Bir mühendis ömrünün son köprüsünü yaparken ölür. Kızı, onun yarım bıraktığı demirleri kaynatmak için kendi hayatını da eritir.
Fikri, hayatı boyunca tam yedi köprü yapmıştı. Beşi devlet işi, ikisi özel. Her birinin planını kendi eliyle çizmiş, her birinin demirini kendi tartmış, her birinin betonunu kendi inceletmişti. Köprülerden biri, Giresun’da bir taşra yolundaydı, önemsizdi, kimsenin adını vermediği bir dereden geçiyordu. Ama Fikri için hepsi aynıydı. İster Boğaziçi’nin ihtişamı olsun, ister Karadeniz’in ücra bir çayının üzerinde uzansın. Köprü, köprüydü. İnsanları buluşturan, suyun üzerine cesaretle uzanan bir eldi. Fikri, bu yüzden sevmişti köprüleri. İnsanlar bir yakaya sıkışıp kalmasın, karşıya geçebilsin, birbirine kavuşsun diye.
Fikri’nin eşi, kızı Müge on üç yaşındayken ölmüştü. Müge, o yaştan sonra babasına evin kadınlığını, aşçılığını, temizliğini yapmış, onun kahvesini pişirmiş, çoraplarını yamamış, bazen de okuldan gelince büroya uğrayıp babasının çizim masasının altında uyuyakalmıştı. Fikri onu uyandırmaz, sessizce çalışmaya devam ederdi. Kızının üzerine ceketini örter, saçlarını okşar, “Bu köprü de biter, sen de büyürsün” diye mırıldanırdı. Müge de büyüdü. Ama Fikri’nin bitiremediği bir köprü kaldı.
Fikri’ye yetmiş iki yaşında bir iş teklifi geldi. Doğu’da, dağların arasında, bir vadiyi ikiye bölen bir nehir vardı. Nehrin öteki yakasında üç köy, iki mezra, yüzlerce çocuk okula gidemiyor, hastaya doktor ulaşamıyor, geline damat varamıyormuş. Mevsimler yarısı geçit vermeyen bir nehir. Kışın taşar, yazın çekilir ama asla yatışmaz. Daha önce iki kez denemişler köprü yapmayı. İlkinde temel çökmüş, ikincisinde sel götürmüş. Kimse el atmamış bir daha. “Allah’ın unuttuğu vadi” demişler. Fikri teklifi duyunca hiç düşünmedi. “Giderim” dedi. “Bitiririm.”
Müge o sırada İstanbul’da, özel bir firmada çalışıyordu, yüksek inşaat mühendisiydi. Babasına “Yapma baba” dedi. “Yaşına başına bak. Orada kimse başaramamış. Sen mi başaracaksın?” Fikri güldü. “Kızım” dedi, “ben ömrümde yedi köprü yaptım. Yedincisi en sağlamıydı. Bana sekizincisi nasip olsun.” Müge bildi, karışamazdı. Babası inatçıydı. Tıpkı kendisi gibi.
Fikri, o vadinin başına bir karavan yerleştirdi, çadırını kurdu, keçisini sağdı, ekmeğini kendi pişirdi, suyunu dereden taşıdı. Ayakçılarını da yanına almıştı. Usta Cemal, onun yirmi yıllık yardımcısıydı. “Usta” demişti, “bu köprüyü yaparsak, biz de rahmetli oluruz.” “Yaparız” demişti Fikri. “Daha önce yapamayanlar, benim gibi düşünememiş. Ben düşündüm, olacak.”
Üç yıl boyunca çalıştılar. Üç kış, üç yaz. Kışın o vadide eksi yirmiyi gören soğuk, yazın kırkı bulan sıcak. Nehrin sesi hiç dinmedi. Fikri geceleri karavanda oturur, el fenerinin ışığında çizimler yapar, hesaplar yapar, sabaha kadar düşünürdü. Cemal usta derdi ki “Fikri usta, sabah et, yarın da var.” Fikri “Yarın” derdi, “yarın yok Cemal. Bugün var. Her iş bugün bitmeli.” Ama bitmedi.
Köprünün ikinci yıl sonunda ayakları tamamlanmış, üçüncü yılın sonunda tabliyesi oturmuş, sadece korkulukları kalmıştı. İşte o sırada Fikri hastalandı. Önce bir öksürük, sonra ateş, sonra yataktan kalkamaz oldu. Cemal usta İstanbul’dan Müge’yi aradı. “Kızım” dedi, “babanı al götür. İyi değil.” Müge geldi. Fikri’yi karavanda yatarken buldu. Elinde hâlâ kalemi, kalem kağıda değiyor ama çizgi çıkmıyor, eli titriyor. Müge ağlamamak için dişlerini sıktı. “Baba” dedi, “geliyorum seni almaya.” Fikri başını çevirdi, kızına baktı. “Korkulukları çizdim” dedi. “Çantamda. Al onu. Bitir.” Müge “Sen gel, beraber bitiririz” dedi. Fikri gülümsedi. “Ben bitiremeyeceğim” dedi. “Ama sen bitir. Köprünün adını koyma. İsimsiz kalsın. İsimler unutulur da, köprü durur.”
Müge babasını İstanbul’a getirdi. Üç gün sonra Fikri öldü. Müge, babasının cenazesini kaldırdı, memleketine götürdü, annesinin yanına gömdü. Sonra döndü işine. Ama her gece rüyasında vadideki köprüyü gördü. Babasının elleri. Titreyen elleri. Ve bitmemiş korkuluklar.
Bir yıl sonra Müge işinden ayrıldı, İstanbul’daki evini sattı, eşyalarını topladı, babasının karavanına yerleşti. Vadideydi yine. Nehrin sesi aynıydı. Rüzgâr aynı. Yıldızlar aynı. Fikri’nin çizimleri masanın üzerinde duruyordu. Tozlanmış, kenarları kıvrılmış, bazı yerleri silinmiş. Ama hâlâ okunuyordu. Müge babasının çizimlerini inceledi. Her bir korkuluk, el yapımı dövme demirden olacaktı. Her birinin arasında on santimetre mesafe. Üzerinde, nehrin akış yönüne bakan tarafında, küçük bir rozet. Rozetin üzerinde, Fikri’nin el yazısıyla “M” harfi. Müge. Kızının adının baş harfi.
Müge o gün kazmayı vurdu toprağa. Babasının yarım bıraktığı yere. Cemal usta da gelmişti. “Kızım” dedi, “ben de varım. Babana söz vermiştim. Köprüyü bitireceğiz.”
İkisi çalıştı. Gündüzleri demir dövdüler, geceleri kaynak yaptılar. Kışın nehir dondu, yazın kurudu, ilkbaharda coştu. Ama onlar durmadı. Müge, babasının hesap defterlerini okudu, notlarını inceledi, eksikleri tamamladı. Kimi zaman bir oranı yanlış hesapladı, kimi zaman bir malzemeyi yanlış kesti, kimi zaman sabaha kadar ağladı. Ama ağlamaktan vazgeçmedi. Vazgeçmek, babasına ihanetti. Ve Müge, hiçbir şeyden vazgeçmeyen bir adamın kızıydı.
Beş yıl geçti. Evet, beş yıl. Köprünün korkulukları tek tek yerine oturdu. Her birinin arasında on santimetre. Her birinde, nehrin akış yönüne bakan tarafta, küçük bir rozet. “M” harfi. Babasının el yazısıyla. Müge, son korkuluğu taktığı gün, elindeki tornavidayı bıraktı, köprünün başına oturdu, nehre baktı. Su, yıllar önceki gibi akıyordu. Belki de aynı su değildi. Ama sesi aynıydı. Babasının duyduğu ses. Müge de duyuyordu. İlk defa, duymak acıtmıyordu. Sadece hatırlatıyordu.
Köprü bitti. Müge bir açılış töreni yapmadı. Valiyi çağırmadı, davul zurna getirmedi, kurdele kesmedi. Sadece köprünün başına, küçük bir tabela astı. Tabelada şöyle yazıyordu:
“BU KÖPRÜNÜN ADI YOKTUR. YAPANIN DA. ÇÜNKÜ BAZI İŞLER İSİMDEN DEĞİL, EMEKTEN YANADIR.”
Tabelada imza yoktu. Ama köylüler bilirdi. Onlar, köprüden geçen her çocuğa anlatırdı. “Bu köprüyü” derlerdi, “bir mühendis yapmaya başlamış, ölmüş. Kızı bitirmiş. Beş yıl uğraşmış. Gece gündüz. Kış yazı dinlememiş.” Çocuklar dinler, bir şey anlamazdı. Ama büyüdükçe anlardı. Vefa nedir, anlardı. Sevmek, bazen tamamlamak demektir. Yarım kalan bir işi, yarım kalan bir ömrü, yarım kalan bir hayali, bir başkasının omzuna alıp yürümek.
Müge, köprü bittikten sonra vadiden ayrıldı. Karavanı orada bıraktı. Babasının çizimlerini, hesap defterlerini, notlarını alıp İstanbul’a döndü. Yeni bir iş buldu, yeni bir ev tuttu, yeni bir hayat kurdu. Ama her yıl, babasının ölüm yıldönümünde, o vadiye gitti. Köprünün başına oturdu. Nehre baktı. Babasını düşündü. Eskisi gibi ağlamıyordu. Artık sadece susuyordu. Bazen bir çocuk geçerdi yanından. “Teyze” derdi, “bu köprünün adı ne?” Müge “Adı yok” derdi. “Ama babanızın adı ne?” diye sorardı çocuk. Müge gülümserdi. “Fikri” derdi. “Adı Fikri.” Çocuk “O zaman köprünün adı Fikri olsun” derdi. Müge “Olmaz” derdi. “O isim köprüden büyük.” Çocuk anlamazdı. Ama büyüdüğünde anlardı. Belki o çocuk da bir gün bir köprü yapacaktı. Belki de yapamayacaktı. Ama köprünün anlamını bilirdi. Köprü, sadece demir ve beton değildir. Köprü, bir başlangıçtır. Bir veda değil.
Müge, altmış üç yaşında emekli oldu. O yıl, köprüyü yapalı tam yirmi yıl olmuştu. Vadide hiçbir şey değişmemişti. Nehir aynı nehir, dağlar aynı dağlar, rüzgâr aynı rüzgâr. Ama köprü, artık eskiyordu. Demirleri paslanmış, rozetleri kararmış, korkulukları eğilmişti. Müge, köprünün halini görünce yeniden karavanına yerleşti. Cemal usta çoktan ölmüştü. Ama Müge yalnız değildi. Oradaki köylüler, çocuklar, gençler, yaşlılar, hepsi yardım etmeye geldi. “Müge abla” dediler, “sizin köprünüz bizim de köprümüz. Bakımını birlikte yapalım.”
Müge kabul etti. Köprünün bakımını yaptılar. Paslanan demirleri yenilediler, rozetleri parlattılar, korkulukları doğrulttular. Müge, bu sırada köylü çocuklara inşaat mühendisliğinin temellerini öğretti. Üç çocuk, onun sayesinde üniversitede inşaat mühendisliği okudu. O çocuklardan biri, yıllar sonra, o vadinin bir başka yakasında, başka bir köprü yapacaktı. Belki de adını “Fikri” koyacaktı. Kim bilir?
Müge yetmiş yaşında son kez gitti vadiye. Bu kez, dönmeyecekti. Sağlığı el vermiyordu. Köprünün başına oturdu, nehre baktı, babasını düşündü. Cebinden küçük bir defter çıkardı. Babasının son günlerinde yazdığı notlardan biriydi. Okumak için gözlüğünü taktı. Fikri’nin el yazısı: “Kızım Müge, bu köprü biterse, adımı koyma. Köprü, isim taşımaz. Köprü, emek taşır. Sen yettiğin kadar yürü, kalanını bana bırak. Zaten her köprü, bir sonraki köprü için basamaktır. Benimkisi de öyle.”
Müge defteri kapattı, gözlüğünü çıkardı, cebine koydu. Sonra kalktı, köprüden geçti. Karşı yakada bir çocuk bekliyordu. Onu tanımadı. Ama çocuk koşarak yanına geldi. “Sen Müge teyze misin?” dedi. Müge “Evet” dedi. “Benim” dedi çocuk, “adım Fikri. Dedem adımı koymuş. Dedem demiş ki, bu köprüyü yapan mühendisin adıymış. Sen onun kızı mısın?” Müge’nin gözleri doldu. “Evet” dedi. “Ben onun kızıyım.” Çocuk gülümsedi. “O zaman” dedi, “ben de bir gün köprü yapacağım. Tıpkı senin baban gibi.”
Müge çocuğun saçlarını okşadı. “Yap” dedi. “Yap da adını koyma. İsimsiz kalsın. İsimler unutulur, köprü durur.”
Müge o gün vadiden ayrıldı. Arkasına bir daha bakmadı. Çünkü biliyordu. Köprü duruyordu. O durdukça, babası da duruyordu. Kızı da. Ve belki, bir gün, o küçük Fikri de.
Son.
“Peki ya siz? Okuduğunuz bir kitap kahramanının gerçek olmasını isteseydiniz, bu kim olurdu? Yorumlarda bizimle paylaşın!”