Bir adam her sabah aynı kadını görür. Ama her sabah onu ilk kez görüyordur. Kadın ise her sabah onu hatırlamaya mahkûmdur.
Altı yıldır aynı kahvede oturuyordu.
Aynı masa, aynı sandalye, aynı pencere. Camın ardında aynı sokak. Sokakta aynı insanlar. Ama o, her sabah uyandığında dünyayı ilk kez görüyordu. Adı Mert’ti. Kırk beş yaşında. Eski bir edebiyat öğretmeni. Ama bunu da bilmiyordu artık. Cüzdanında yazıyordu. “Adın Mert. Öğretmendin. Şu kahveye git. Orada seni bekleyen biri var.” Bir sabah cebinde bulmuştu bu notu. Kendi el yazısıydı. Tanıdı. Ama hatırlamıyordu.
O kahveye gitti. Cam kenarında oturdu. Sipariş vermek istedi. Ne istediğini bilmiyordu. Garson geldi. “Sütlü kahve, değil mi?” Evet. Sütlü kahve. Bunu hatırlıyor muydu? Yoksa vücudu mu hatırlıyordu?
Kapı açıldı. Bir kadın girdi.
Mert’in kalbi durdu. Hayır, durmadı. Daha hızlı atmaya başladı. Kadın ona doğru yürüdü. Önce tanıyamadı. Sonra tanıdı. Ama nereden tanıdığını bilmiyordu. Kadın karşısına oturdu. Sessizce. Uzun süre sessizce.
“Ben” dedi kadın. “Unuttun değil mi?”
Evet. Unutmuştu.
“Her gün unutuyorsun” dedi kadın. “Her sabah aynı şey. Geliyorsun, oturuyorsun, bana bakıyorsun, tanımıyorsun. Sonra bir şey oluyor, gözlerin değişiyor, beni hatırlıyorsun. Ama sadece birkaç saatliğine. Akşam olunca her şey siliniyor. Ertesi gün aynı yer, aynı saat, aynı kahve, aynı ben.”
Mert ne diyeceğini bilemedi.
Kadın devam etti: “Adım Elif. Senin karın. On dört yıldır evliyiz. Altı yıl önce bir kaza geçirdin. Beyninin sol temporal lobu hasar gördü. Artık yeni anılar üretemiyorsun. Ama eskiler de karışık. Bazı günler beni tanıyorsun, bazı günler tanımıyorsun. Son bir yıldır ise hiç tanımıyorsun.”
Mert not defterini çıkardı. Cebinden. Kaza geçirdiğini orada da yazıyor muydu? Baktı. Evet. “Kaza. Beyin hasarı. Her sabah notlarını oku.” Okuyordu zaten. Her sabah aynı notları okuyordu. Ama her sabah ilk kez okuyormuş gibi şaşırıyordu.
“Neden geliyorsun?” diye sordu Mert. “Her gün aynı şeyi yaşamak zorunda mısın?”
Elif gülümsedi. Acılı bir gülümsemeydi. “Çünkü sen her gün aynı soruyu soruyorsun. ‘Neden geliyorsun?’ diye. Ve ben her gün aynı cevabı veriyorum. ‘Seni sevdiğim için.’”
Öyleydi işte. Aşk, bazen unutulmayı göze almaktı. Elif her sabah Mert’in onu tanımadığı bir yüze bakıyor, yeniden tanışıyor, yeniden seviyor, akşam olunca da onun gözlerindeki o tanıma ışığının söndüğünü görüyordu. Ertesi gün aynı döngü. Aynı kahve. Aynı sütlü kahve. Aynı cam. Aynı sokak. Aynı adam. Ama adam aynı değildi. Her sabah farklı bir adamdı. Ama aynı yüze sahipti. Belki de bu yüzden dayanıyordu. Belki de her sabah, onu ilk kez gören o bakışlara âşık oluyordu. Çünkü Mert’in onu ilk kez görüşü, her sabakindi. Ve ilk görüşte âşık olmak, her sabah yeniden yaşanıyordu.
Mert not defterine bir şeyler karaladı. “Elif. Karım. On dört yıl. Kahve. Sütlü.” Sonra defteri kapattı. Elif’e baktı. Uzun uzun. Elif’in saçları dökülüyordu. Son zamanlarda iyice seyrelmişti. Gözlerinin altı çökmüştü. Ama gülüşü aynıydı. O gülüşü tanıdı Mert. Bilmiyordu nereden. Ama tanıdı.
“Ben” dedi Mert, “bir şiir hatırlıyorum. Kimin olduğunu bilmiyorum. Ama bir dizesi var. ‘Seni unutmak, seni hatırlamaktan daha zor.’ Benim için mi yazılmış bu?”
Elif’in gözleri doldu. “O şiiri sen yazdın” dedi. “Bana yazdın. On dört yıl önce. İlk tanıştığımız gece.”
Mert defteri tekrar açtı. Yazdı. “O şiiri ben yazmışım.” Sonra sustu. Kahvesini yudumladı. Sütlü. Ilık. Hafif tatlı. Elif’in kahvesi de sütlüydü. Ama şekersiz. İkisi de aynı kahveyi içiyordu. Ama farklı. Onlar gibi. Aynı hayatı yaşıyorlardı ama farklı.
O gün öğlene kadar konuştular. Mert çok soru sordu. Elif çok cevap verdi. Nerede tanıştıkları, nasıl evlendikleri, nereye tatile gittikleri, hangi filmleri seyrettikleri, hangi şarkıları birlikte dinledikleri. Elif anlattı. Her şeyi anlattı. Mert not aldı. Defteri doldu taştı. Ama akşam olunca, saat yediye çeyrek kala, Mert’in gözleri boşaldı. Bir çocuğun oyuncak bıraktığı gibi bıraktı anıları. Elif’e baktı. Tanımadı.
“Kimsiniz?” dedi.
Elif ağlamadı. Artık ağlamıyordu. Sadece kalktı. Mert’in cebine defteri koydu. Bir öpücük kondurdu alnına. “Yarın yine gel” dedi. “Saat onda. Aynı yer.”
Mert başını salladı. Bilmiyordu neden. Ama güvendi. Belki de notları okumuştu. Belki de yazdığı o şiiri hatırlıyordu. Ama hatırlamıyordu. Sadece vücudu hatırlıyordu. Kalbi hatırlıyordu. Aşk, beyinde değil, kalpteydi. Beyin unutsa da kalp unutmazdı. Öyle miydi? Mert bilmiyordu. Ama Elif biliyordu. Onun kalbi her gün aynı adam için atıyordu. Oysa kalbin de bir beyni vardı. Ve o beyin, Mert’i unutmamak için diretse de, her sabah yeniden öğreniyordu. Yeniden âşık oluyordu. Yeniden acı çekiyordu.
Bu döngüyü kim bozacaktı? Belki de hiç kimse. Belki de bozulmaması gerekiyordu. Çünkü aşk, böyle bir şeydi. Döngüydü. Tekrar eden, yorulmayan, usanmayan, bazen de unutan ama vazgeçmeyen bir şey.
Ertesi sabah Mert yine uyandı. Odasında yalnızdı. Yanındaki yastık bomboştu. Ama bir koku vardı. Lavanta. Kadın kokusu. Kimin? Bilmiyordu. Elbisesini giydi. Cebinde bir defter buldu. Okudu. “Adın Mert. Eski öğretmen. Kaza geçirdin. Her sabah notlarını oku. Saat onda kahveye git. Sana bekleyen biri var.” Gitti. Oturdu. Sütlü kahve söyledi. Kapı açıldı. Kadın geldi. Yüzü solgun. Gözleri yorgun. Ama gülümsüyor.
“Merhaba” dedi kadın. “Ben Elif.”
Mert’in kalbi yine hızlandı. Aynı hız. Aynı heyecan. Aynı şaşkınlık.
“Merhaba” dedi Mert. “Tanışıyor muyuz?”
Elif oturdu. Derin bir nefes aldı. “Evet” dedi. “Her gün tanışıyoruz.”
Ve yine başladı. Aynı konuşmalar. Aynı sorular. Aynı cevaplar. Aynı notlar. Aynı kahve. Aynı cam. Aynı sokak. Aynı güneş. Aynı gölgeler. Aynı aşk. Ama Elif her sabah biraz daha yıpranıyordu. Çünkü aşk, unutulmayı kaldırmıyordu. Belki bir gün, belki bir sabah, Elif kahveye gelmeyecekti. Belki de gelecekti. Kim bilir? Mert bilmiyordu. Ama Elif biliyordu. Gelmeye devam edecekti. Çünkü onu seviyordu. Sevmek, bazen, unutulmayı göze almaktı. Ve Elif bu bedeli ödemeye razıydı. Her sabah. Yeniden. Aynı acıyla.
Yıllar geçti. Mert’in saçları ağardı. Yürümekte zorlanır oldu. Ama her sabah aynı kahveye gitti. Elif de gitti. Onu karşıladı. “Merhaba” dedi. “Tanışıyor muyuz?” “Evet” dedi Elif. “Her gün tanışıyoruz.” Artık yanıtı kısa kesiyordu. Çünkü anlatacak bir şey kalmamıştı. Çünkü Mert zaten hiçbir şey hatırlamıyordu. Sadece Elif’in yüzünü hatırlıyor muydu? Belki de hatırlıyordu. Çünkü her sabah aynı yüz. Aynı gözler. Aynı gülüş. Belki de beyni değil, ruhu hatırlıyordu.
Bir sabah Mert kahveye gelmedi. Elif bekledi. Saat on. On buçuk. On bir. Öğlen. Gelmedi. Elif eve gitti. Mert yatakta uyuyordu. Çok sessizdi. Gözleri kapalı. Elleri göğsünde birleşmiş. Defteri yastığının altındaydı. Elif defteri aldı. Açtı. Son sayfada, dün yazılmış notlar vardı. Elif okudu. “Elif. Karım. On dört yıl. Her sabah kahve. Sütlü. Aşk.” Ve altında, yeni bir not: “Unutma beni. Unutursan ben de unuturum.”
Elif ağladı. Uzun zamandır ağlamamıştı. Ama ağladı. Sessizce. Mert’in saçlarını okşadı. Beyaz saçlarını. Alnından öptü. Yastığın altındaki defteri aldı, cebine koydu. Sonra kalktı, kapıya yöneldi. Bir an durdu. Arkasına baktı. Mert hâlâ uyuyordu. Ama yüzünde bir gülümseme vardı. Belki rüyasında Elif’i görüyordu. Belki de ilk tanıştıkları günü. Kim bilir?
Elif kapıyı kapattı. Anahtarı çevirdi. Koridorda yürüdü. Asansöre bindi. Dışarı çıktı. Güneş batıyordu. Kızıl bir ışık sarmıştı her yeri. Elif caddeye yöneldi. Kahveye gitti. Cam kenarına oturdu. Sütlü bir kahve söyledi. Şekersiz. Mert’in defterini çıkardı. Okumaya başladı. Her sayfada aynı şey. “Elif. Karım. On dört yıl. Aşk.” Bazı sayfalarda şiirler vardı. Onun yazdığı şiirler. Dünyayı her sabah ilk kez gören bir adamın, her sabah yeniden yazdığı şiirler. Hepsi aynı kadın için. Hepsi aynı aşk için.
Elif kahvesini yudumladı. Kapı açıldı. İçeri biri girdi. Elif başını kaldırdı. Ama gelen Mert değildi. Zaten Mert artık hiçbir yere gelmeyecekti. Elif bunu biliyordu. Ama yine de bekledi. Saatlerce bekledi. Belki de alışkanlıktandı. Belki de sevgiden. Belki de sadece beklemek, sevmenin bir şekliydi.
Defteri kapattı. Cebine koydu. Kalktı. Kahvenin parasını ödedi. Kapıya yöneldi. Arkasında bir ses duydu. “Elif!” Döndü. Kimse yoktu. Sadece boş masalar, boş sandalyeler, loş ışık, duvarda eski bir saat, sarkacı sallanıyor, tık-tak, tık-tak. Ve Elif anladı. Mert ölmemişti. Sadece unutmuştu. Unutmak, ölmekten daha kötüydü. Çünkü ölen gider, unutan ise gider de, geriye bir şey bırakmaz. Sadece notlar. Sadece defterler. Sadece şiirler.
Elif eve döndüğünde Mert’i yatakta buldu. Hâlâ uyuyordu. Ama bu sefer uyanmayacaktı. Elif ellerini Mert’in ellerine koydu. Soğuktu. Yavaşça, usulca, gözyaşları olmadan, fısıldadı:
“Seni unutmayacağım. Unutsam da unutmayacağım.”
Sabah oldu. Elif kahveye gitmedi. İlk kez. O gün güneş doğdu, martılar uçtu, insanlar işe gitti, çocuklar okula, esnaf dükkânlarını açtı. Her şey normaldi. Ama bir kahvenin cam kenarında bir kadın yoktu. Ve bir adam, hiçbir yerde yoktu. Sadece bir not defteri vardı. Bir de şiirler. Onlar kalmıştı geriye. Aşk, belki de sadece buydu. Kalanlar. Unutulmayanlar.
Son.