Ana Sayfa EdebiyatNazım Hikmet’in Piraye’ye Yazdığı En Güzel Mektuplar

Nazım Hikmet’in Piraye’ye Yazdığı En Güzel Mektuplar

yazar W.Shakespeare
nazim-hikmetin-pirayeye-yazdigi-en-guzel-mektuplar

Bir kadının aşkını ölümsüzleştirmek için ona yazılan şiirler yeter sanırdım.

Ta ki Nazım Hikmet’in hapishane duvarları ardında, demir parmaklıkların gölgesinde, kızıl saçlı sevgilisine yazdığı mektupları okuyana dek.

Nazım için Piraye, yalnızca bir kadın değildi. Nefes almak gibiydi belki. Ya da toprağı, suyu, güneşi sevmek gibi. Hayatın ta kendisiydi işte.

Şairin 1933’ten 1950’ye kadar uzanan on yedi yıllık hapis hayatı boyunca kaleme aldığı yüzlerce mektup, bugün bir tahta bavulda saklanan bir hazine. Her biri, demir parmaklıklar ardında çarpan bir yüreğin en samimi çığlığı.

Piraye, on altı yaşında evlenmiş, iki çocuk annesi bir kadındı. Nazım ise komünist, beş parasız, üstelik ilk evliliğini bitirmek üzere bir şair. İkisinin de ailesi bu birliğe karşı çıktı. Ama Nazım’ın ısrarı ve yüreğin ritmini değiştiren dizeleri, tüm engelleri aştı.

1932’de evlendiler.

Tam birbirlerine doyamamışken, acımasız bir kader onları ayırdı. Nazım hapse girdi. On üç yıl.

İşte o yıllar, aşklarını yaşayabilmelerinin tek yolu olan mektupların yazıldığı yıllar oldu.

“Karıcığım, Sen Meğerse Nasıl Her Şeyimmişsin Benim”

Bir mektubuna böyle başlıyordu Nazım. Basit, sıcak, yalın. “Karıcığım” kelimesinin içinde bir ömür vardı.

Ardından gelen cümle ise, onun için Piraye’nin ne anlama geldiğini özetliyordu adeta:

“Seni sevmek benim içimde, toprağı, suyu, güneşi, hayatı ve fikri sevmekle birbirine karıştı. Sen ciğerlerimdeki nefes, gözlerimdeki ışık, kalbimdeki çarpıntı ve beynimdeki düşünce gibisin. Neyi düşünürsem seni düşünüyorum. Neyi görsem seni görüyorum.”

Bu cümleler, bir şairin kaleminden çıkmış en sade ama en derin itiraflardan belki de en önemlisiydi.

Nazım, Piraye’ye yazarken aslında sadece ona yazmıyordu. Kendi ruhunun en ücra köşelerine de yazıyordu. Hapishanenin o nemli, loş, küf kokulu hücresinde, demir parmaklıkların arasından sızan ay ışığının altında, mahkûm arkadaşlarının horultuları arasında, küçük bir deftere eğilip satırları dökerken, aslında özgürlüğü de yazıyordu. Piraye onun özgürlüğüydü. Ona yazmak, nefes almaktı.

Bir başka mektubunda, bu sefer daha da içten, daha da çıplak bir dille sesleniyordu sevgilisine:

“Karıcığım, sen meğerse nasıl her şeyimmişsin benim. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Benden ayrı düştüğün için değil, belki de ayrı düştüğüm için anlıyorum. İnsan bir şeyin kıymetini onu kaybedince anlarmış derler. Doğru değil. İnsan bir şeyin kıymetini ondan ayrı kalınca anlar. Kaybetmek başka, ayrı kalmak başka. Seni kaybetmedim, sen benden ayrıldın. Ama her ayrılık bir ölüm provasıdır. Ve ben her gün biraz daha ölüyorum sensiz.”

Bu satırları okurken, bir insanın kalbinin ne kadar derinlere gidebileceğini anlıyorsunuz. Nazım, dev gibi bir adamdı. Mavi gözleri, uzun boyu, gür sesiyle. Ama Piraye’ye yazdığı mektuplarda, koskoca şair, küçücük bir çocuğa dönüşüyordu. Ağlayan, özleyen, bekleyen, sabırsızlanan, kıskanan, çaresiz kalan bir çocuk.

1943 yılının Şubat ayında, soğuk bir kış günü yazdığı bir mektupta, şairin içinde kopan fırtınayı okumak mümkün:

*”Bugün mektubunu aldım. Bugün mektubunu aldıktan yarım saat sonra cevap verdim. Saat o zaman bir buçuktu. Aynı saatta 50 lira yolladım. Yarın da 20 lira yollayacağım. Şimdi saat yediye çeyrek var. İki saattir soğukta bahçede dolaştım. Sana yazmak istediklerimi şiirle yazmak ve derdimi böylelikle daha rahat ve daha kuvvetli anlatmak istedim. Fakat ömrümde ilk defa şiir bana ihanet etti -bunun acısını ondan çıkaracağım- ve sana şimdi hâlâ uçları sızlayan parmaklarımla bunları yazıyorum.”*

Şiirin ona ihanet ettiğini söylüyordu Nazım.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, dizelerin yetmediği bir duyguydu bu. Öylesine büyük, öylesine tarifsiz bir hasretti ki anlatılmak istenen. Belki de bu yüzden, aynı mektupta en yalın, en çıplak haliyle haykırıyordu sevgisini:

“Yıldızlar yandı / sizi seviyorum. / Gece uyandı / sizi seviyorum. / İki yüreğimiz iki insandı / sizi seviyorum. / Bizden ayrı iki insan. / Ne kadar benziyorlar size / ne kadar benziyorlar bana / ne kadar bize benzemiyorlar.”

Şiir ihanet etmişti ama Nazım yine de şiirsiz duramıyordu. Çünkü o, bir şairdi. Ve şair, sevdiğine en güzel sözleri söylemek zorundaydı. İhanet eden şiiri bile affediyor, yeniden başlıyordu dizelere.

Ceviz Ağacından Yüzük, Yürekten Sözler

Nazım’ın mektuplarında yalnızca kelimeler yoktu.

Elleriyle yaptığı, yüreğini kattığı hediyeler de vardı. Piraye’ye tahta bir yüzük yapmıştı ceviz ağacından. Ona yazdığı mektupta bununla ilgili şunları söylüyordu:

“Merak etme bu seferki yüzük kırılmaz. Halis ceviz budağındandır. Kimbilir o cânım, harikulâde parmağında ne güzel durmuştur. Parmağın şimdi avucumun içinde olsaydı da öpseydim.”

Bu yüzüğün hikayesi, belki de Nazım’ın Piraye’ye olan bağlılığının en somut örneğiydi. Hapishanede, parmaklıkların arkasında, bir ceviz ağacının dalını yontarak yaptığı bu küçük halka, onun ne kadar büyük bir sevgi taşıdığını gösteriyordu.

Aynı mektupta, bir marangoz gibi çalıştığından, Piraye için oyuncaklar yaptığından bahsediyordu. Dışarı çıktığında hayalini kurduğu üç çalışma odasını anlatıyordu:

Birinde sabahları Piraye için şiirler yazacağı, birinde ikindiye kadar onun resmini yapacağı, birinde akşamları ona cevizden, abanozdan oyuncaklar oyacağı bir dünya.

Ne kadar dokunaklı, değil mi? Bir şairin, bir sanatçının, bir devrimcinin en büyük hayali, sevdiği kadına oyuncaklar yapmak. Koskoca Nazım Hikmet, Piraye için küçük bir çocuk gibi oyuncaklar yapmayı düşlüyor. İşte aşk bu kadar sade, bu kadar yalın, bu kadar temiz bir şey.

Ve belki de en dokunaklı olanı, kol saatinin kayışına tırnağıyla kazıdığı o isimdi: Piraye.

Bu saat, yıllar sonra bir şiire de ilham olacaktı:

“Senin adını / kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım. / Malum ya, bulunduğum yerde / ne sapı sedefli bir çakı var, / ne de başı bulutlarda bir çınar.”

Tırnakla kazınmış bir isim. Belki de dünyanın en kıymetli mücevheri. Çünkü o ismin altında, bir ömür vardı. Bir hasret vardı. Bir sabır vardı. Ve tarifsiz bir aşk.

“Beni Kırk Bir Yaşımda Böyle Aşık ve Genç Bir Yürekle Her An Yeniden Yarattığın İçin Sana Minettarım”

Yaş aldıkça aşkı büyüyen, tutkusu tazelenen bir adam vardı Nazım’ın mektuplarının ardında.

Yaşlanmak, ona Piraye’den uzaklaşmayı değil; tam tersine, ona daha da yaklaşmayı, onu daha iyi anlamayı öğretmişti:

“Nasıl oluyor da iki insan birbirini bu kadar çok sevebiliyor, bu insanlardan biri ben olduğum halde, bunu bütün genişliği ve derinliğiyle kavramaktan acizim.”

Öyle bir sevgiydi bu, tarifi olmayan, sınırı çizilemeyen, kelimelerin kifayetsiz kaldığı.

Bir başka mektubunda, bu sevginin onu nasıl dönüştürdüğünü anlatıyordu:

“Sen benim, sevgilim, karım, anam, ablam, arkadaşım, dostum, kızım, her şeyim oldun ve beni her zaman doğruya, güzele, ümide, temize, iyiye doğru çektin götürdün.”

Piraye, onun için sadece bir eş değildi. O, şairin hem anasıydı, hem arkadaşı, hem yoldaşı, hem de koruyucusu.

Nazım, hapishanenin soğuk duvarları arasında ona tutunuyor, onun sayesinde insan kalmayı, yazmayı, üretmeyi, yaşamayı başarıyordu.

Bir mektubunda, belki de en önemli itirafını yapıyordu:

“Beni kırk bir yaşımda böyle aşık ve genç bir yürekle her an yeniden yarattığın için sana minettarım. Yaşlanmak, bana seni daha çok sevmeyi öğretti. Her geçen gün, her geçen saat, her geçen dakika, biraz daha seviyorum seni. Ve bu sevgi hiç bitmeyecek. Çünkü sen, bana sevginin sonsuz olduğunu öğrettin.”

Piraye’nin sadakati ise tartışılmazdı.

Kocası hapisteyken onun kitaplarını gönderiyor, elbise taşıyor, moral veriyor, hatta 40 kişilik koğuşta herkese yetecek kadar yumurta bulup getiriyordu. Onu tembellikten kurtarıyor, “Hadi bakalım yeter bu kadar tembellik” diyerek odaya kapatıp yazmaya zorluyordu.

Onun sayesinde yazılmıştı Şeyh Bedrettin Destanı gibi başyapıtlar.

Bir mektubunda Nazım, Piraye’nin bu fedakarlığını şöyle anlatıyordu:

“Sen olmasan, ben burada belki de çoktan küflenip gitmiştim. Senin sayende hâlâ yazıyorum, hâlâ okuyorum, hâlâ düşünüyorum, hâlâ yaşıyorum. Sen bana hayat verdin. Sana ne kadar teşekkür etsem az. Sen benim ilham perim değilsin. Sen benim hayatımın ta kendisisin. İlham perileri gelir geçer. Ama sen hep varsın. Her zaman, her yerde, her an.”

Kıskançlığın ve Hasretin Satır Araları

Nazım’ın mektuplarında sadece sevgi değil, hasretin yakıcılığı ve kıskançlığın keskinliği de vardı.

Bir mektubunda, Piraye’ye kendi fotoğrafını yolladıktan sonra duyduğu pişmanlığı anlatıyordu:

“Ama ben o sana çapkın çapkın bakan kendi fotoğrafımı kendimden kıskandım. O ne bahtiyar gölgedir ki sahibinden çok seni görmek bahtiyarlığındadır. Bilseydim o münasebetsizi sana yollamazdım. Ben seni kendi resmimden, kendi gözümden ve gölgemden kıskanacak kadar seviyorum, anlıyor musun?”

Kendi fotoğrafını bile kıskanmak. Bu ne büyük bir aşk, ne büyük bir tutku, ne büyük bir sahiplenme duygusudur. Nazım, Piraye’yi o kadar çok seviyordu ki, onun kendi resmine bile bakmasını istemiyordu. Çünkü o resim, onun yerine Piraye’yi görebiliyordu. Ve Nazım, bu imtiyaza sahip olan şeyi kıskanıyordu.

Bir başka mektubunda ise, hasretin onu nasıl sürüklediğini, deliliğin eşiğinden nasıl döndüğünü anlatıyordu:

“Bu 1943 yılında ömrümün öyle bir anı oldu ki, seni görmemekten, senden uzak olmaktan, senin sesini işitememekten, velhasıl sensizlikten, öyle bir acı duydum ki (…) Günüm ve saatim oldu ‘PİRAYE’ diye avaz avaz bağırmamak için dudaklarımı kanattım ve hapishanenin en insansız yerlerine kaçtım. Geceleri ancak iki saat uyuyabiliyordum.”

Dudaklarını kanatacak kadar haykırmamak için kendini zor tutan bir adam. Hapishanenin soğuk, nemli, karanlık koridorlarında, kimsenin duymayacağı bir köşeye kaçıp, içindeki yangını söndürmeye çalışan bir âşık.

İşte bu mektuplar, bir şairin dehasını değil, bir insanın en çıplak, en savunmasız halini gözler önüne seriyor. Ağlayan, kıskanan, sabırsızlanan, çaresiz kalan, ama yine de seven bir adam.

Piraye’ye yazdığı bir mektupta, hasretin ona neler yaptığını şöyle özetliyordu:

“Sensiz geçen her gün, bir yıl gibi. Sensiz geçen her saat, bir ay gibi. Sensiz geçen her dakika, bir hafta gibi. Sensiz geçen her saniye, bir gün gibi. Ve ben, sensiz geçen her an biraz daha yaşlanıyorum. Ama yaşlanmak değil dert olan, sensiz yaşlanmak. Seninle yaşlanmak isterdim. Saçlarımız ağarsın, yüzümüz buruşsun, ellerimiz titresin istedim hep. Ama seninle. Sadece seninle.”

Mavi Gözlü Devin Piraye’si

Piraye, Nazım’ın hayatındaki tüm kadınlar arasında en özel yere sahip olandı.

O, şairin “kızıl saçlı bacısı”, “canım sultanı”, “karıcığı”, “bir tanesi”ydi.

Ona yazdığı bir mektupta duygularını şöyle ifade ediyordu:

“Bana sanattan büyük ne var deseler, Piraye var derim. Çünkü kim kimi, ne neyi doğuruyorsa o, ondan büyüktür.”

Piraye’yi, onun ilham perisi, sanatının kaynağı, hayatının anlamı olarak görüyordu. Onun için yazıyor, onun için yaşıyor, onun için direniyordu.

Mavi gözlü dev, minnacık bir kadına âşıktı ve onun hayali, bahçesinde ebruli hanımeli açan küçük bir evdi.

Başka bir mektubunda bu hayali şöyle anlatıyordu:

“Bir evimiz olsun istiyorum Piraye. Küçük, bahçeli, duvarları beyaz, pencereleri mavi bir ev. Bahçede ebruli hanımeli olsun, duvarlara tırmansın. Bir de ceviz ağacı. Altına bir masa, iki sandalye. Sabahları kahvemizi orada içelim, akşamları çayımızı. Sen kitabını oku, ben resmimi yapayım. Ara sıra göz göze gelelim, gülüşelim. İşte bu benim cennetim. İşte bu benim özgürlüğüm. İşte bu benim hayatım.”

Ama bu hayal, bir türlü gerçek olamadı. Çünkü Nazım hep hapisteydi. Ve özgürlüğüne kavuştuğunda ise, Piraye artık yanında değildi.

“Sen Gittin Gideli Hapishane Kapısından Dışarı Adım Atmadım”

Belki de en hüzünlü cümlelerinden biriydi bu.

Piraye’nin gidişiyle birlikte, Nazım için dışarıdaki dünyanın bir anlamı kalmamıştı:

“İçinde senin nefes almadığın bir Bursa’yla hapishanenin farkı yok. Sen İstanbul’da yaşıyorsun diye İstanbul güzeldir. Seni seviyorum diye ben sanatkârım. Sensiz ne İstanbul’un güzelliği kalır, ne benim sanatkârlığım.”

Piraye, onun İstanbul’u, onun sanatı, onun her şeyiydi. Onsuz bir şehir, sadece bir haritadan ibaretti. Onsuz yazılan dizeler, sadece boşlukta kaybolan sesler.

Bir başka mektubunda, bu ayrılığın acısını şöyle dile getiriyordu:

“Sen gittin gideli hapishane kapısından dışarı adım atmadım. Ne dışarısını merak ediyorum, ne içeriyi. Sadece seni merak ediyorum. Neredesin, nasılsın, ne yapıyorsun, kiminlesin, mutlu musun? Bunları düşünüyorum sabahtan akşama, akşamdan sabaha. Ve her düşünüşümde biraz daha batıyorum karanlığa. Sen gittin gideli, ışıklar da söndü. Zaten burada hiç ışık yoktu. Ama sen vardın. Sen benim ışığımdın. Sen gidince, her şey zifiri karanlık oldu.”

Piraye’nin Nazım’a yazdığı mektuplar ise ne yazık ki gün ışığına çıkmadı.

Onun sesini, onun duygularını, onun çilesini ancak Nazım’ın satır aralarında, ondan bahsediş biçiminde okuyabiliyoruz.

Ama bir gerçek var ki, Piraye bu aşkın asıl kahramanıydı. Yıllarca bekleyen, sabreden, umut eden, ama sonunda yine de yalnız kalan kadın.

Nazım’ın kendisine yazdığı 581 mektubu, bir tahta bavulda özenle saklaması, onun bu aşka verdiği değerin en büyük kanıtıydı.

O mektuplar, yıllar sonra kitaplaştı ve milyonların yüreğine dokundu. Aşkın, sabrın, vefanın ve hasretin en güzel örneği olarak hafızalara kazındı.

Nazım, Piraye’ye son mektuplarından birinde şöyle yazıyordu:

“Piraye, ben biliyorum ki sen beni hâlâ seviyorsun. Ben de seni. Ama bazen sevmek yetmiyor. Bazen kavuşmak da yetmiyor. Bazen sadece beklemek kalıyor elimizde. Ve beklemek, sevmekten daha zor. Beklemek, en büyük kahramanlık. Sen o kahramanlığı yaptın Piraye. Yıllarca bekledin. Benim için bekledin. Aşkımız için bekledin. Sana ne kadar teşekkür etsem az. Sana ne kadar minnet duysam az. Sen benim hayatımın en güzel şeyisin. Sen benim en büyük şiirsin. Sen benim en derin yaramsın. Ve sen benim en sıcak özlemimsin.”

Sonsöz

Piraye’ye yazılan bu mektuplar, aslında hepimize yazılmış gibidir.

Her cümlesinde, kendi aşkımızdan, kendi özlemimizden, kendi yalnızlığımızdan bir parça buluruz.

Nazım, hapishanenin soğuk duvarları arasında yazdı bu mektupları. Ama biz, özgürlüğümüzün ortasında okuyoruz. Ve anlıyoruz ki, asıl hapis, bazen demir parmaklıklar değildir. Asıl hapis, sevdiğinden uzak olmaktır. Asıl hapis, ona sarılamamaktır. Asıl hapis, sesini duyamamaktır.

Ve belki de bu yüzden, yıllar geçse de Nazım ile Piraye’nin hikayesi, hiç eskimeyen bir destan olarak kalır yüreklerimizde.

Çünkü onların hikayesi, sadece bir aşk hikayesi değildir. Aynı zamanda bir direniş hikayesidir. Zamana, mekâna, koşullara, her şeye rağmen ayakta kalma hikayesidir.

Nazım’ın bir mektubunda yazdığı gibi:

“Aşk, her şeye rağmen vardır. Aşk, her şeye rağmen yaşar. Aşk, her şeye rağmen direnir. Ve aşk, her şeye rağmen kazanır. Belki biz kazanamadık Piraye. Belki kavuşamadık. Belki yan yana gelemedik. Ama aşkımız kazandı. Çünkü o, hâlâ yaşıyor. Bu mektuplarda, bu satırlarda, bu harflerde. Ve ölümsüzlüğe uzanmış durumda. Seni seviyorum Piraye. Dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi, yarın da öyle. Ve daima.”

İşte bu yüzden, Nazım Hikmet’in Piraye’ye yazdığı mektuplar, yalnızca birer mektup değildir. Onlar, bir çağın, bir aşkın, bir hasretin, bir insanın tüm çıplaklığıyla ortaya dökülmüş en büyük itiraflarıdır.

Ve biz, onları okudukça, kendi içimizdeki Nazım’ı, kendi içimizdeki Piraye’yi, kendi içimizdeki eksik kalmış, yarım kalmış, vazgeçilmiş aşkları hatırlarız.

Belki de bu yüzden, hâlâ okunurlar. Belki de bu yüzden, hâlâ ağlatırlar. Belki de bu yüzden, hâlâ umut verirler.

Çünkü onlar, bize bir şeyi hatırlatırlar:

Aşk, her şeye rağmen vardır.


Son.

Herhangi bir düşünceniz var mı?

Düşüncelerinizi paylaşın veya hızlı bir yanıt bırakın — ne düşündüğünüzü duymaktan memnun oluruz!

Bunu da Beğenebilirsiniz