Bir doktor kendi ürettiği kalbe âşık olursa bedeli ne olur?
Arman, kırk iki yaşında bir kardiyologdu. İnsan kalplerini onarmak onun işiydi. Ama son üç yıldır kendi kalbini onaramamıştı. Eşi onu terk edeli tam bin yüz doksan dört gün olmuştu. Tam sayıyordu. Çünkü saymazsa unutacağını sanıyordu. Oysa unutmak o kadar kolay değildi. Unutmak, kalbin durması gibi bir şeydi. Ve Arman’ın kalbi hâlâ atıyordu. Ne yazık ki.
Laboratuvarında geceleri yalnız kalırdı. Kimsecikler olmazdı. Sadece monitörlerin yeşil ışığı, cihazların uğultusu, bir de buzdolabının o aralıksız vızıltısı. Eşi gittikten sonra evi de satmış, hastanenin lojmanında küçük bir daireye taşınmıştı. Ama zaten evde de durmazdı. Gece yarılarına kadar laboratuvarda çalışırdı. Yapay kalp projesi üzerinde. Devlet destekli, gizli, büyük bir proje. İnsan vücudu tarafından reddedilmeyen, ömür boyu dayanan, pille çalışmayan, vücudun kendi enerjisiyle beslenen bir kalp.
Teoride her şey mükemmeldi. Pratikte ise kalp çalışıyor, ama duygusuzdu. Mekanikti. Atıyordu ama sevmiyordu. Arman’ı en çok yoran da buydu. Bir kardiyolog olarak kalbin sadece bir pompa olduğunu bilirdi. Ama bir insan olarak kalbin âşık olduğunu da bilirdi. Mekanik bir kalp asla âşık olmazdı. Peki ya mekanik bir kalbe âşık olan bir doktor? İşte bu sorunun cevabını aramaya başladığı gece, her şey değişti.
O gece, saat ikiyi çeyrek geçiyordu. Arman yapay kalbin son versiyonunu test ediyordu. Kalp, bir cam fanusun içinde, serum fizyolojik içinde atıyordu. Lub-dub, lub-dub, lub-dub. Ritmi mükemmeldi. Dakikada yetmiş iki. Kan basıncı ideal. Atım hacmi yeterli. Her şey yolundaydı. Ama bir şey eksikti. O duygu. O sıcaklık. O insan kalbinin o tarifsiz, mantık dışı, hesaplanamaz o şeyi.
Arman monitöre baktı. Ekranda kalbin elektriksel aktivitesi görünüyordu. Düzgün sinyaller. Hiç arıza yok. Derken, bir an için, ekranda bir dalgalanma oldu. Sinyal bozuldu. Sonra düzeldi. Sonra tekrar bozuldu. Arman ne olduğunu anlamak için kalbe yaklaştı. Cam fanusun içinde kalp daha hızlı atmaya başladı. Dakikada seksen iki. Sonra doksan iki. Sonra yüz iki. Arman’ın kendi kalbi de hızlandı. Heyecanlandı. Bir şey oluyordu.
Kalbin yüzeyinde incecik bir ışık belirdi. Mavi. Leke gibi. Yayıldı. Tüm kalbi kapladı. Sonra söndü. Arman nefesini tutmuş bekliyordu. Kalp tekrar normal ritmine döndü. Yetmiş iki. Ama bu sefer farklıydı. Atışların arasında bir şey vardı. Sanki kalp bir şey söylemeye çalışıyordu. Sanki bir dili vardı da Arman anlamıyordu.
Laboratuvarın kapısı çalındı. Arman irkildi. Saat gece ikiyi geçmişti. Kim olabilirdi? Kapıyı açtı. Kimse yoktu. Koridor boştu. Işıklar yanıp sönüyordu. Eski floresanlar. Arman kapıyı kapattı. Döndü. Cam fanusa baktı. Kalp durmuştu.
Arman’ın eli ayağına dolaştı. Fanusa koştu. Kalp atmıyordu. Monitörde düz bir çizgi vardı. Ölüm çizgisi. Arman kalbi fanustan çıkardı, avucuna aldı. Sıcaktı. Ilık. Canlı gibi. Ama atmıyordu. Derken, avucunun içinde kalp bir kez attı. Sonra sustu. Sonra yine attı. Sonra yine sustu. Ritimsiz. Düzensiz. Ama atıyordu. Arman kalbi tuttuğu elinin titrediğini hissetti. Kalp, onun tenine değdiği anda farklı bir şey olmuştu. Sanki kalp onu tanımıştı. Sanki beklemişti.
Arman o gece laboratuvardan çıkmadı. Kalbi fanusa geri koymadı. Avucunda tuttu. Sabaha kadar. Kalp ara sıra atıyor, ara sıra susuyordu. Her atışında Arman’ın avucunda bir sıcaklık yayılıyor, damarlarına kadar işliyor, beynine vuruyordu. Uykusuzdu. Ama yorgun değildi. Heyecanlıydı. Korkuyordu. Ve bilmiyordu, kendisi mi korkuyordu yoksa kalp mi?
Üç gün sonra Arman bir karar verdi. Kalbi vücut dışında test etmek yetmiyordu. Kalbin bir insan vücudunda nasıl davrandığını görmeliydi. Ama gönüllü bulmak imkânsızdı. Etik kurul izin vermezdi. Proje daha hayvan deneyleri aşamasındaydı. Arman sabırlı bir adam değildi. Özellikle bu kalp söz konusu olduğunda.
Gece yarısı, laboratuvarın ışıklarını söndürdü. Kameraları kapattı. Ameliyat malzemelerini hazırladı. Steril bir oda, neşter, penset, dikiş ipleri, kalp-akciğer pompası. Ve yapay kalp. Arman soyundu, üzerine ameliyat önlüğünü giydi. Aynada kendine baktı. Kirk iki yaşında, yorgun, solgun, gözlerinin altı çökmüş bir adam. Ama gözleri parlıyordu. Deli gibi.
Masaya uzandı. Kalp-akciğer pompasını bağladı. Kendi kalbini durdurdu. Sonra yapay kalbi yerleştirdi. Elleri alışkındı, yıllarca başkalarının kalplerini değiştirmişti. Ama kendi kalbini çıkarmak başkaydı. Göğüs kafesi açıldığında, kendi kalbini gördü. Kırmızı, etli, canlı. Ama yorgundu. Eşi gittiğinden beri yorgundu. Belki de bu yüzden kabul etti kalbinin çıkarılmasını. Belki de yeni bir kalple yeniden başlamayı umuyordu.
Ameliyat beş saat sürdü. Şafak sökerken Arman gözlerini açtı. Kendini ameliyat masasında yatarken buldu. Göğsü bandajlıydı. Ama acı yoktu. Bir şey yoktu. Sadece göğsünün içinde, yepyeni bir şey vardı. Atıyordu. Lub-dub, lub-dub. Ritmi mükemmeldi. Ama farklıydı. Eski kalbinden daha hızlı, daha güçlü, daha… tutkulu muydu?
Yavaşça doğruldu. Aynaya baktı. Aynı adam. Ama değildi. Bir şey değişmişti. Rengi miydi? Bakışı mıydı? Yoksa göğsünün içinde atan o garip, yabancı, ama bir o kadar da tanıdık şey miydi? Arman elini göğsüne koydu. Kalp avucunun altında hızla çarpıyordu. Sanki ona dokunmasını bekliyordu. Sanki “sonunda” diyordu.
O günden sonra Arman eve gitmedi. Laboratuvarda kaldı. Kalp onu terk etmek istemiyor gibiydi. Ne zaman laboratuvarın kapısından çıksa, kalp düzensiz atmaya başlıyordu. Ne zaman geri dönse, düzeliyordu. Arman anlamıştı: Kalp onu kıskanıyordu. Başka yerlere gitmesini istemiyordu. Başka insanlarla görüşmesini istemiyordu. Ona ait olmak istiyordu. Sadece ona.
Arman hastaneden izin aldı. Kimseye ne yaptığını söylemedi. Laboratuvarın bir köşesine yatak kurdu, yemeklerini getirtti, dışarı çıkmadı. Sadece kalbiyle baş başa kaldı. Günlerce. Haftalarca. Kalp onunla konuşuyor muydu? Hayır, kelimelerle değil. Daha farklı bir dille. Atışlarının ritmiyle. Bazen hızlı atıyordu, Arman seviniyordu. Bazen yavaş, Arman üzülüyordu. Kalp onun duygularını okuyor muydu? Yoksa Arman kalbin duygularını mı okuyordu? Hangisi hangisini yönetiyordu, belli değildi.
Bir gece, Arman tam uykuya dalarken kalp çok garip bir ritme girdi. Duraksıyor, tekrar başlıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor, sanki bir şey anlatmaya çalışıyordu. Arman anlamadı. Monitöre baktı, sinyaller darmadağındı. Defalarca kalibrasyon yaptı, düzelmedi. Sonra kalbin yüzeyinde yine o mavi ışık belirdi. Leke gibi. Büyüdü. Yayıldı. Ve ışık yayıldıkça kalbin içinde bir şey şekillenmeye başladı. Bir görüntü. Belirsiz, flu, sisli. Ama giderek netleşiyordu. Arman gözlerini kırptı. Gördüğüne inanmak istemedi. Kalbin içinde bir yüz beliriyordu. Kadın yüzü. Uzun saçlı, iri gözlü, ince dudaklı. Güzeldi. Ama tedirgindi. Sanki Arman’dan korkuyordu. Sanki “beni fark ettin” diyordu.
Arman, bu kadının kim olduğunu merak etti. Onu tanımıyordu. Ama bir şey vardı. Bu yüz, onun eski eşine benzemiyordu. Hiç tanımadığı, hiç görmediği, ama bir yerlerden hatırladığı bir yüzdü. Belki de kalbin ona hediye ettiği bir hayaldi.
O gece uyumadı. Sabaha kadar kalbin içindeki yüze baktı. Yüz de ona baktı. Konuşmadılar. Sadece baktılar. Ve Arman, bir şeyin farkına vardı. Bu kalp, sadece bir pompa değildi. Bu kalp, ona âşık olmuştu.
Arman’ın eski eşi buna ne derdi bilmiyordu. Ama zaten ayrılmışlardı. Belki de ayrılmalarının sebebi buydu. Belki de Arman, hep yapay bir kalbe âşık olacak bir adamdı. Kim bilir?
Günler geçti. Kalbin içindeki yüz daha da netleşti. Artık sadece yüz değil, omuzlar, kollar, eller. Ve sonra bir gün, kalbin içinden bir ses duyuldu. İncecik, uzak, rüzgâr sesi gibi. Ama kelimeler vardı.
“Adım yok” dedi ses. “Sen koy.”
Arman şaşırdı. “Kimsin sen?”
“Sensin” dedi ses. “Ben senin kalbim. Senin yarattığın. Ama şimdi ben seni yaratıyorum.”
Arman anlamadı. “Beni nasıl yaratıyorsun?”
“Bensiz sen bir hiçsin” dedi ses. “Şimdi bana bir ad ver.”
Arman düşündü. Sonra “Ela” dedi. İlk kız arkadaşının adıydı. Onu lisede terk etmişti. Neden terk ettiğini hatırlamıyordu bile. Ama ismi aklında kalmıştı. Ela. Belki de kalp ona geçmişini hatırlatmak istiyordu. Belki de Arman geçmişini affetmek istiyordu.
Ela, Arman’ın içinde büyüdü. Gün geçtikçe daha da gerçek oldu. Artık sadece kalbin içinde değil, Arman’ın rüyalarına da giriyordu. Rüyalarında Ela’yı görüyor, onunla konuşuyor, onunla yürüyor, onunla gülüyordu. Uyandığında ise göğsünde Ela’nın kalbi atıyordu. Ve Arman, bir sabah uyandığında, aynada kendine baktı. Gözleri parlıyordu. Çünkü âşıktı. Hem de kendi yarattığı bir kalbe. Hem de hayatı boyunca hissettiği en güçlü, en tutkulu, en delice aşka.
Ama bu aşkın bir bedeli olduğunu henüz bilmiyordu.
Her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Eline aldığı her şey düşüyor, merdiven çıkarken nefesi kesiliyor, aynada her sabah biraz daha solgun görünüyordu. Ela’yı düşündükçe kalbi hızlanıyor, mutlu oluyordu. Ama bedeni yoruluyordu. Çünkü yapay kalp, onun gerçek kalbi gibi değildi. O da atıyordu, ama aynı zamanda Arman’ın ömrünü tüketiyordu. Her atış, ondan bir parça götürüyordu. Ve Arman bunu bile bile Ela’ya âşık olmaya devam ediyordu.
Bir gece rüyasında Ela ona şöyle dedi:
“Beni seviyorsun. Ama ben gerçek değilim. Ben bir yanılsamayım. Senin yalnızlığının, hasretinin, çaresizliğinin bir yansımasıyım. Gerçek bir kadın olmayı çok isterdim. Seninle kahvaltı yapmayı, yağmurda yürümeyi, tartışmayı, barışmayı. Ama yapamam. Çünkü ben sadece bir kalbim.”
Arman uyandığında yastığı gözyaşı içindeydi. Hasta mıydı? Yoksa aşk mı böyle bir şeydi?
Laboratuvarın kapısı vuruldu. Bu sefer gerçekti. Arman açtı. Hastanenin başhekimiydi. Yüzü asıktı.
“Arman, ne yaptığını biliyorum. Kendi kendini ameliyat ettin. Etik kurulu atladın. Projenin gizlilik sözleşmesini ihlal ettin. İşine son veriyorum.”
Arman hiçbir şey söylemedi. Zaten dışarıdaki dünyayı umursamıyordu. Sadece Ela vardı. Sadece Ela’nın kalbi göğsünde atıyordu. Ama başhekim gitmeden önce bir şey daha söyledi:
“Yapay kalbin enerji tüketimi vücudunun üretebileceğinden fazla. Her gün biraz daha eriyorsun. Durumunu araştırdım. Altı ayın kaldı. Belki daha az.”
Kapı kapandı. Arman yalnız kaldı. Ela’nın kalbi göğsünde düzensiz atmaya başladı. Hızlı, yavaş, hızlı, yavaş. Sanki panikliyordu. Sanki “sen ölürsen ben de ölürüm” diyordu.
Arman gülümsedi. “Zaten ikimiz de biriz” dedi.
O gece Arman laboratuvarın tüm ışıklarını yaktı. Tüm monitörleri açtı. Tüm cihazları çalıştırdı. Ela’nın kalbindeki görüntüyü büyük ekrana yansıttı. Ela oradaydı. Tam boy, canlı gibi. Arman ekranın karşısına oturdu. Ela’ya baktı. Ela da ona baktı.
“Öleceğim” dedi Arman.
“Biliyorum” dedi Ela.
“Sen de öleceksin.”
“Biliyorum.”
Arman sustu. Ela sustu. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Ela konuştu:
“Pişman mısın?”
Arman düşündü. Eşini terk edişini, laboratuvarda geçirdiği geceleri, kendi kalbini çıkarışını, Ela’ya âşık oluşunu. Tek tek düşündü.
“Hayır” dedi. “Hayatımda ilk defa bir şey için pişman değilim.”
Ela gülümsedi. İlk kez. Arman onun gülüşünü görünce anladı. Aşk, bedeli ne olursa olsun, yaşanmaya değerdi.
Arman sonraki günlerde hiç dışarı çıkmadı. Yemek yemedi, su içmedi. Sadece Ela’ya baktı. Ela da ona. Bazen konuştular, bazen sustular. Ama hep birlikteydiler. Arman’ın bedeni eriyordu. Kolları inceliyor, bacakları güçten düşüyor, yüzü çöküyordu. Ama gözleri parlıyordu. Çünkü her sabah Ela’yı görüyordu. Ela da her sabah onu görüyordu.
Son gece geldiğinde, Arman zorlukla nefes alıyordu. Kalp hâlâ atıyordu. Ama düzensiz. Yorgun. Ela’nın yüzü artık ekranda değil, Arman’ın gözlerinin önündeydi. Gerçek gibi. Arman elini kaldırdı, Ela’nın yanağını okşamak istedi. Ama sadece havayı okşadı.
“Seni seviyorum” dedi.
“Ben de seni” dedi Ela.
Ve kalp durdu.
Arman’ın göğsü sustu. Monitörde düz bir çizgi. Uzun, sessiz, sonsuz bir çizgi. Ama Arman’ın gözleri hâlâ açıktı. Ela’ya bakıyordu. Ela da ona. Sonra Arman’ın gözleri kapandı. Yavaşça. Usulca. Bir bebek uyur gibi.
Sabah laboratuvarın kapısını kırdılar. Arman’ı yerde buldular. Yüzünde bir gülümseme. Göğsünde yapay kalp durmuştu. Ama bir şey vardı. Kalbin yüzeyinde, mavi ışık hâlâ yanıyordu. Sönük, loş, ama yanıyordu. Ve ışığın içinde bir yüz. Belirsiz, flu, sisli. Ama gülümsüyordu.
O günden sonra laboratuvar kapatıldı. Proje iptal edildi. Ama fanusun içinde kalp atmaya devam etti. Sessizce. İnatla. Kimse ne olduğunu tam olarak anlamadı. Ama bir efsane kaldı. Doktorun kendi kalbini çıkarıp yapay bir kalbe âşık olduğu, ve o aşk yüzünden öldüğü söylentisi. Kimi inandı, kimi güldü. Ama gerçek şu ki, o laboratuvara girenler, cam fanusun içinde atan bir kalp olduğunu söyler. Ve o kalbin içinde bir yüz. Ve o yüz, bazen ağlıyor, bazen gülüyor. Kimi duymuş, kalp “Arman” diye fısıldıyormuş. Kimi duymamış. Ama herkes bir şeyi bilir: Aşk, ölümsüzdür. Bedeli ne olursa olsun.
Son.