Altın ve kan, nefretle örülmüş bir duvarın iki yakasındadır. Valerius ve Nerissa’nın aşkı, ölüme meydan okuyan bir yemindir. Toplumun lanetlediği bu iki ruh, uçurumun kenarında el ele yürürken, her kalp atışları yaklaşan felaketin habercisidir.
Kanlı Nehirlerin Ötesinde
Nehir, şehri ikiye bölüyordu. Batı yakası Montgomery’lerindi. Doğu yakası Sterling’lerin. Yüzyıllardır böyleydi. Montgomery’ler toprak soylusu, Sterling’ler tüccardı. Birinciler eski parayla övünür, ikinciler yeninin utancını taşırdı. Kimse nehrin iki yakasında aynı okula gitmez, aynı kilisede dua etmez, aynı mezarlıkta yatmazdı. Bu kuralın tek bir istisnası vardı: Ölüm. Ne yazık ki, ölüm de çok geçmeden kapılarını aralayacaktı.
Valerius Montgomery, yirmi altı yaşında, babasının gölgesinde büyümüş, nefes almayı unutmuş bir gençti. Babası Lord Alaric, ona her sabah aynı cümleyi fısıldardı: “Montgomery adını yücelt.” Valerius bu cümleden nefret ederdi. Ama söyleyemezdi. Babasının yanında susar, odasına çekilir, pencereden nehre bakardı. Karşı kıyıda, Sterling konağının ışıkları yanardı. İçinde, adını henüz bilmediği bir kız.
Nerissa Sterling, yirmi dört yaşında, kitaplara gömülmüş, babasının “Montgomery’ler ne der?” sorusuyla büyümüş bir kadındı. Bu sorudan nefret ederdi. Ama söyleyemezdi. Babası Aaron’un yanında gülümser, odasına kaçar, defterine şiirler karalardı. Şiirlerinin birinde şöyle yazardı: “Özgürlük, suskunluğun bittiği yerdir.” Ama o henüz suskundu.
Taş Köprü
Karşılaşmaları, bir sonbahar akşamı, nehrin ortasındaki taş köprüde gerçekleşti. Valerius, babasının emriyle Sterling gemilerini denetlemeye gelmişti. Yanında Mercutio vardı. Mercutio, Montgomery’lere hizmet eden fakir bir ailenin oğlu, Valerius’un çocukluk arkadaşıydı. Gemicilerle kavga ediyorlardı ki, geminin kamarasından bir ses yükseldi.
“Bırakın onu.”
Nerissa, elinde bir kitapla merdivenden indi. Fabian, ağabeyi, “Karışma” dedi. Nerissa “Karışıyorum” dedi. Valerius, kıza baktı. Bakışları çarpıştı. Mercutio, o an bir şey fısıldadı Valerius’un kulağına: “Bu bakış, ya bir başlangıç ya da bir son.”
Valerius o gece eve döndüğünde uyuyamadı. Defterine Nerissa’nın adını yazdı. Sonra çizdi. Sonra tekrar yazdı. Sabaha kadar.
Nerissa da uyuyamadı. “Montgomery’ler ne der?” sorusu artık anlamsızdı. Çünkü o, bir Montgomery’nin gözlerine bakmıştı. Ve gözlerde nefret değil, yalvarış vardı.
Fısıltılar
Bir hafta sonra, köprüde buluştular. Gece yarısı, ay ışığında. Valerius “Ben ailemden nefret ediyorum” dedi. Nerissa “Ben de” dedi. Valerius “Neden?” diye sordu. Nerissa “Çünkü onlar asla kendimiz olmamıza izin vermiyor” dedi. Valerius bu sözü anladı. Çünkü o da tam olarak bunu hissediyordu.
Her gece buluştular. Bazen Mercutio da gelir, şarkı söyler, şiir okurdu. Mercutio “Aşk” derdi, “savaş alanında açan bir çiçektir. Ya ezilir, ya solar, ya da öyle bir açar ki, toprağın rengini değiştirir.”
Fabian, kız kardeşini takip etti. Bir gece, köprüde onları el ele gördü. “Seni soysuz!” diye bağırdı Nerissa’ya. “Seni hain!” diye bağırdı Valerius’a. Kılıcını çekti. Mercutio araya atladı. “Önce beni öldür” dedi. Fabian itti onu. Mercutio düştü. Kılıç, boğazını yardı. Kan, nehre aktı.
Mercutio’nun son sözü: “Aşk kazanacak.”
Valerius, dostunun kanı karşısında yemin etti: “Fabian’ı öldüreceğim.”
Sterling konağına baskın yapıldığında, Valerius kılıcını Fabian’ın kalbine sapladı. Nerissa, odasının kapısını aralayıp ağabeyini kanlar içinde görünce çığlık atmadı. Sadece “Git” dedi. “Gözümün önünden git.” Valerius “Affet beni” dedi. Nerissa “Affetmek” dedi, “ölenleri geri getirmez. Git.”
Valerius gitti. Ama içindeki lanet gitmedi.
Yıllar ve Mektuplar
Nerissa şehri terk etti. Deniz kıyısında küçük bir kasabaya yerleşti. Bahçesinde güller dikti, kitaplar okudu, kimseyle konuşmadı. Ama her gece, bir mektup yazdı. Mektupları göndermedi. Bir kutuya biriktirdi. Yıllar geçtikçe kutu doldu. Mektupların birinde şöyle yazıyordu: “Ağabeyim bir caniydi. Ama o benim ağabeyimdi. Onun kanını döken adamı sevmek, kendime ihanet gibi geliyor. Ama unutamıyorum. Neden?”
Valerius da mektuplar yazdı. Onları da göndermedi. Onunkilerde ise şunlar vardı: “Mercutio’nun kanı yerde kalmamalıydı. Onun için öldürdüm. Ama senin gözlerindeki nefret, onunkinden daha ağır.”
Fabian’ın Gölgesi
Fabian, ölmeden önce bir günlük tutuyordu. Günlük, onun da bir kurban olduğunu gösteriyordu. Çocukken, Montgomery’lerin bir saldırısında babasını kaybetmişti. O günden sonra nefretle büyümüştü. Günlüğün son sayfasında şunlar yazıyordu: “Kız kardeşimi korumak için her şeyi yaparım. Ama belki de korumak, öldürmek değildir. Belki de bırakmaktır. Çok geç anladım.”
Fabian’ın günlüğü, yıllar sonra Nerissa’ya ulaştı. Okudu, ağladı, ağladı, okudu. Ağabeyinin de bir cani değil, bir korkak olduğunu anladı. Nefreti, korkuydu aslında. Tıpkı Valerius’un intikamı gibi.
Veda ve Affediş
Valerius, bir gün Nerissa’dan mektup aldı. “Gel” yazıyordu. “Vaktim azalıyor.” Yola çıktı. Günlerce yol aldı. Deniz kıyısındaki eve vardığında, Nerissa’yı bahçede, güllerin arasında otururken buldu. Saçları ağarmıştı, elleri kurumuştu. Ama gözleri aynıydı. O ışık hâlâ sönmemişti.
“Geldim” dedi Valerius. “Bekliyordum” dedi Nerissa. “Affetmedim seni. Ama anladım. Ağabeyim de bir caniydi. Sen de bir canisin. Ama ben ikinizi de sevdim. Sevmek, doğru olanı değil, insan olanı seçmektir.”
Valerius “Ben” dedi, “Mercutio’nun ruhu için yaşadım. Ama şimdi anlıyorum ki o da benim affedilmemi isterdi.”
İkisi de sustu. Uzun süre. Sonra Nerissa elini uzattı. Valerius tuttu. Soğuktu. Ama sımsıkıydı.
Birlikte şehre döndüler. Köprü hâlâ oradaydı. Taşlar eski, korkuluklar paslı. Nehir hâlâ akıyordu. Ama su artık kırmızı değildi. Yılların yağmurları kanı durulamıştı.
Her sabah köprüde buluştular. Her akşam vedalaştılar. Konuşmadılar çoğu zaman. Bazen Mercutio’nun şiirlerini okudular. Bazen sustular. Ama artık nefret yoktu. Sadece ağır bir hüzün, onun yerine geçmişti.
Valerius bir sabah uyanmadı. Kalbi durmuştu. Nerissa, onu köprünün yanına, nehre bakan bir tepeye gömdü. Mezar taşına şunları yazdırdı: “Aşk kazandı. Ama bedelini ödedi.”
Nerissa, Valerius’tan bir yıl sonra öldü. Onun yanına gömüldü. İkisinin mezar taşında aynı yazı vardı: “Aşk kazandı. Ama bedelini ödedi.”
Şehrin halkı, yıllar sonra nehrin iki yakasını birleştiren yeni bir köprü yaptı. Köprünün adını “Kanlı Nehirlerin Ötesi” koydular. Kimse nedenini bilmiyordu. Ama her gece, köprünün ortasında bir ay ışığı parlıyor, rüzgârda bir fısıltı duyuluyordu: “Aşk kazanacak.”
Mercutio haklıydı. Ama kazanmak, her zaman mutlu son demek değildi. Bazen kazanmak, huzurla ölmekti. Birlikte. ***SON***
✍️ Yazarın Notu ve Soru:
Valerius ve Nerissa, aşklarının bedelini canlarıyla ödedi. Sizce Mercutio’nun kehaneti gerçekleşti mi? Aşk kazanmak zorunda mıdır? Yoksa bazen kaybetmek, daha mı büyük bir zaferdir? Yorumlarda buluşalım.