Ana Sayfa EdebiyatTozlu Sayfalar

Tozlu Sayfalar

yazar W.Shakespeare
tozlu-sayfalar-kisa-hikaye-roman-oyku-edebiyat
YAZIYI SESLİ DİNLE (Normal)
0% 100%
🇹🇷 🇬🇧 🇩🇪 🇫🇷
🇹🇷 Türkçe dinliyorsunuz

Tozlu Sayfalar

Eylül, otuz iki yaşında bir kütüphaneciydi.

Saçlarını topuz yapar, gözlük takar, sessizce kitapların arasında yürürdü. Kimse onu fark etmezdi. O da kimseyi fark etmezdi. Çünkü onun dünyası, raflardaki kitapların arasındaydı. Her kitap bir dünya, her sayfa bir nefes, her cümle bir dokunuştu. Eylül, okuduğu her romanda biraz yaşar, biraz ölür, biraz âşık olur, biraz terk edilirdi. Ama gerçek hayatta hiç âşık olmamıştı. Belki de bu yüzden kitaplara sığınmıştı. Kitaplar terk etmezdi. Kitaplar yalan söylemezdi. Kitaplar sadece susar, bekler, okunmayı beklerdi.

Eylül’ün bir alışkanlığı vardı: Her gece yatmadan önce bir roman okur, romanın en güzel cümlesini bir deftere not ederdi. Defter yıllar içinde kalınlaşmış, sayfaları sararmış, mürekkebi solmuştu. Ama her cümle, onun yalnızlığının bir parçasıydı.

Ta ki bir gece, farklı bir şey olana dek.

Romanın adı Kayıp Zamanın Kıyısı idi. Yazarı tanınmıyordu. Kapağı yırtık, sayfaları kopuk, arka kapağında küf vardı. Eylül bu kitabı nereden bulduğunu hatırlamıyordu. Belki bir bağış kutusundan, belki unutulan bir raftan, belki de kaderden.

İlk sayfayı açar açmaz bir cümle çarptı yüzüne:

“Deniz, o sabah uyandığında kendini bir kütüphanede buldu.”

Eylül’ün kalbi tekledi. Deniz. O isim. Bir yerlerden tanıdık. Nereden? Kitabın kahramanıydı bu herhalde. Devam etti. Sayfalar çevrildikçe bir adam belirdi zihninde. Uzun boylu, kumral, yeşil gözlü, elleri ceplerinde, yürüyüşü hafif vurgun. Her sahnede onu gördü. İlk kez bir kitap kahramanı bu kadar canlıydı. Sanki Eylül’ün yanında oturuyor, onunla birlikte nefes alıyordu.

Eylül geceyi okumakla geçirdi. Sabaha karşı kitabı kapattığında, defterine yazacağı cümleyi seçmekte zorlandı. Çünkü her cümle ayrı güzeldi. Ama en çok şu cümle aklında kaldı:

“Kütüphaneler, yalnızların en kalabalık yerleridir.”

Kitabı rafa kaldırdı. İşe gitti. Ama o gün bir tuhaflık vardı. Rafların arasında yürürken birinin kendisini izlediğini hissetti. Döndü. Kimse yoktu. Tekrar yürüdü. Yine aynı his. Bir an durdu, gözlüğünü düzeltti, nefes aldı. Sonra bir fısıltı duydu:

“Eylül.”

Kimse ona ismiyle seslenmezdi. Kimse onu fark etmezdi.

“Eylül.”

Ses erkekti. Kalın, tok, biraz da kısık. Eylül arkasına döndü. Rafların arasında bir gölge kaydı. Hızla oraya yöneldi. Kimse yoktu. Sadece eski bir kitap duruyordu yerde, kapağı açık, sayfaları rüzgârla oynuyor. Eylül kitabı aldı. Kayıp Zamanın Kıyısı. Bu kitabı rafa kaldırmamış mıydı? Kaldırmıştı. Nasıl gelmişti buraya?

Kitabı açtı. İlk sayfa. “Deniz, o sabah uyandığında kendini bir kütüphanede buldu.” Eylül okumaya devam etti. Ama bu sefer farklıydı. Kahraman Deniz, kütüphanenin koridorlarında yürüyor, rafları karıştırıyor, birini arıyordu. Eylül’ü.

Eylül kitabı kapattı. Kalbi hızlı atıyordu. Saçma. Çok saçma. Bir kitap kahramanı kütüphanede onu arayamazdı. Çünkü o kurguydu. Kağıttı. Mürekkepti. Hayaldi. Ama Eylül’ün hisleri gerçekti. Kalbinin atışı gerçekti. Ellerinin titremesi gerçekti.

O gece kitabı okumaya devam etti. Deniz, kütüphanenin en ücra köşesinde, tozlu bir rafın önünde durdu. Elini uzattı, bir kitap çıkardı. Kitabın adı Eylül. Kendi adı. Eylül şaşırdı. Böyle bir kitap yoktu kütüphanede. Yazarı yoktu. Kapağı boştu. Sayfaları bembeyazdı. Sadece ilk sayfada bir cümle vardı: “Deniz, Eylül’ü bulduğunda her şey bitecekti.”

Eylül kitabı fırlattı. Nefes alamıyordu. Bu bir oyun muydu? Kim yapmıştı? Niye? Evi aradı, taradı, kimse yoktu. Telefonu susturuluydu. Bilgisayar kapalıydı. Sadece o, kitap ve gece.

Sabah işe gitmedi. Yataktan çıkmadı. Kitabı okumaya devam etti. Deniz kütüphanede bir kadın buldu. Kadın, gözlüklü, topuz saçlı, ürkek bakışlıydı. Adını sordu. “Eylül” dedi kadın. Deniz’in kalbi durdu. “Ben seni arıyorum” dedi. “Kaç zamandır? Yıllardır. Her kitapta, her sayfada, her cümlede.”

Eylül kitabı kapattı. Odada bir ses duydu. Ayak sesi. Yavaş, ağır, kararlı. Ses yaklaştı. Kapının önünde durdu. Eylül yataktan fırladı, kapıya koştu. Kilidi kontrol etti. Kilitliydi. Ama ses içeriden geliyordu. Dolabın içinden mi? Pencere kenarından mı? Tavan arasından mı?

Kitap yerdeydi. Sayfaları rüzgârsız yerde oynuyordu. Kendiliğinden çevriliyordu. Eylül eğildi, kitabı almak istedi. Tam o anda, kitaptan bir el çıktı. İnce, uzun, parmakları beyaz, tırnakları düzgün bir el. Eylül çığlık atmak istedi. Sesi çıkmadı. El büyüdü, bilek belirdi, kol, omuz, boyun, yüz. Kütüphanedeki gölge. Deniz.

Karşısında duruyordu.

Yeşil gözleri, kumral saçları, uzun boyu. Aynen kitaptaki gibi. Ama canlı. Nefes alıyor. Göz kırpıyor. Eylül’e bakıyor.

“Korkma” dedi. “Ben Deniz. Senin için geldim.”

Eylül geri çekildi. “Hayal görüyorum” dedi. “Uyuyorum. Rüya.”

“Değil” dedi Deniz. “Uyanıksın. Ben de uyanığım. Ben bir kitap kahramanıydım. Ama sen beni okudukça canlandım. Her cümlede biraz daha gerçek oldum. Her sayfada biraz daha senden bir şey kattım içime. Şimdi artık kağıt değilim. Mürekkep değilim. Ben senin okuduğun biriyim.”

Eylül’in bacakları kesildi, yere çöktü. Deniz de çömeldi, göz hizasına geldi. “Neden?” diye sordu Eylül. “Neden ben?”

“Çünkü sen beni hiç bırakmadın” dedi Deniz. “Diğer okuyucular okur, kapatır, gider. Ama sen okur, not alır, düşünür, geri dönersin. Sen bana ruh verdin. Ben de ona âşık oldum.”

Eylül ağlamaya başladı. Deniz elini uzattı, gözyaşlarını sildi. Eli sıcaktı. Teni vardı. Gerçekti.

“Ama ben kurguyum” dedi Eylül. “Sen gerçek değilsin.”

“Senin için gerçeğim” dedi Deniz. “Sevgiyi kim gerçek yapar? Onu hisseden. Ben senin hissettiğin kadar gerçeğim.”

Eylül sustu. Deniz de sustu. Odada saat tik taklıyordu. Dışarıda rüzgâr esiyor, perdeler uçuşuyor, bir araba geçiyor, sonra yine sessizlik.

“Ne olacak şimdi?” diye sordu Eylül.

Deniz gülümsedi. “Ne istersen” dedi. “Ben seninim. Nereye gidersen geleyim. Sabaha kadar kalırım, sabah olunca giderim. Ya da kalırım. Ama her gece dönerim. Çünkü ben bir kitap kahramanıyım. Benim vaktim yok. Sadece senin vaktin var. Sen ne kadar okursan, ben o kadar yaşarım.”

Eylül o gece Deniz’le konuştu. Saatlerce. Deniz anlattı, Eylül dinledi. Deniz’in hikayesini, yazarını, diğer okuyucularını, yalnızlığını, bekleyişini. Eylül de anlattı. Yalnızlığını, kitaplarını, notlarını, defterini.

Sabaha karşı, güneş doğarken, Deniz’in elleri saydamlaşmaya başladı. Önce parmak uçları, sonra bilekleri, sonra kolları. Eylül “Gitme” dedi. “Gitme.”

“Gitmiyorum” dedi Deniz. “Sadece görünmez oluyorum. Ama buradayım. Sayfalarda. Cümlelerde. Defterinde. Her okuduğunda, beni yeniden var ediyorsun.”

Eylül o gün işe gitmedi. Kütüphaneye gitmedi. Evde kaldı. Kitabı okudu. Deftere not aldı. Bir cümle daha: “Gerçek olan, hissettiğindir.”

Ve Deniz geri geldi. Akşam olunca, güneş batarken, yine odasında belirdi. Aynı yeşil gözler, aynı kumral saçlar, aynı gülümseme. Eylül “Her gün böyle mi olacak?” diye sordu. “Her gün” dedi Deniz. “Her gece.”

Öyle de oldu. Eylül gündüzleri kütüphanede çalıştı, akşamları eve döndü, kitabı okudu, notlar aldı, Deniz’i bekledi. Deniz geldi. Konuştular, sustular, güldüler, bazen ağladılar. Bazen de hiçbir şey yapmadılar. Sadece oturdular. Deniz’in eli Eylül’ün elinin üzerinde. Sıcacık.

Bir gece Eylül, “Ben de senin dünyana gelebilir miyim?” diye sordu.

Deniz düşündü. “Bilmiyorum” dedi. “Hiç denenmedi. Ama dene biliriz. Sen kitabı aç, ilk sayfayı oku. Sonra gözlerini kapat. Kendini orada hayal et. Belki olur.”

Eylül denedi. Kitabı açtı. “Deniz, o sabah uyandığında kendini bir kütüphanede buldu” cümlesini okudu. Gözlerini kapattı. Kütüphanede olduğunu hayal etti. Raflar, kitaplar, loş ışık, toz kokusu, bir de Deniz. Elini tuttu. Gözlerini açtı. Deniz yanındaydı. Ama bu sefer Eylül kendi evinde değildi. Kütüphanedeydi. Gerçek kütüphane. İş yerindeki. Ama saat gece yarısıydı, kimse yoktu. Sadece onlar vardı.

“Oldu” dedi Deniz. “Geldin.”

Eylül sevinçten ağladı. Deniz sarıldı. Uzun uzun.

O gece kütüphanede kaldılar. Rafların arasında yürüdüler, kitapları karıştırdılar, eski ciltleri kokladılar, birbirlerine şiirler okudular. Eylül ilk defa bir başkasına okudu. Deniz de ilk defa birinden dinledi.

Sabah olunca Eylül uyandı. Yatağındaydı. Kitap yastığının altındaydı. Deniz yoktu. Ama yanında bir not vardı. Eylül’ün el yazısıyla: “Deniz, her gece dönecek. Sabah olunca gidecek. Ama dönecek.”

Eylül notu okudu, gülümsedi, kitabı açtı, ilk sayfayı okudu. “Deniz, o sabah uyandığında kendini bir kütüphanede buldu.” Ve bekledi. Akşama kadar. Bekledi. Çünkü biliyordu. Deniz gelecekti. Her gece gelecekti. Çünkü o, bir kitap kahramanıydı. Ve onun okuru, onun dünyası, onun aşkıydı.

Eylül o günden sonra kütüphanede çalışmaya devam etti. Ama artık yalnız değildi. Rafların arasında yürürken birinin izlediğini hissediyor, dönüp baktığında bir gölge görüyor, gülümsüyor, işine devam ediyordu. Kimse fark etmiyordu. Kimse bilmiyordu. Onun bir kitap kahramanına âşık olduğunu. Ama Eylül için önemli değildi. Önemli olan, sevmekti. Gerçek mi, kurgu mu, fark etmezdi.

Defterinin son sayfasına şunu yazdı:

“Bazı aşklar, tozlu sayfalarda başlar, ama asla bitmez.”


Son.

“Peki ya siz? Okuduğunuz bir kitap kahramanının gerçek olmasını isteseydiniz, bu kim olurdu? Yorumlarda bizimle paylaşın!”

Herhangi bir düşünceniz var mı?

Düşüncelerinizi paylaşın veya hızlı bir yanıt bırakın — ne düşündüğünüzü duymaktan memnun oluruz!

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak