yalıda yapıldı. Konuklar, akraba, dost, iş arkadaşı, herkes oradaydı. Dilan, beyaz bir elbise giymiş, saçlarını örmüş, ayaklarına da annesinin gelinlik ayakkabılarını geçirmişti. Ferhat, siyah bir takım elbise, yakasında ise babasının rozetini takmıştı.

Nikahı, yaşlı bir yargıç kıydı. Yüzükler takıldı, dualar edildi, şekerler dağıtıldı. Dilan, bir ara Ferhat’a döndü. “Söz ver” dedi. “Bir daha asla benden kaçmayacaksın.”

Ferhat, “Söz” dedi. “Kaçmayacağım. Hep seninle olacağım.”

O gece, yalıda büyük bir eğlence oldu. Herkes dans etti, güldü, eğlendi. Ama en çok Dilan ve Ferhat mutluydu.

Sabaha karşı, herkes dağıldı. Yalı, sessizliğe büründü. Dilan ve Ferhat, yalnız kaldılar. Birlikte Boğaz’ın ışıltılı sularını izlediler.

Dilan, “Başardık” dedi. Ferhat, “Başardık” dedi. “Birlikte.”

Ve o gece, ikisi de anladı: Bu aşk, tüm engellere rağmen, tüm düşmanlıklara rağmen, tüm ihanetlere rağmen, kazanmıştı.

Çünkü aşk, en zorlu savaşlardan bile galip çıkardı. Yeter ki inanılsaydı.

Sonsuzluğun Şerbeti

Yıllar geçti. Dilan ve Ferhat’ın düğününün üzerinden tam beş yıl geçmişti. Şirket, artık sektörün en büyük oyuncularından biriydi. Baran, şirketin genel müdür yardımcısı olmuş, sorumluluk almış, kendini kanıtlamıştı.

Dilan ve Ferhat’ın bir kızı oldu. Adını Elif koydular. Minik Elif, annesinin zekasını, babasının cesaretini almış, neşeli, zeki, atılgan bir çocuktu.

Bir akşam, Ferhat işten eve geldiğinde, Elif koşarak yanına gitti. “Babacım, bugün okulda ne yaptın?” diye sordu. Ferhat gülümsedi. “Ben okula gitmiyorum ki” dedi. “Ben işe gidiyorum.”

Elif, “Ben de sana işte ne yaptın diye sordum” dedi. Ferhat, “Çalıştım” dedi. “Büyüdün mü anlarsın.”

Elif, “Ben zaten büyüdüm” dedi. “Beş yaşındayım.”

Ferhat, onu kucağına aldı, havaya fırlattı, yakaladı. Elif, kahkaha attı. Dilan, mutfaktan seslendi. “Yemek hazır, elinizi yüzünüzü yıkayın gelin.”

Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler, güldüler, eğlendiler. Sonra Elif’i uyuttular. Birlikte balkona çıktılar. İstanbul’un ışıkları, masmavi bir deniz gibi parlıyordu.

Dilan, “Mutlu musun?” diye sordu. Ferhat, “Evet” dedi. “Sen de?”

Dilan, “Evet” dedi. “Ama bazen düşünüyorum. Keşke babam da bu anları görebilseydi.”

Ferhat, “Görüyor” dedi. “Yukarıdan bize bakıyor.”

Dilan gülümsedi. “Umarım” dedi.

Ferhat, “Eminim” dedi.

Yıllar sonra, Elif büyüdü, okula gitti, üniversiteyi bitirdi, doktor oldu. Baran, evlendi, iki çocuk sahibi oldu. Dilan ve Ferhat ise, yaşlandı, saçları ağardı, yüzleri buruştu, elleri titredi. Ama gözlerindeki ışık, asla sönmedi.

Bir akşam, yine aynı balkonda, aynı koltukta oturuyorlardı. Boğaz, yine ışıldıyor, martılar uçuşuyor, rüzgar usulca esiyordu.

Ferhat, “Dilan” dedi. “Sana bir şey söylemeliyim.”

Dilan, “Söyle” dedi.

Ferhat, “Ben ölüyorum” dedi.

Dilan’ın yüreği durdu. “Ne?” dedi. “Ne diyorsun sen?”

Ferhat, “Doktorlar söyledi” dedi. “Çok zamanım yok.”

Dilan, ağlamaya başladı. “Neden bana söylemedin?” dedi. “Neden sakladın?”

Ferhat, “Seni üzmek istemedim” dedi. “Ama artık dayanamıyorum.”

Dilan, “Ben sensiz yaşayamam” dedi. Ferhat, “Yaşarsın” dedi. “Elif için, torunların için, hayat için.”

Dilan, “Hayat sensiz ne ki?” dedi.

Ferhat, “Senin için her şey” dedi. “Sen güçlüsün, Dilan. Her zaman olduğun gibi.”

O gece, hiç uyumadılar. Sabaha kadar konuştular, anıları yad ettiler, gelecekten bahsettiler, vedalaştılar.

Ferhat, bir hafta sonra, evinde, sevdiklerinin yanında, huzur içinde öldü. Dilan, onun mezarında saatlerce bekledi, ağladı, dua etti, toprağa kokladı.

Elif, annesinin yanına geldi. “Anne, hadi gel” dedi. “Üşüyeceksin.”

Dilan, “Üşümüyorum” dedi. “Kalbim zaten dondu.”

Elif, “Donmadı” dedi. “Aşk donmaz.”

Dilan, Elif’e sarıldı. “Ne kadar da babana benziyorsun” dedi.

Elif, “Onun için yaşayacağım” dedi. “Senin için de.”

Dilan, gülümsedi. “Söz mü?” dedi. Elif, “Söz” dedi.

Yıllar sonra, Elif de evlendi, çocukları oldu, torunları oldu. Dilan, onların arasında yaşlandı, gülümsedi, sevdi, sevildi.

Ölmeden önce, herkesi yanına topladı. “Ferhat’a gidiyorum” dedi. “Onu çok özledim. Siz de beni özleyin, ama üzülmeyin. Biz birbirimizi bulduk, sevdik, yaşadık. Ve şimdi, sonsuzlukta buluşacağız.”

O gece, uyurken, rüyasında Ferhat’ı gördü. Genç, dinç, gülümsüyor, kollarını açmış, “Gel” diyordu. Dilan, koştu, sarıldı, öptü, kokladı. Ve uyandı. Ama uyanmak istemedi. Gözlerini kapadı, Ferhat’ın sesini duydu: “Korkma, ben buradayım.”

Ve Dilan, son kez gözlerini açtı, Elif’e baktı, torunlarına baktı, gülümsedi, ve gözlerini sonsuza dek yumdu.

Mezar taşına, ikisinin adı yazıldı: Dilan ve Ferhat. Altına da bir not: “Aşk, düşmanlıktan doğar. Ama sonsuzlukta buluşur.”

Ve her bahar, mezarın başına gelenler, o notu okur, duygulanır, ağlar, gülümser ve birbirlerine sarılırdı.

Çünkü bilirlerdi: Aşk, gerçekten de, düşmanlıktan doğar. Ve en güzel aşklar, en zorlu savaşlardan galip çıkar.


Kalan Şerbet

Yıllar sonra, Elif, annesinin ve babasının anısına bir vakıf kurdu. Vakfın adı “Düşlerin Şerbeti”ydi. İhtiyaç sahibi çocuklara burs veriyor, hasta çocuklara umut oluyor, kimsesizlere yuva oluyordu.

Vakfın logosu, bir çınar ağacının altında, el ele tutuşmuş iki gencin silüetiydi. Tıpkı Dilan ve Ferhat gibi.

Ve her yıl, vakfın düzenlediği geleneksel şerbet gününde, herkese kızılcık şerbeti dağıtılırdı. Tadı buruk, acılı, tatlıydı. Tıpkı hayat gibi.

Elif, konuşmasında şöyle derdi: “Bazı şerbetler vardır, tadı ilk başta acıdır. İçtikçe alışırsın, seversin, vazgeçemezsin. İşte aşk da böyledir. Düşmanlıktan doğar, nefretten beslenir, ama sonunda gönüllere şifa olur.”

Ve dinleyenler, ellerindeki bardakları kaldırır, bir yudum alır, gözleri dolar, yürekleri ısınırdı.

Çünkü bilirlerdi: Bu şerbet, Dilan ile Ferhat’ın aşkından arta kalandı. Ve tadı damaklarda değil, kalplerde kalırdı.

Bunu da Beğenebilirsiniz

Murat Mayıs 11, 2026 - 12:22 pm

Elif ve Ferhatın aşkı beni büyüledi

Yanıtla

Murat için bir yanıt yazın