Zaman Diken Terzi
Selim, elli üç yaşında bir terziydi ve hayatı boyunca yalnızca iki şeyi sevmişti: iğnesi ve Nergis. İğnesi ona ekmeğini vermiş, Nergis ise ekmeğini paylaşacak bir yürek. Ama Nergis, tam yirmi yıl önce, bir sabah kahvaltı sofrasında çayını yudumlarken başını Selim’in omzuna yaslamış, gözlerini kapatmış ve bir daha hiç açmamıştı. Doktorlar kalbine bir şey olduğunu söylemişti. Oysa Selim biliyordu ki Nergis’in kalbine hiçbir şey olmamıştı. Olan şey, Selim’in kalbindeydi. O günden sonra Selim’in kalbi çatlamış, her atışta biraz daha acımış, her yıl biraz daha küçülmüştü. Ama durmamıştı. Durmasını istemiyordu. Çünkü durursa Nergis’i tamamen unutacağını sanıyordu. Oysa unutmak o kadar kolay değildi. Unutmak, nefes almayı bırakmak gibi bir şeydi. Ve Selim hâlâ nefes alıyordu. Ne yazık ki.
Nergis gittikten sonra Selim dükkânını kapatmış, evine kapanmış, günlerce yataktan çıkmamıştı. Komşuları yemek getirmiş, kapıyı çalmış, seslenmiş, ama Selim cevap vermemişti. Ta ki kırkıncı günün sabahında, penceresine bir kuş konana dek. Kuş, küçük, tüyleri boz, gagası ince, gözleri kara bir kuştu. Selim’in pencere kenarında diktiği Nergis’in sardunyalarına konmuş, başını eğmiş, Selim’e bakıyordu. Selim o kuşun gözlerinde Nergis’i gördü. Nergis’in o koyu kahve, derin, içinde her zaman bir gülümseme saklayan gözlerini. Kuş, üç gün boyunca her sabah geldi, aynı dalda durdu, aynı gözlerle Selim’e baktı. Üçüncü günün akşamında Selim yataktan kalktı, ellerini yıkadı, yüzüne su çarptı, aynada kendine baktı ve dükkânın anahtarını aldı. O günden sonra her sabah dükkânı açtı, her akşam kapattı. Ama artık sadece elbise dikmiyordu. Zaman dikiyordu. Ne demekti bu? Kimse bilmiyordu. Selim de tam olarak bilmiyordu. Sadece hissediyordu. İğnesini Nergis’in adıyla batırıyor, ipliğini onun saçlarından çekiyor, kumaşı onun teni gibi geriyor, makası onun nefesiyle açıp kapıyordu. Diktiği her dikişte Nergis’in kokusu geliyordu burnuna. Lavanta, ıhlamur, biraz da yağmur kokusu. İşte bu yüzden, Selim’in diktiği elbiseleri giyenler, kendilerini başka biri gibi hissediyorlardı. Daha hafif, daha güzel, daha özgür. Çünkü o elbiselerin içinde Nergis’in ruhu vardı. Selim’in iğnesiyle ruhu kumaşa işlemişti.
Aradan yirmi yıl geçti. Selim’in saçları ağardı, elleri titremeye başladı, gözleri zor görür oldu. Ama her sabak konan kuş hâlâ geliyordu. Aynı kuş muydu? Bilmiyordu. Belki de aynı kuş değildi. Belki de her sabah farklı bir kuş konuyordu pencereye, ama Selim onların hepsinde Nergis’i görüyordu. Çünkü görmek istiyordu. İnsan neyi görmek isterse onu görürdü, neyi duymak isterse onu duyardı. Selim kuşun cıvıltısında Nergis’in şarkısını duyuyor, kuşun gagasını şakırdatışında Nergis’in kahkahasını işitiyor, kuşun kanat çırpışında Nergis’in eteklerinin hışırtısını hatırlıyordu. Belki de delirmişti. Ama delilik, bazen, acıdan daha hafifti. Selim deliliği tercih ediyordu.
Bir gece, Selim yine dükkânında geç saatlere kadar çalışıyordu. Diktiği elbiseyi son dokunuşlarıyla tamamlıyordu. Elbise, gelinlikti. Beyaz, ipek, sade, ama bir o kadar da görkemli. Tam Nergis’in hayal ettiği gibi. Nergis evlenirken gelinlik giymemişti. Paraları yoktu. Sadece beyaz bir elbisesi vardı, onu da komşudan almıştı. Selim ona söz vermişti: “Bir gün sana en güzel gelinliği dikeceğim.” Ama o gün hiç gelmemişti. Çünkü Nergis önce ölmüştü. Şimdi, yirmi yıl sonra, Selim hâlâ o sözü tutmaya çalışıyordu. Gelinliği bitirdi, iğnesini çıkardı, makasını kapattı, masaya koydu. Derken pencereye bir şey kondu. Kuş. Ama her zamankinden farklıydı. Tüyleri parlıyordu, gözleri ışıl ışıldı, gagasında bir şey vardı. Küçük bir kâğıt parçası. Selim pencereyi açtı, kuş kâğıdı bıraktı, uçtu. Kâğıtta sadece bir cümle vardı, Nergis’in el yazısıyla: “Selim, gel.” Nereden biliyordu Selim bu yazının Nergis’e ait olduğunu? Çünkü Nergis’in yazısını herkesten iyi bilirdi. Nergis, “e” harfini öne yatık, “l” harfini uzun, “i” harfinin noktasını kalp şeklinde yazardı. Kâğıtta da aynıydı. Selim o gece uyumadı. Kâğıdı defalarca okudu. “Selim, gel.” Nereye? Kuşu takip etmek mi gerekiyordu? Nergis’in mezarına mı? Yoksa başka bir yere?
Ertesi sabah, güneş doğarken, kuş yine geldi. Selim’in penceresine kondu, başını eğdi, gagasıyla camı tıklattı. Selim anladı. Peşinden gidecekti. Dükkânı kapattı, evine gitti, üzerini değiştirdi, cebine bir ekmek, bir bıçak, bir de Nergis’in fotoğrafını koydu. Kuş, onu şehrin dışına, ormanın içine, kimsenin bilmediği bir yola kadar götürdü. Yol bitmişti. Kuş havada asılı kaldı, Selim’e baktı, sonra yere doğru süzüldü, toprağa kondu. Selim de yaklaştı. Toprağın üzerinde, küçük, tahtadan, oyulmuş bir kutu vardı. Kutu eskiydi, yosun tutmuş, toprağa gömülmüştü. Selim kutuyu çıkardı, açtı. İçinde bir kumaş parçası vardı. Nergis’in gelinliğinden bir parça. Evet, o beyaz, sade, komşudan aldıkları elbisenin eteğinden koparılmış bir parça. Üzerinde kan lekesi vardı. Selim’in kanı. Nergis evlenirken Selim parmağını iğneye batırmış, kanı elbiseye damlamıştı. Nergis gülmüştü. “Bu uğurlu olacak” demişti. “Kanımız karıştı işte.” Oysa kanları hiç karışmamıştı. Ama şimdi, bu kumaş parçasında, ikisinin kanı vardı. Selim’inki ve Nergis’inki. Selim ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı, gözyaşları toprağa damladı, toprak ıslandı, kuş havalandı, bir dalın ucuna kondu, bekledi.
Selim o gün ormanın içinde saatlerce oturdu. Kuş da onun yanından ayrılmadı. Akşam olunca Selim kalktı, kutuyu cebine koydu, eve döndü. Ama artık eskisi gibi değildi. İçinde bir şey değişmişti. Sanki Nergis’e daha yakındı. Sanki onun nefesini ensesinde hissediyordu. Sanki elini uzatsa tutacaktı.
O gece rüyasında Nergis’i gördü. Nergis gençti. Yirmi beş yaşında, uzun saçlı, kara gözlü, ince belli. Gülüyordu. Selim’e bir şey söylüyordu. Ama sesi çıkmıyordu. Sadece dudakları kıpırdıyordu. Selim anlamaya çalıştı. Bir kelime, iki kelime, üç. “Selim, gel.” Yine aynı cümle. Selim uyandı. Gecenin körüydü. Kuş pencere kenarında duruyor, Selim’e bakıyordu. Gagası kanatlarının altındaydı, uyuyor muydu? Yoksa bekliyor muydu? Selim kalktı, dükkâna indi, ışıkları yaktı. Gelinliği aldı, masaya koydu. İğnesini, ipliğini, makasını hazırladı. Nergis’in kanlı kumaşını çıkardı, gelinliğin iç cebine dikti. Sonra bir şey daha yaptı. İğnesini Nergis’in adıyla batırdı, ipliğini onun saçlarından çekti, kumaşı onun teni gibi gerdi ve zamanı dikmeye başladı. Ama bu sefer farklıydı. Geçmişi değil, geleceği dikiyordu. Nergis’in geri döneceği bir zamanı. Belki yarın, belki bir yıl sonra, belki hiç. Ama dikiyordu. Çünkü umut, bazen, en büyük iğneydi. En sağlam iplikti. En dayanıklı kumaştı.
Günler geçti, haftalar, aylar. Selim her gece dükkânına indi, gelinliği dikti, söktü, tekrar dikti, tekrar söktü. Gelinlik tıpkı istediği gibi oluyordu, ama bir türlü bitmiyordu. Çünkü Selim bitmesini istemiyordu. Çünkü bitince ne olacağını bilmiyordu. Belki de Nergis geri gelecekti. Belki de hayal kırıklığı. Belki de her şey bitecekti. Selim işte bu yüzden bitirmiyordu. Bitirmekten korkuyordu. Çünkü bitmek, son demekti. Son ise, yeniden başlamak demekti. Ve Selim yeniden başlamaktan korkuyordu. Nergis’siz başlamaktan.
Ama bir gece, her zamankinden farklı bir şey oldu. Kuş, pencereye konmadı. Selim bekledi, saatlerce bekledi. Kuş gelmedi. Selim dışarı çıktı, bahçeye baktı, ağaçlara baktı, gökyüzüne baktı. Kuş yoktu. Hiçbir yerde yoktu. Selim’in içine bir korku düştü. Kuş gitmişti. Belki de ölmüştü. Belki de uçup gitmişti. Belki de Nergis’in ruhu, kuşun kanatlarından çıkmış, başka bir yere savrulmuştu. Selim o gece uyumadı. Ertesi gün de uyumadı. Üçüncü gün, dördüncü gün, bir hafta. Kuş yoktu. Selim dükkânı kapattı, evine kapandı, yataktan çıkmadı. Tıpkı yirmi yıl önceki gibi. Ama bu sefer daha kötüydü. Çünkü yirmi yıl önce bir kuş gelip onu kurtarmıştı. Şimdi o kuş yoktu. Kimse yoktu. Sadece Selim vardı. Ve yalnızlığı. Ve acısı. Ve bitmeyen gelinlik.
Gelinlik, masanın üzerinde duruyordu. Beyaz, ipek, sade ve görkemli. İç cebinde Nergis’in kanlı kumaşı, etek ucunda Selim’in gözyaşları. Selim gelinliğe baktı, baktı, baktı. Sonra kalktı, gelinliği aldı, evden çıktı, ormana yöneldi. Kuşun onu götürdüğü yere gitti. Kutuyu bulduğu yere. Toprağı kazdı, küçük bir çukur açtı, gelinliği içine koydu, üzerini toprakla örttü. Sonra başucuna oturdu, bekledi. Belki Nergis gelirdi. Belki topraktan çıkardı. Belki de bir kuş konardı mezarın başına. Ama kimse gelmedi. Ne Nergis geldi ne kuş. Sadece rüzgâr vardı. Ve yağmur. Selim ıslandı, üşüdü, titredi. Ama kalkmadı. Kalkarsa Nergis’i kaybedeceğini sanıyordu. Oysa Nergis’i çoktan kaybetmişti. Bunu anlaması yirmi yıl sürmüştü. Ama sonunda anlamıştı. Belki de anlamak için her şeyi kaybetmek gerekiyordu. Selim her şeyi kaybetmişti. Şimdi anlamıştı.
Sabah olduğunda Selim kalktı, ormandan çıktı, şehre döndü. Dükkânını açtı, pencerelerini temizledi, tozunu aldı, tezgâhını düzenledi. Sonra kapısına bir not astı. “Terzi Selim, zaman dikiminden emekli olmuştur. Artık sadece elbise dikmektedir.” İşte o günden sonra Selim sadece elbise dikti. Ne Nergis’i bekledi ne kuşu ne de başka bir şeyi. Beklemekten vazgeçmişti. Çünkü beklemek, onu yaşlandırmıştı. Beklemek, gözlerindeki ışığı söndürmüştü. Beklemek, ellerini titretmişti. Beklemek, yüreğini küçültmüştü. Artık beklemek istemiyordu. Sadece yaşamak istiyordu. Yaşamak, dikmekti onun için. İğne batırmak, iplik çekmek, kumaş kesmek. Müşteriler gelir, elbiselerini alır, giderdi. Selim de arkalarından bakardı. Bazı elbiselerin içinde Nergis’in ruhunu görürdü. Bazılarında görmezdi. Ama artık üzülmezdi. Çünkü bilirdi ki Nergis, her yerdeydi. Tozda, toprakta, rüzgârda, yağmurda, kuşlarda, ağaçlarda, insanların gülüşünde, çocukların kahkahasında, yaşlıların gözyaşında. Onu görmek için kuşa gerek yoktu. İğneye gerek yoktu. Sadece yürek gerekirdi. Ve Selim’in yüreği, hâlâ atıyordu. Ne yazık ki. Ne güzel ki.
Bir gün dükkânın kapısı çalındı. Selim “Girin” dedi. Kapı açıldı, içeri bir kadın girdi. Uzun boylu, kumral, yeşil gözlü. Selim’in kalbi durdu. Nergis. Ama değildi. Nergis’e benziyordu. Aynı saçları, aynı gözleri, aynı yürüyüşü. Ama değildi. Selim “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. Kadın “Bir elbise” dedi. “Dikebilir misiniz?” “Dikerim” dedi Selim. “Ne renk?” “Beyaz” dedi kadın. “Gelinlik.” Selim’in elleri titredi. “Kime?” diye sordu. Kadın gülümsedi. “Kendime. Evleniyorum. Üç hafta sonra.” Selim başını salladı. “Gel üç hafta sonra” dedi. “Hazır olur.” Kadın “Teşekkür ederim” dedi, döndü, gitti. Selim arkasından baktı. Yürüyüşü, ellerini sallayışı, başını eğişi, hep Nergis. Ama değildi. Zaten Nergis olamazdı. Nergis ölmüştü. Selim de ölmemişti ama yaşamıyordu. Sadece nefes alıyordu. Ne yazık ki.
Selim o gün dükkânı erken kapattı, eve gitti, yatağa uzandı. Gözlerini tavana dikti. Tavanda bir leke vardı, yağmur suyundan, her sene büyüyordu. Selim onu hiç tamir etmemişti. Çünkü tamir etmek, değiştirmek demekti. Değişmekten korkuyordu. Oysa hayat durmadan değişiyordu. Onun dışında. Belki de değişmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Ama nasıl? Nereden başlayacağını bilmiyordu. Nergis’in fotoğrafını eline aldı, baktı. Nergis gülüyordu. Selim de gülümsemeye çalıştı, olmadı. Dudakları alışmamıştı. Yıllardır gülümsememişti.
Üç hafta sonra kadın geldi. Selim gelinliği hazırlamıştı. Beyaz, ipek, sade, ama bir o kadar da görkemli. Tam Nergis’in hayal ettiği gibi. Kadın gelinliği görünce ağladı. “Çok güzel” dedi. “Rüyamda gördüğüm gibi.” Selim “Denemek ister misin?” diye sordu. Kadın başını salladı. Arkadaki kabine girdi, kapıyı kapattı. Selim bekledi. Dakikalar geçti. Kadın çıkmadı. Selim “Bir şey mi oldu?” diye seslendi. Cevap yok. Selim kapıyı çaldı. Yine cevap yok. Kapıyı araladı. Kabinde kimse yoktu. Sadece gelinlik, asılı duruyordu. Yerde bir not vardı. Selim notu aldı, okudu. “Selim, gelinliğini aldım. Teşekkür ederim. Nergis.”
Selim’in ayağı kaydı, duvara tutundu. Nergis. O kadın Nergis miydi? Ama Nergis ölmüştü. Nasıl olabilirdi? Rüya mıydı? Yoksa gerçek mi? Selim kabini karıştırdı, kadından eser yoktu. Sadece gelinlik vardı. Asılı duruyor. Beyaz, ipek, sade. İç cebinde bir kumaş parçası. Selim’in koyduğu Nergis’in kanlı kumaşı. Ama bu sefer farklıydı. Kumaşın üzerinde iki isim yazıyordu. “Selim ve Nergis. Sonsuza dek.”
Selim o gece rüyasında Nergis’i gördü. Nergis gelinlik giymişti. Beyaz, ipek, sade. Gülüyordu. Selim’in elini tuttu. “Seni bekledim” dedi. “Beklemekten vazgeçtiğini biliyorum. Ama ben vazgeçmedim. Her gün geldim pencerene. Her sabah kondu sardunyalarına. Kuş olarak geldim. Kuş olarak sevdim. Kuş olarak bekledim. Şimdi ise kadın olarak geliyorum. Evlenmek istiyorum seninle. Olur mu?”
Selim rüyada ağladı. “Olur” dedi. “Hem de çoktan olmuştu. Daha sen ölmeden önce.”
Nergis gülümsedi. “O halde” dedi, “gelinliğimi giy. Düğünümüz var.”
Selim uyandı. Sabah olmuştu. Pencere kenarında kuş yoktu. Ama dükkânın zili çalıyordu. Selim aşağı indi, kapıyı açtı. Dışarıda kimse yoktu. Sadece bir kutu vardı eşikte. Kutuyu açtı. İçinde gelinlik vardı. Beyaz, ipek, sade. İç cebinde kumaş parçası. Üzerinde yazı: “Selim ve Nergis. Sonsuza dek.”
Selim gelinliği aldı, evine çıktı, odasında bir köşeye astı. O günden sonra her sabah gelinliğe baktı, her akşam selam verdi. Kimseye bir şey söylemedi. Kimseye anlatmadı. Zaten anlatsa kimse inanmazdı. Kimse inanmazdı bir terzinin bir kuşu sevdiğine, kuşun bir kadına dönüştüğüne, kadının evlenmek istediğine, terzinin ise hâlâ beklediğine. Ama Selim inanıyordu. Ve inanmak, bazen, görmekten daha güçlüydü.
Yıllar geçti. Selim ihtiyarladı, dükkânını kapattı, evine kapandı. Ama gelinlik hâlâ asılıydı duvarda. Tozlanmıştı, solmuştu, ipekleri sararmıştı. Ama asılıydı. Çünkü Selim indirmiyordu. İndirirse Nergis’in bir daha gelmeyeceğini düşünüyordu. Belki de gelmeyecekti zaten. Ama umut, bazen, en büyük iğneydi. Ve Selim, son nefesine kadar umut etti. Umut etti ki Nergis bir gün gelecek, gelinliğini giyecek, elini tutacak, “Haydi” diyecek, “Düğünümüz var.” Ve Selim, onunla birlikte yürüyecek, uzun, beyaz, ipek bir yolda. Sonsuza dek.
Selim öldüğünde yetmiş sekiz yaşındaydı. Kimsesi yoktu. Komşuları geldi, eşyalarını topladı, dağıttı. Gelinlik, bir hayır kurumuna gönderildi. Onu giyen gelinler mutlu oldu, huzurlu oldu, sevgi dolu bir ömür sürdü. Çünkü gelinliğin içinde, hâlâ, Selim’in iğnesi, Nergis’in adı, ikisinin kanı, ve sonsuz bir aşk vardı.
Son.