Ana Sayfa EdebiyatFısıltı Çiçekleri

Fısıltı Çiçekleri

yazar W.Shakespeare
fisilti-cicekleri-kisa-hikaye-roman-oyku
YAZIYI SESLİ DİNLE (Normal)
0% 100%
🇹🇷 🇬🇧 🇩🇪 🇫🇷
🇹🇷 Türkçe dinliyorsunuz

Bir kadın, ölen kocasının sesini duyduğu her şeyi biriktiriyor. Radyo anonslarını, yabancıların konuşmalarını, kuş seslerini, yağmurun şarkısını. Ta ki bir gün, biriktirdiği seslerden bir adam doğana dek.

Zeynep, kocasını kaybedeli üç yıl, iki ay, yedi gün olmuştu.

Tam sayıyordu. Çünkü saymazsa unutacağını sanıyordu. Oysa unutmak o kadar kolay değildi. Unutmak, nefes almayı bırakmak gibi bir şeydi. Ve Zeynep hâlâ nefes alıyordu. Ne yazık ki.

Eşi Arif, bir sabah kahvaltıda ekmeğini banarken gülümsemişti. “Bu reçel çok güzel olmuş” demişti. Sonra tabağını bırakmış, başını masaya koymuş, uyumuştu. Bir daha uyanmamıştı. Kalp krizi. Anlık. Sessiz. Habersiz. Zeynep o sabahı düşündükçe hâlâ bağırıyordu içinden. “Reçel mi? Son sözün reçel mi olur Arif?” Ama oluyordu işte. Hayat bazen en büyük vedaları en küçük kelimelere sığdırıyordu.

İlk günlerde Zeynep evdeki her şeyi topladı. Arif’in kitaplarını, kravatlarını, ayakkabılarını, tıraş malzemelerini. Bir kolinin içine koydu, kilere kaldırdı. Ama sesini kaldıramadı. Sesini nereye koyacaktı? Ses, bir eşyadan daha ağırdı. Duvarlara sinmiş, tavanlara çıkmış, halılara işlemişti. Arif’in sesi. Kalın, tok, biraz da gıcırtılı. Gülerken çatallanan, şarkı söylerken yumuşayan, kızgınken incelen bir ses. Zeynep her odada o sesi duyuyordu. “Zeynep suyu açtın mı?” “Zeynep çay demlendi mi?” “Zeynep gel buraya, bir şey göstereceğim.”

Sonra günler geçti, sesler solmaya başladı. Zeynep önce rahatladı. Artık her köşede onu beklemiyordu. Ama sonra korktu. Unutmaya başlıyordu. Arif’in sesini unutuyordu. Biricik, en sevdiği, en çok özlediği şeyi. Bir gece, saat üçte uyandı. Çünkü rüyasında Arif bir şey söylemişti. Ne söylediğini hatırlamıyordu. Sadece tınısı kalmıştı kulağında. O tını giderek inceliyor, uzuyor, kayboluyordu. Zeynep yataktan fırladı, telefonunu aldı, ses kaydına bastı. Boşluğa doğru tuttu. Hiçbir şey kaydetmedi. Çünkü rüya bitmişti. Arif susmuştu.

Ertesi gün Zeynep bir ses kayıt cihazı aldı. Eski model, kasetli, ağır, hantal. Pillerini taktı, kırmızı ışığı yandı. O günden sonra her yere onunla gitti. Evde, çarşıda, pazarda, arkadaş ziyaretlerinde. Arif’in sesini duyduğu her an kaydetmeye başladı.

Ama Arif ölmüştü. Sesini nereden duyacaktı?

Zeynep duyuyordu işte. Radyoda bir şarkı çalıyordu, şarkıcının sesi Arif’e benziyordu. Kaydetti. Pazarda bir adam bağırıyordu, “Kızım şunları tartar mısın?” Ses Arif’inki gibiydi. Kaydetti. Televizyonda bir belgesel vardı, anlatıcının tınısı Arif’in kahkaha atışını andırıyordu. Kaydetti. Yolda yürürken bir çocuk “anne” dedi. Sesi kalıncaydı, biraz tok, biraz gıcırtılı. Kaydetti.

Kasetler çoğaldı. Zeynep onları koliye koydu. Koli ağırlaştı. Zeynep de ağırlaştı. Artık sokağa çıkmıyordu. İşten izin almıştı, sonra istifa etti. Arkadaşları aradı, açmadı. Kapıyı çaldılar, cevap vermedi. Zeynep kasetlerin içinde yaşıyordu. Sabah kalkar, kasetleri dinler, Arif’i arardı. Öğlen bir şeyler atıştırır, yine dinlerdi. Akşamüstü kasetlere yeni sesler eklerdi. Geceleri ise uyumazdı. Çünkü uyursa rüya görecek, rüya görecek, Arif’i duyacak, sonra uyanacak ve tekrar kaybedecekti. Uyumamak daha iyiydi. Uykusuzluk, acıyı dindiriyor muydu? Hayır, sadece ertelemekti. Ama Zeynep ertelemeyi tercih ediyordu.

Bir yıl geçti. Kasetler odaya sığmaz oldu. Zeynep ikinci bir oda boşalttı. Sonra üçüncü. Evi kaset doldu. Duvarlara raflar yaptırdı, raflar kasetlerle doldu, sonra raflar katlandı, kasetler yere yığıldı. Zeynep yürüyemez oldu. Kasetlerin arasında patikalar açtı. Patikalar daraldı, sonra kapandı. Zeynep bir sandalyeye oturdu, etrafı kaset. On binlerce kaset. Her birinde bir ses. Her birinde Arif’ten bir parça.

Bir gece, Zeynep yine bir kaset dinliyordu. Bu kaset, üçüncü yılın yazında kaydedilmişti. İçinde rüzgâr sesi vardı, martı sesi, uzaktan bir vapur düdüğü, bir de kahkaha. Kimin kahkahası? Arif’in. Değildi. Arif’e benzeyen bir yabancının. Zeynep o kahkahayı defalarca dinledi. Başa sardı, dinledi. Başa sardı, dinledi. Ta ki kaset bozulana dek. Ama bozulmadı. Aksine, bir şey oldu. Kahkaha uzadı, derinleşti, başka bir sese dönüştü. Bir kelime. “Zeynep.”

Zeynep’in eli titredi. Kayıt cihazını durdurdu. Geri sardı. Tekrar dinledi. “Zeynep.” Evet. O kelime. Açık ve net. Orda duruyordu. Kasetin içinde, rüzgârın arasında, martıların altında, vapurun düdüğüyle karışmış, bir adam “Zeynep” diyordu. Ses Arif’in sesi değildi. Ama Arif’in sesine hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Zeynep o gece uyumadı. Kaseti dinledi, dinledi, dinledi. Her dinlediğinde “Zeynep” daha da netleşiyordu. Ses daha da Arif’e dönüşüyordu. Sabaha karşı, Zeynep kaseti koyduğu kolinin yanına gitti. Diğer kasetleri de dinlemek istedi. İlk koliyi açtı. İlk kaseti aldı. Dinledi. İçinde bir pazar yeri vardı. Bağırışlar, çağırışlar, bir tezgâhtarın “Ne kadar vereyim abla?” sorusu, bir çocuğun ağlaması. Ve en sonda, bir ses. “Zeynep.”

Zeynep kolileri tek tek açtı. Kasetleri tek tek dinledi. Her birinde, bir yerlerde, bir şekilde, Arif’in sesi. Arif’e benzeyen bir ses. Ama hepsi aynı kelimeyi söylüyordu: “Zeynep.”

Zeynep kasetleri ortaya yığdı. Yığın giderek büyüdü, bir tepe oldu. Zeynep tepenin başına oturdu. Ellerini kucağına koydu. Bekledi. Ne beklediğini bilmiyordu. Ama bekledi.

Üç gün bekledi. Üç gün boyunca hiçbir şey yemedi, içmedi. Sadece bekledi. Kasetlerin arasından bir ses geldi. Uğultu. Birleşen, çoğalan, yükselen bir uğultu. Zeynep’in saçları havalandı. Gözlerini kırptı. Kasetlerin arasından bir ışık süzüldü. Loş, yeşilimsi, sıcak. Işık büyüdü, odayı kapladı. Kasetler erimeye başladı. Plastikleri yumuşadı, bantları çözüldü, sesleri havaya karıştı. Ve o seslerden biri diğerine sarıldı, on binlerce ses bir oldu, bir şekil aldı. Bir gölge. Sonra bir siluet. Sonra bir adam.

Zeynep nefesini tuttu.

Adam ona bakıyordu.

Arif’e benziyordu. Ama Arif değildi. Daha gençti, daha yakışıklıydı, daha sağlıklıydı. Ama yürüyüşü Arif’inkiydi. Oturuşu Arif’inkiydi. Başını eğişi, ellerini birleştirişi, gülümsemesi… Arif’in. Ama Arif değildi.

“Kimsin sen?” diye sordu Zeynep.

“Ben” dedi adam. “Ben senin özleminim. Ben seslerin birleştiği şeyim. Ben Arif değilim. Çünkü Arif öldü. Ama sen ölmesine izin vermedin. Onu seslerde yaşattın. Ve sesler beni yarattı.”

Zeynep’in gözleri doldu. “Sen Arif değilsin.”

“Değilim.”

“O zaman çık git bu evden.”

“Gidemem” dedi adam. “Çünkü sen beni çağırdın. Her kaydettiğin ses, bir çağrıydı. Her dinlediğin kaset, bir dua. Ben senin duanın kabulüyüm. Ama dualar bazen sandığımız gibi çıkmaz karşımıza.”

Zeynep ağlamaya başladı. “Ben Arif’i istiyorum. Onu. Sadece onu.”

“Arif gitti” dedi adam. “Ama onun sesi burada. Bende. Onun gülüşü, onun şarkısı, onun kahkahası, onun ‘Zeynep’ diyişi. Hepsini birleştirdim. Ama ben Arif olamam. Çünkü Arif’in bir de kokusu vardı, bir de teni, bir de nefesi. Onları kaydedemedin. Onlar gitti.”

Zeynep başını ellerinin arasına aldı. Uzun süre ağladı. Adam bekledi. Kıpırdamadı. Sadece bekledi. Tıpkı kasetlerin beklediği gibi. Tıpkı Zeynep’in beklediği gibi.

Sabah olduğunda Zeynep başını kaldırdı. Adam hâlâ oradaydı. Gölgesi pencereden vuran güneşle yere düşmüştü. Gölgesi vardı demek ki. Belki de gerçekti. Belki de Zeynep delirmişti. Ama umurunda değildi. Çünkü delilik, bazen, acıdan daha hafifti.

“Bana Arif’ten bahset” dedi Zeynep.

“Bilmiyorum ki” dedi adam. “Ben sadece seslerim. Onun hayatını bilmiyorum. Sadece sesini biliyorum.”

“O zaman bana kendinden bahset.”

Adam sustu. Sonra “Ben bir fısıltıyım” dedi. “Seslerin uyumu. Rüzgârın martıyla buluştuğu an. Vapur düdüğünün pazarcıyla karıştığı yer. Ben, senin yalnızlığının avazıyım.”

Zeynep anlamadı. Ama anlaması gerekmiyordu. Zaten hayatında anladığı çok az şey vardı. Arif’in ölümünü anlamamıştı, sesleri toplamasının sebebini anlamamıştı, şimdi de karşısında duran bu garip adamı anlamıyordu. Ama yine de oturdu, konuştu. Saatlerce. Adam anlattı. Sesleri anlattı. Her kasetin hikayesini anlattı. Zeynep dinledi. Hiç konuşmadı. Sadece dinledi. Uzun zamandır ilk defa biri onu dinliyor muydu? Hayır, ilk defa bir şey dinliyordu. Ve dinlemek, konuşmaktan daha zordu.

Günler geçti. Adam her gece beliriyor, her sabah güneşle birlikte kayboluyordu. Zeynep gündüzleri sessizce oturuyor, akşamı bekliyor, gece olunca adamla konuşuyordu. Adam giderek daha da gerçek oluyordu. Artık sadece ses değil, bir teni de vardı sanki. Zeynep elini uzattığında, dokunabiliyor muydu? Hayır. Eli adamın içinden geçiyordu. Çünkü adam bir hayaldi. Seslerin hayali. Ama Zeynep’in kalbi ona dokunduğunda, adamın kalbi de atıyor muydu? Bilmiyordu. Belki de atıyordu. Çünkü aşk, gerçek olmayan şeylere bile kalp verebiliyordu.

Bir gece adam, “Beni bırak” dedi. “Gideyim. Sesler dağılsın. Sen de yaşamaya bak.”

Zeynep “Yaşamak nedir?” diye sordu.

“Yeni sesler duymak” dedi adam. “Benim gibi hayaletleri değil, gerçek insanları. Bir çocuğun gülüşünü, bir arkadaşın kahkahasını, bir sevgilinin fısıltısını. Bunları da kaydedebilirsin. Ama onları biriktirme. Sadece duy. Ve geçmelerine izin ver.”

Zeynep uzun süre sustu. Sonra “Seni sevdim” dedi. “Biliyor musun? Sen bir hayaletsin. Ama seni sevdim.”

Adam gülümsedi. “Ben de seni sevdim. Ama ben senin sevginle varım. Sen sevmeyi bırakırsan, ben yok olurum. İşte bu yüzden gitmeliyim. Çünkü senin sevgin, bana değil, hayata ait olmalı.”

Zeynep ağladı. Bu sefer sessizce. Gözyaşları yastığına damladı, yastık ağırlaştı, yatak ağırlaştı, ev ağırlaştı, dünya ağırlaştı. Ama adam hafifledi. Işık gibi. Gölge gibi. Kayboldu.

Sabah olduğunda Zeynep’in evinde ne kaset kalmıştı ne koli ne de raflar. Her şey gitmişti. Duvarlar bomboştu. Zemin tertemizdi. Sadece bir toz vardı havada. Uçuşan, ışıkta parlayan, sessizce dans eden tozlar. Belki de seslerin kalıntısıydı. Belki de Zeynep’in yıllardır biriktirdiği fısıltılar. Kim bilir?

Zeynep o gün evden çıktı. Güneş gözlerini kamaştırdı. Elleriyle siper etti. Yürüdü. İlk kez. Yıllar sonra. Kahveye gitti. Cam kenarına oturdu. Sütlü bir kahve söyledi. Garson “Şeker?” diye sordu. “Yok” dedi. “Arif şekersiz içerdi. Ben de öyle içeyim.” İsmini söyleyince bir an durdu. Arif. Adı hâlâ ağır geliyordu. Ama artık taşıyabiliyordu.

Kahvesini yudumlarken kapı açıldı. İçeri bir adam girdi. Orta yaşlı, hafif kır saçlı, yorgun gözlü. Zeynep’in yanındaki masaya oturdu. “Bugün çok kalabalık” dedi. Zeynep gülümsedi. “Evet” dedi. “Her zamankinden fazla.”

Adam sipariş verdi. Kahve. Sütlü. Şekersiz.

Zeynep’in kalbi hızlandı.

“Arif” diye sordu adama, “adınız ne?”

Adam başını kaldırdı. “Mert” dedi. “Sizinki?”

Zeynep bir an düşündü. Sonra “Zeynep” dedi. “Ben Zeynep.”

Mert gülümsedi. “Tanıştığımıza memnun oldum Zeynep.”

Dışarıda martılar uçuyordu. Biri camın önüne kondu. Başını eğdi, Zeynep’e baktı, sonra havalandı, gitti. Zeynep arkasından baktı. Sonra gözlerini Mert’e çevirdi.

Kim bilir? Belki de bu, yeni bir fısıltının başlangıcıydı.


Son.

Herhangi bir düşünceniz var mı?

Düşüncelerinizi paylaşın veya hızlı bir yanıt bırakın — ne düşündüğünüzü duymaktan memnun oluruz!

Bunu da Beğenebilirsiniz

Yorum Bırak